e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
AYDİBİ ÜNİTELERİ
Fotoğrafı Düşünüyorum, Gözlerim Kapalı...
Aydibi İzmir’de bir otobüs durağının ismidir. Limana yakın, denize uzaktır. Osmanlı ile Levanten’in, geleneksel ile modernin, modern ile postmodernin, merkez ile periferinin, ışık ile gölgenin, aşk ve ümidin sınırıdır. Otobüsler Aydibi’nde hiç durmaz, binen inen yolcu da yoktur. Ama durak orada. Okulum durağa çok yakın, yani eski okulum, terk edilmiş okulum. Okulumu çok severdim, aurası vardı. Zaten Aydibi’ni okula başladığımda görmüştüm. O zamanlar Attila İlhan’ın şiirlerini okurdum, şu en eski şiirlerini… Durak, onun anlattığı güzergahlara benzer, serseri, melankolik, romantik, rüzgarlı… Bilirsiniz, bir de okullarda üniteler vardır. Aslında benim okulumda yoktu. Hiçbir zaman da olmadı. Bir yerlerden aklımda kalmış. Ünite, bir disiplin ve ciddiyet simgesidir, sanırım. Aydibi üniteleri, Riddick Günlükleri, Lapis Lunaris, Brodie Raporu, Pelikan Dosyası, Azınlık Raporu…
Fotoğrafı düşünüyorum!
Gözlerim kapalı…
Fotoğrafla ilgili aydınlatıcı (bir ampül fotoğrafı lütfen, tercihen Harold Edgerton’dan) el kitaplarında –cep de olabilir!- genellikle, entelektüel ya da akademik bir kuramsal kaliteden daha ziyade yazarın varoluş kanıtı olacak bir metnin oluşturulması arzusu ve bunun ifadesi mevcuttur. Malum herkes fotoğraf çekebilir ama bu gerçeğin yanı sıra mutlaka bir durum daha belirtilmelidir: Herkes fotoğraf üzerine yazabilir! Ne mutlu! Önemli olan iyi niyettir! Yani şöyle:
Fotoğraf, hayatımızdaki en önemli olgulardan biridir. Hemen her alanda, sürekli olarak, fotoğrafa ait kayıt, röprodüksiyon, belgeleme, enformasyon, yorum ve temsil olanaklarına gereksinme duyar ve bunlardan yararlanırız.
Bilindiği üzere, insanlar önemli buldukları anların, olayların, yerlerin, kişilerin, nesnelerin fotoğraflarını çeker, sonra bu fotoğrafları konvansiyonel ya da dijital ortamda muhafaza ederler. Çoğu zaman bu görüntüler, özel mülkiyetin ötesinde, değerli birer etnografik veri niteliğine sahiptir. Nüfus cüzdanı, kimlik kartı, pasaport, diploma v.b. gibi resmi belgelerde ve bizimle ilgili her türlü kurumsal ve resmi kayıtlarda fotoğraflarımız yer alır. İnternet’te, ulusal ve küresel düzeydeki, iletişim, yayın ve paylaşım sitelerinde ya da kişisel sayfalarda yoğun bir fotoğraf kullanımı vardır. Emniyet teşkilatı ve istihbarat örgütleri, faaliyetlerinde geniş ölçüde fotoğraftan yararlanır. Kentin sokaklarında, duvarlarda, ilan panolarında, alışveriş merkezlerinde, reklam, duyuru ya da propaganda amacı ile fotoğraflar kullanılır. Anma ve cenaze törenlerinde, mitinglerde, protesto gösterilerinde, fotoğraflar, siyasi destek ya da protesto göstergesi olarak yer alır. Birçok tüketim malzemesinin ambalajında ürünle ilgili cazip fotoğraflar yer alır. Gündelik yaşamda, fotoğraf makinası taşımak bir iletişim göstergesidir. Diğer bir ifade ile gezi, yolculuk ve ziyaretlerde; tören, kutlama ve toplantılar sırasında, fotoğraf çekmek ve çektirmek diyalogu zenginleştirir. Fotoğraf, kişisel ve toplumsal bir gündem –hatta bazen de gündem yaratmanın- bir göstergesidir.
Geçmişi hatırlamak ve hatırlatmak için fotoğraflar kullanılmaktadır. Ne kadar romantik bir jest! Ne kadar nekrofilik bir fantezi! Fotoğraf çekmek, fotoğraf okumak, fotoğraf hakkında yazı yazmak ideal bir boş zamanları değerlendirme aracıdır. Fotoğraf endüstrisi, herkesin fotoğrafla ilgilenebilmesi ve yararlanabilmesi için zengin olanaklar sunmaktadır. Fotoğraf dernekleri, iyi fotoğraf adına bilgi, beceri ve deneyimin paylaşıldığı, insancıl bir dayanışmanın sergilendiği sivil toplum örgütleridir. Söz konusu özelliklerin, internetteki, fotoğrafla ilgili forumlar dolayısıyla yaygınlaştığına tanık olmak göz yaşartıcıdır. Fotoğraf bir eğitim sektörüdür. Dernek kursları, hizmet içi eğitim kursları, meslek edindirme kurslarının yanı sıra meslek lisesi, meslek yüksek okulu ve fakülte düzeyinde fotoğraf programları mevcuttur. Fotoğraf bir kültürdür. Fotoğrafçıların bakış açıları, eserleri, dolayısıyla yorumları, temsil ettikleri değer ve kavramlar, entelektüeller, akademisyenler, editörler, sanat erbabı ve küratörler için bir araştırma ve inceleme konusudur. Nitekim sonuçta ortaya çıkan metinler, konvansiyonel ve sanal fotoğraf yayınları, albümler, sergiler, koleksiyonlar bu kültürün yapıtaşlarıdır. Evrende, görsel algı sınırlarımızın ötesinde, çok hızlı, çok küçük ya da çok uzakta birçok varlık ve oluşum vardır. Özel flaş sistemleri, mikroskoplar ya da teleskoplar aracılığıyla yapılan bilimsel kayıtlar, bunları saptama ve izleme olanağı verir. Fotoğraf arşivleri ve rezervleri, her türlü bilimsel araştırma –fotoğraf dahil- için keşif ve teyit imkanlarıyla doludur. Fotoğraf çekmek çok kolay bir iş gibi gözükse de, fotoğrafçılık çok ciddi bir meslektir. Fotojurnalistler, aktüel çalışmaları ve projeleri ile küresel olayları izler, fotoğraflarını haber ajansları ve basın aracılığıyla kamuoyuna iletirler; sınır tanımaksızın, kurbanların, mağdurların ve iktidar sahiplerinin durumunu saptamaya çalışırlar. Bu fotoğraflar çoğu zaman yalnızca bir haber görüntüsü değil, aynı zamanda bir yardım çağrısıdır. Spor fotoğrafçıları, olimpiyatlarda ulusal ve uluslararası liglerde, çeşitli spor müsabakalarında, spor faaliyetlerini izlerler. Bol fotoğraflı spor sayfaları ya da özel spor yayınları geniş bir izleyici kitlesine sahiptir.
Doğa, sualtı ve gezi fotoğrafçıları, dünyanın ilginç ve güzel yerlerini, buralardaki yaşam koşullarını belgeler. Böylece coğrafi ve etnografik görüntü rezervlerini zenginleştirir; çevre duyarlılığının gelişmesine hizmet eder, turizm sektörüne katkıda bulunurlar.
Reklam ve moda fotoğrafçıları, incelikli ve eğlenceli bir tüketim sisteminin yaratılmasına katkıda bulunur.
Belgesel fotoğrafçılar, dünyanın her yerinde “insanlık durumunu” gözlemler, insanlık çilesinin sorunlarını tanımlar, projeleri ve röportajları ile bu sorunlara dikkat çekmeyi amaçlarlar.
Stüdyo fotoğrafçıları, fotoğrafta standart kural ve beğeniyi temsil eder. Kusursuz vesikalıklar, kusursuz gelin ve damat fotoğrafları, kusursuz askerlik anısı fotoğrafları v.b. gibi onların geleneksel ve ilkeli zanaatkârlığının eseridir.
Bu başlıca türlerin dışında, fotoğrafçılar farklı uzmanlıklar geliştirebilirler. Örneğin, yalnızca hava fotoğrafı, mimari fotoğraf, arkeolojik fotoğraf, endüstriyel fotoğraf, etnografik fotoğraf, sualtı fotoğrafı v.b. gibi dallarda çalışan fotoğrafçılar vardır.
Ah Fotoğraflar! Bilimsel veri, sınıfsal dışavurum, kültürel gösterge, kitle iletişim aracı fotoğraflar! Gerçeği kaydeden, kanıtlayan, yorumlayan, eleştiren, yeniden kurgulayan, gerçeğin yeni kurgularına vesile olan fotoğraflar! Belleği temsil eden, inşa eden, formatlayan, yeniden yapılandıran fotoğraflar! Heves ve arzunun nesnesi fotoğraflar, çöp fotoğraflar; obje-trouvé fotoğraflar, vernakülar fotoğraflar, deneysel fotoğraflar, kavramsal sanat nesnesi fotoğraflar! Üslupları felsefi sistemlere dönüşmüş ustaların discours fotoğraflar! Yarışma fotoğrafları, dernekteki haftanın en iyisi fotoğrafları, internet köşelerinde yüklediğim fotoğraflar! Niepce, Daguerre, Talbot, Blanquart-Evrard, Archer, Eastman, Mannes&Godowsky, H. Land fotoğrafları… yani portreleri değil tabii icat ettikleri yöntemler! Siyah-beyaz, monochrome, renkli fotoğraflar! Vintajlar, lomolar, dijitaller, kırık dökük siyah-beyazlar, renkli yıkama makinası bozuk! Rayograflar, fotogramlar, ışık modülatörleri, googleramlar! Carte-de-visite’ler, stereotipler, sekanslar, juxtapositionlar! Fotoğrafik, piktorialist, straight, yine fotoğrafik, yine piktorialist, yine straight fotoğraflar! Sherry Levine röprodüksiyonları! Resmi öldüren fotoğraflar, fotoğrafı öldüren resimler, hepsini birden öldüren dijitaller! Rrose Sélavy! Candid fotoğraflar, Vu fotoğrafları, Life fotoğrafları, Magnum fotoğrafları, Noor fotoğrafları! Sir John Herschel’in aziz hatırasını hürmetle yadederek Fotoğraf’ın adını Sugimoto olarak değiştirmek istiyorum! Carlos Reygadas’dan tabii ilham aldım. Şimdi ihtiyacım olan şey küresel fotoğraf camiasının onayı! Çalışmalar devam ediyor. Panoramik fotoğrafları neye göre mi değerlendireceğiz? Aristoteles ve Barthes’a göre tabii! Bir de Edinburg! Havası, zihni açar! Yaz mevsimi evlilik mevsimi, panoramik albümünüzü ayarlamadan imza atmayın!
Fütürist izlenimler, sürrealist solarizasyonlar, Dadaist montajlar, konstrüktivist vortex! Giséle Freund’un Walter Benjamin’i, 1936! Untitled ve titled fotoğraflar! Kıyıda bazen midye satan bazen hatıralık fotoğraf çeken çocuklar! Amatörler ve profesyoneller! Üçüncü Dünya’nın çocukları için fotoğraf projesi organizasyonları! Öğretmenlerin, öğrencilerin, ustaların, çırakların, sanatçıların ve zanaatkarların fotoğrafları! Fotoğraf kategorileri, kategorik fotoğraflar! Tipolojiler! Abdullah Biraderler’e göre, Edward S. Curtis’e göre, August Sander’e göre, Mary Ellen Mark’a göre, Thomas Ruff’a göre, Vanessa Winship’e göre, Ergun Turan’a göre tipolojiler!
Sosyal adaletsizliğin fotoğrafları! Lee Miller’in Buchenwald (1945) fotoğrafları! Karanlığın Yüreği’nin fotoğrafları! Ölüm tarlalarının fotoğrafları! Akıl tutulmasının fotoğrafları! Herkes bilir, gazetelerdeki soluk, out of focus fotoğrafların ölmüşlere ait olduğunu, ama bunu dile getiren iki kişidir: Richter ve Boltanski! Hikaye baştan alegorik!
“Ölümün gölgesi vadisi” mezmuru…
Biraz önce coğrafi koordinatlar değişti! Ben Çerkez’im. Yani bir zamanlar Kuzey Karadeniz kıyılarında yaşardım. Henri Cartier Bresson’un Decisive Moment’i, Eugene Smith’in Photo-Essay’i, Lee Friedlander’in Serendipity’si, Brassai’nin mise-en-abime’i, Robert Capa’nın ölüm anı!
Postmodern şifreleri kırmak için Romantizm yetmez, Barok yanıltır, Avant-garde kodları kullanın! Nostaljik fotoğraflar! Fotografik nostaljiler! Atget’den sıkıldıysanız, Lartigue’e başvurun! Tatlı güzel, iyi kalpli bir çocuklukla karşılaşacaksınız! Toz toza, kül küle, rüzgar rüzgara, çocuk – halkların kayıp fotoğrafları…
Hala düşünüyorum!
Gözlerim kapalı! Cole Thompson’ın Ukraynalılar’ı gibiyim. İyi kalpli bir şarkının ortağıyım. Buna yaratıcılık bağlamı denir! Elliot Erwitt’in, fotoğrafik dil yetisine kazandırdığı ironi deneyimini de unutmayalım lütfen! Ama onun eyes wide shut gözleri tamamen kapalı’ları yoktu, olsun öpücükleri var!
Fotoğraf nedir! Sen bir tanımla bakayım!
Fotoğraf, belirli süre ve miktarda kontrollü ışığın, ışığa duyarlı kimyasal yüzeyler ya da sensörler üzerine etkisiyle elde edilen görsel kayıt ve buna ilişkin tekniktir. B konumu atraksiyonlarını, çekimi müteakiben vuku bulabilecek konvansiyonel karanlık oda kazalarını, karşı ışık olayını, ışık patlamalarını, Kelvin uyuşmazlıklarını, lomo anarşizmini what else?... çerçeve dışı bırakıyoruz.
Dolayısıyla F. Mekanik, optik, kimya, elektronik, estetik ve sibernetik’in bir bileşkesidir. Nikonista Kardeşlerim selam size! Bu espriyi internetten kaptım, orada bir site var nikonists.com. Canonista Kardeşlerim, sizinleyim! Leica-cı oligarşi! Sir, I would like… touch a real Leica skin! Aman efendim mübalaa etmeyiniz! Kapitalizm, hümanisttir. Leica sizi, hepimizi bekliyor. Kompakt, 28, Raw, good price! Ah Oscar!
Sen bana hayran ben sana kurban fotoğraflar! Fotoğraf Panteonları: mimar Nadar, mimar Henri Cartier Bresson, mimar Capa, mimar Freund, mimar Güler… 11 Eylül fotoğrafları! Araki’nin fantezileri! Cep telefonum kameralı değil. Ece Ayhan’ın şiirleri… Zaten temas edildiği için, hatta görsel yöntem bilim kitaplarının bile örneklerine dahil olduğu için Abu Graib fotoğraflarını şimdilik bir yana bırakıyorum, tez savunmasında görüşürüz. Şövalye La Chapelle’in kitschleri, asil ve antikapitalist! Dagata’nın deliliği, Sime’nin yabancılığı, Chim’in ölümü, Salgado’nun zaferleri! Evans Alabama’da. Robert Frank’i sakın unutmayın. Stieglitz’in equivalentleri, Szarkovski’nin bakışları! Biz niye böyleyiz? Diane Arbus niye böyle? Sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel, sosyo-politik koşullar yüzünden. Olabilir? Kader! Biz, kendimiz, yaradılışımız ve mizacımız, sorun biziz, kendimiz. Postmodern mantık artık yetersiz. Postkavramsal deneyimlerimizi yoğunlaştırmalıyız. Çekemediğim fotoğrafların derdine sonra düşerim… Masumiyet Müzesini ziyaret etmek istiyorum biran önce. Öyleyse, durumu bir kez daha gözden geçirmeliyiz. Fotoğraf nedir? Bilmiyorum. Aslında önerileri değerlendirebiliriz. Mesela, Calvin Klein’ın Euphoria’sı önemli bir ipucu. Artık yeni bir yüzyıla geçeli epey oldu. Kalbimizi kaosun kederinden kurtarsak iyi olur. Başlangıçların tatlı heyecanı!
Fotoğraf tarihlerinde genellikle bir ilk bölüm yer alır. Bu bölüm, fotoğrafın kökenleri, prehistoriası, arkeolojisi, başlangıcı v.b. gibi başlıklar taşır. Sık rastlanan bu geleneksel ifade, adeta fotoğraf için yapılan arkaik bir kutlamadır. Ayrıca, kökenin önemi, hep balık hafızalı arkaik insan, hem de evrensel tarihin meyvası modern insan için geçerlidir. Mircea Eliade XVIII. Ve XX. yüzyılda her şeyin kökeninin araştırıldığını -örneğin güneş isteminden sek sek oyununa- belirtir ve şu saptamalarda bulunur: “XX. yüzyılda başlangıçların bilimsel olarak incelenmesinin başka bir doğrultuya kaydığı görülür. Psikanaliz için, sözgelimi, gerçek anlamda en eski olan, insanın en eski dönemi yani ilk çocukluk dönemidir. Çocuk, mitsel ve cennete özgü bir zamanda yaşar… cennet (psikanalize göre doğum öncesi evre ya da sütten kesmeye kadar uzanan dönem) ve de bir kopma, bir felaket (bebeklik travması) olmuştur denebilir. Freud’un iki düşüncesi bizim konumuzu ilgilendirir. 1) İnsanın kökenine ve başlangıçlarına özgü büyük mutluluk. 2) Anıyla ya da bir geriye dönüşle ilk çocukluk dönemindeki travma yaratan kimi olayların yeniden yaşanabileceği düşüncesi… Kökene dönüş arzusu, kozmogoniyi yineleyerek dünyayı yenileme umududur. Arkaik insana özgü inisiyasyon sürecinde ve geleneksel toplumlara özgü tedavi yöntemlerinde kökene dönüşün temsil edildiği bir simgeler bütünü “regresus ad uterum” döl yatağına dönüş’tür. Regresus ad uterum mutlu başlangıca dönme arzusu ve bunun ifadesidir… İlk varoluşun Zamanı başlattığı ana, kökene (ad originem) ulaşmak için zamanı geriye doğru (pratilomun), ters yönden, aykırı yönden aşmak… Zamanın varolmadığı o aykırı nitelikteki ana erişmektir.”
Fotoğrafın kullanım alanlarının genişliği, fotoğrafa çoğul bir kimlik kazandırmıştır. Bu XIX. yüzyıldan bu yana sürekli bir kimlik krizi ve kimlik arayışına yol açmaktadır. Söz konusu tartışmalar, ortak görsel niteliklerinden dolayı fotoğraf ve resim bağlamında yoğunlaşır. Oysa, François Arago 1839’da fotoğrafı dünya kamuoyuna tanıtırken kullanım alanlarını zaten tanımlamıştır. Yanı sıra kimlik tartışmaları bir çeşit sosyal bilimler vanitasına dönüşmeye başlamıştır. Bu noktada, John Tagg’in saptaması önemlidir: “Fotoğrafın aslında kimliği yoktur. Teknoloji olarak statüsü yüklendiği iktidar ilişkileriyle çeşitlenir. Bir uygulama olarak doğası kendisini tanımlayan ve çalışmasını sağlayan kurumlardan ve temsilcilerinden kaynaklanır. Kültürel üretim modu olarak işlevi varoluş koşullarını tanımlamaya bağlıdır ve ürünleri, yalnızca sahip oldukları özel değerler dolayısıyla anlam yüklüdür ve okunabilir niteliktedir. Tarihinin birliği yoktur. Bu tarih, kurumsal mekanların alanı boyunca yayılır. İncelememiz gereken aslında fotoğrafın kendisi değil bu alandır.”
Köken araştırmaları için, tabii araştırılabilir, yollar da zaten yürümekle aşınmaz, ama gerçek başlangıç için Ceram’ın sinema için söylediklerine kulak verebiliriz: “Sinema, sinemanın teknik aygıtları anlamına gelen bir terim olan sinematografiyle başlar… Sinematografi icat edilmiştir, sinema ise aygıtlardan daha fazla bir şey olup icat edilmemiştir, gelişmiştir. Teknik aygıtların birleşimi olan sinematografi… XIX. yüzyılda yapılan keşif ve icatların bir toplamıdır. Bu yüzyıl teknolojinin batıda genel anlamda geliştiği bir dönemdi. Klasik antikite, matematik, fizik ve kimya olarak da simyayı tanıyordu. Pratik terimlerle ifade etmek gerekirse, bu bilimler mekaniği doğurdu, teknolojiyi değil. Mekanik statiktir, teknoloji ise dinamik… enerjinin zapt edilmesidir. Demek ki sinematografi bilimlerin ürünü dinamikleşirken XIX. yüzyılda doğdu. Özetle, İskenderiyeli Heron’un Cladius Ptolemy ya da İbn-ül Haytam’ın öngörülerinden bir sonuç çıkmadı. Çünkü bunlar statik olanın çağındaydı. Sinemayla mağara resimleri veya eski uygarlıklara ait görüntülerle ilişki kurma çabaları uygar insanın progresif eğiliminden kaynaklanmaktadır. Tarihte önemli olan Ceram’a göre rastlantılar keşifler değil, bu keşiflerin etkileridir.”
Fotoğrafın kökenleri dokuz tanedir, şimdilik…
1) Mitolojik kökenler
İnsanlar yaşamı temsil ettiğini düşündükleri yinelenemez anların fotoğrafını çeker ya da böyle fotoğraflara değer verirler. Yanısıra fotografik zaman, enstantane olarak, çok ince bir zaman aralığını tanımlanmasıdır. Profesyonel fotoğrafçılar özellikle haber fotoğrafçıları, varoluşlarını gerçekleştirecekleri olağanüstü anların peşinde koşarlar. Fotografik zaman nitelikli bir andır. Aynı biçimde, klasik mitolojide, biricik, yinelenemez, anlamlı, insanoğlunun çevresi ile hassas bir denge kurduğu mutlu ama geçici an Kairos tarafından temsil edilmektedir. Kavramın antropomorfik karşılığı, elinde keskin kenarlı yarım bir diskin üzerinde her an dengesi değişiverecekmiş gibi duran bir terazi tutmakta olan kanatlı bir delikanlıdır.
Fotoğrafın bulunuşu ve XIX yüzyılda yaygınlaşması ile birlikte küresel kültür görsel bir nitelik kazanmıştır. Bu durum yeni teknolojilerle beslenerek günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Fotoğraf, insanoğlunun bilimsel, sanatsal, tarihsel ve gündelik bütün araştırma, dışavurum ve yaşantılarına ilişkin görsel kanıtlar sağlar. Zamanla biriken ve sistematik biçimde düzenlenen fotoğraf kayıtlarıyla arşivler, koleksiyonlar ve rezervler meydana gelmiştir. Anı fotoğrafları insan ömrünü tanımlar. Arkeolojiden tıbba, çeşitli bilim dallarında fotoğraf yardımcı araç olarak bilimsel araştırmanın yürütülmesi ve değerlendirilmesi için gerekli görsel verileri sağlar. Haber fotoğraflarının tanıklığı, güncel olayların ve durumun izlenmesi ve araştırılması dolayısıyla tarihsel tanıklık misyonunu temsil eder. Bir sanat olarak fotoğraf, insanoğlunun estetik yaşantılarını zenginleştirir. Yanısıra sanat yapıtlarının reprodüksiyonları, sanat tarihi, müzelerin faaliyeti, güncel sanat organizasyonu konusunda bilgi ve enformasyonun küresel düzeyde paylaşımını sağlar.
Yaşamda hiçbir şey sonsuza kadar aynı biçimde varlığını sürdüremez. Kuşaktan kuşağa uygarlıklar sona erer, mimari yapılar yıkılır, sanat eserleri yok olur, bitki ve hayvan türleri kaybolabilir. Çünkü kültürel ve ekolojik panoramalar sürekli değişim göstermektedir. Bu bağlamda yapı ve kurum olarak fotoğraf geçmişi korumak işlevine sahiptir: Fotoğraf belleği temsil eder. Klasik mitolojide bellek kavramının antropomorfik karşılığı Mnemosyne’dir. Mnemosyne Gaia (Yer) ve Uranus’un (Gök) kızıdır. Zeus’la birlikte dokuz kızları olur. Bunlar, bilim adamları, sanatçılar, düşünürler, entelektüeller için, ilhamın kaynağı Musa’lardır. Dokuz tane Musa’dan, Clio: Tarih’i; Melpomone: Trajedi’yi; Thalia: Komedi ve Burlesk’i; Calliope: Kahramanlık destanlarını; Urania: Gökbilim’i; Euterpe: Müzik’i; Polimnia: Mit, Kutsal Şiir ve Seyir’i; Erato: Aşk ve Evlilik şarkılarını; Terpsichore: Dans’ı temsil eder. Musalar’ın temsil ettiği kavramlara bakıldığında insanlık durumunun metaforik bir haritası oluşmaktadır.
2) Felsefi kökenler
Buyurunuz, onuncu diyaloğa birlikte göz atalım: Vallahi devletime, şiire ve Homeros’a duyduğum sevgi ve saygı beni de duraksatıyor… ama diyalogları, yani bazılarını yine de aktarmak istiyorum: - Her türlü benzetmenin aslı nedir söyleyebilir misin bana…
-Peki araştırmamıza her zaman tuttuğumuz yoldan gidelim mi yine? Her zaman ne yapıyoruz: Aynı adı verdiğimiz değişik nesneleri hep birden içine alan bir idea, bir kalıp alıyoruz. Anlıyorsun değil mi… İstersen gene değişik çeşitleri olan herhangi bir şeyi alalım. Örneğin, dünyada birçok sedirler ve masalar var değil mi?
-Var.
-Ama bence sedirler ve masaların hepsi iki ideanın içine girer: Sedir ideası ve masa ideası.
-Var.
-Bunlardan her birini yapan işçi bir ideaya uydurur yaptığını. İdeasına göre kimi masalar yapar, kimi sedirler, kimi daha başka şeyler. Biz de bunları kullanırız. İdeanın kendine gelince, bunu yapan işçi yoktur değil mi? Nasıl yapabilir?
-Hiç yapamaz.
-Ama şimdi sana söyleyeceğim işçiye ne diyeceksin bakalım.
-Hangi işçi?
-Bütün işçilerin yaptığı ayrı ayrı şeylerin hepsini yapan.
-Yaman bir usta olacak bu dediğin adam.
-…bu usta yalnız bütün ev eşyasını yapmakla kalmaz, bütün bitkileri, bütün canlı varlıkları ve kendini de yapar, yeri göğü ne varsa…
-Böyle ustaya can kurban.
-İnanmıyor musun dediğime, böyle bir işçi olamaz mı diyorsun? Senin bile bütün bunları bir türlü yaratabileceğinin farkında değil misin… İstersen bir ayna al eline, dört bir yana tut. Bir anda yaptın gitti güneşi, yıldızları, dünyayı, kendini… bütün canlı varlıkları.
-Evet, görünürde varlıklar yaratmış olurum ama hiçbir gerçekliği olmaz bunların.
-İyi ya, tam üstüne bastın işte düşüncemin. Çünkü bu türlü varlık yaratan ustalar arasına ressamı da koyabiliriz değil mi?
-…ressamın yaptığı sedir de bir çeşit sedir değil midir?
-Evet görünüşte bir sedir onunki de.
-Ya dülgerin yaptığı? Dülger sedir ideasının, yani bizce aslını, özünü yapmaz, bir çeşidini yapar.
-Sedirin aslını yapmadığına göre gerçeğini değil, gerçeğine benzer bir örneğini yapmış olur.
-Peki şimdi benzetmenin ne olduğunu düşünelim mi…
-Üç türlü sedir olmadı mı şimdi? Biri asıl sedir ki onu yalnız Tanrı yapabilir.
-Sonra dülgerin yaptığı sedir.
-Üçüncüsü de ressamınki olsun.
-Demek ki üç türlü sedirin üç de ustası var: Ressam, dülger, Tanrı…
-Tanrı bir tek sedir yapmış, o da sedirin aslı, özüdür… Tanrı yaratıcıdır. Sediri ve her şeyi o yaratmıştır. Dülger sedirin işçisidir. Ressam ötekilerin yaptığı şeyin benzetmecisidir; yaptığı görünenin benzetmesidir. Demek ki benzetme sanatı gölgenin gölgesidir. Ressam örneğin, bir marangozun resmini yapar ama onun sanatından anlamaz. İyi bir ressam illüzyon yaratacak biçimde gerçek marangoz görünüşü verendir… şimdi tragedyaya ve onun babası Homeros’a dönelim…”
Nasıl dönebiliriz, biz fotoğrafta kaldık. Onun babası Joseph Nicephore Niepce. Gerçeğin nezdinde fotoğrafın hiç şansı yok. Çünkü fotoğraf bir röprodüksiyondur. Akıbet: Paranoya. Ama yine de Socrates’in “Er” hikayesindeki gibi mitolojiye, kadere ve ruhun ölümsüzlüğüne inanalım. Hem bu dünyada mutlu oluruz, hem de anlattığımız o bin yıllık yolculukta.
Yedinci diyalog, Sontag’ın mülkiyetinde yapacak bir şey yok!
3) 0ptik Kökenler
Işık, bir enerjidir. Işık, evreni görünür hale getirir. Nesnelerden yansıyan ışık ışınları, gözün retinasına yansır; Yansıma sinirler aracılığıyla beynin görme merkezine ulaşır ve biz gerçekliği, olduğu gibi algılarız. Görmenin yapısı, geometrik olarak bir koni ya da piramite benzer. Göz bu koni ya da piramitin zirvesine denk gelir. Görüntü ise, tabanında yer alır. Işığın yapısı, optik etkileri, göz ve görmenin yapısı her zaman insanoğlunun ilgi ve araştırma alanında olmuştur. Buna koşut olarak bir diğer ilgi ve araştırma alanı, gördüklerimizi kalıcı hale getirmek, başka bir deyişle gerçekçi görüntü üretmektir.
Gördüklerimizi aslına uygun olarak resmetme sanatına perspektif denir. Latince, <…boyunca algılamak.> anlamına gelen perspicere fiilinden türemiştir. Perspektif, görmenin geometrik yapısının, resmetme tekniği olarak uygulanmasıdır. Perspektif kurallarına göre, üçboyutlu gerçeklik, üçboyutluluk izlenimi verecek biçimde, iki boyutlu yüzey üzerine aktarılır. Kusursuz perspektifi olan görüntü, gerçekliğin ideal bir kopyasıdır. Perspektifin geometrik niteliği, Rönesans’tan beri bilim ve sanat arasındaki karşılıklı bir iletişimin ifadesidir.
Işığın yapısı, etkileri, göz ve görsel algılamanın yapısı ile gerçekliğin görsel ifadesi ve mükemmel görüntü üretimi konuları, her zaman insanoğlunun ilgi ve araştırma alanında olmuştur.
İlkçağ düşünürleri, Ortaçağ, Rönesans ve Yeniçağ bilginleri birbirlerinden yararlanarak ışık, ışık kaynakları, güneş, gezegenler, gökcisimleri, ışık ve görme arasındaki bağlantılar, göz ve görsel algılamanın yapısı konusundaki gözlem ve araştırmalar yapmışlar, verileri kayda geçirmişler ve daha iyi gözlem yapabilmek için araçlar geliştirmişlerdir. Bu çabaların sonuçlarından biri optik bilimidir. Fizik biliminin bir dalı olan optik, ışık ve ışıkla ilgili konuların yanı sıra, görsel algı sınırları içinde ve ötesinde gözlem yapma, görüntü üretimi, resmetme, kaydetme işlemleri için yardımcı araç gerecin tasarım ve geliştirilmesini de kapsar. Camera Obscura (Karanlık Kutu), mercekler, büyüteçler, gözlükler, aynalar, mikroskop ve teleskoplar, objektifler optik araçlardır.
Modern optik biliminin kurucusu, karanlık kutuyu ilk kullanan bilginlerden biri olan Arap fizikçi, Alhazen diye de bilinen İbnü’l Heysem’dir (965-1039). Kitâb el Menâzır (Manzaralar Kitabı) adlı yapıtı, ışığın yayılımı, yansıması, kırılması, görme, gözün yapısı, işleyişi konularında, gözlem ve deneye dayalı bir optik başyapıtıdır. Bu kitap, XII. Yüzyılda Latince’ye çevrilmiş ve bu çeviri, Silezyalı Witelo, Roger Bacon, John Peckham ve Leonardo da Vinci gibi fizikçilerin, perspektif kuramlarını geliştirmelerinde temel oluşturmuştur.
İbnü’l Heysem, “ışık ışınlarının
İbnü’l Heysem’in çalışmalarının başlangıcı ilk çağ düşünürlerinden Aristoteles’in (İ.Ö. 384-322) aynı bağlamdaki çalışmalarına dayanmaktadır. Böylece ilk çağ ve gelecek arasında evrensel bir bilim köprüsü kurulmaktadır. Aristoteles bir hasırın dokusundan süzülen ışığı gözlemlemiş, ışık ışınlarının doğrusal yolla yayıldığını, görmenin bir koni biçiminde gerçekleştiğini, görüntünün netliğinin nesnenin bulunduğu uzaklıkla doğru orantılı olduğunu saptamış ve bulgularını “Problemler” (XV, 911 b) adlı yapıtında kaydetmiştir.
Karanlık kutunun, içinde gezinilebilen, oturulan ya da taşınabilen farklı boyutlarda bir çok tasarımı yapılmıştır. Karanlık kutu ışıktan yalıtılmış bir ortamdır. Bir yüzey üzerinde bulunan küçük bir delikten gelen ışık ışınları, karşı yüzey üzerinde ya da içeriye yerleştirilmiş perde ya da kağıt gibi düzlemler üzerinde dış dünyanın küçük ve ters bir yansımasını oluşturur. Tarihsel olarak, başlangıcından günümüze karanlık kutu:
-Gökbilim ve doğa gözlemleri yapmak
-Işık ışınlarının doğrusal yolla yayıldığını kanıtlamak
-Gözün ve görmenin yapısını araştırmak
-Dış dünyanın kusursuz görüntüsünü yansıtmak, kopyalamak, resmetmek için kullanılagelmektedir. Yanı sıra, günümüzde dünyanın çeşitli yerlerinde, gözlemevi gibi, karanlık kutu yapıları vardır.
Karanlık kutuya adını veren gökbilimci Johann Kepler’dir (1571-1630).
Karanlık kutu, fotoğraf makinasının prototipidir. Özellikle Rönesans da optik bilimi ile mimarlık ve resim sanatı bağlamında çok kullanılmış ve evrim geçirmiştir.
Rönesans’ın İtalyan mimarları perspektifi geometrik temellere dayalı olarak kuramsallaştırmış ve yapıtlarında uygulamışlardır. Leon Battista Alberti (1404-1472), De Pictura (1435, Resim Üzerine) adlı yapıtında görmenin koni yapısını tanımlar, bu koninin tabanının görüntü yüzeyi olduğunu belirtir ve yapılacak resmi bir pencereye benzetir. Buna göre bir ressam, istediği büyüklükte bir resim alanını belirlemekte ve tıpkı bir pencereden bakar gibi yapıtını gerçekleştirmektedir.
Alberti, İtalyan Rönesansı’na özgü L’Uomo Universale (Çok Taraflı İnsan)’ın bir temsilcisidir. Bu çok taraflı insan, yaşadığı çağın bilgi ve deneyimine sahip, hem bilim adamı hem de sanatçı özellikleri taşıyan bir dahidir. Sanat tarihçi Jacob Burckhardt, Alberti için, konuyla ilgili olarak şu saptamalarda bulunmaktadır: “…resimleri, sırf belleğinden çıkararak yaptığı zamanlarda da aslına son derecede benzetmekle sivrilmişti. İcat ettiği karanlık kutu, özellikle hayret uyandırmıştı. Bunun içinde bazen yıldızları ve geceleyin kayalık dağlar üzerinden ayın doğuşunu, bazen dağları, körfezleri ve yanaşmakta olan gemi filoları ile, güneş ışığı veya bulut gölgeleri altında olarak da ta sisli uzaklıklara kadar manzaralar gösteriyordu”.
Ancak Alberti’nin resmetmekten çok gözlem yapmaya yarayan aracı, karanlık kutunun gelişim sürecinde yer almış, yanı sıra resmetme sistemlerinin ortaya çıkmasına önayak olmuştur.
Leonardo Da Vinci (1452-1519) Atlantic kodeksi, bölüm A, sayfa 337; D elyazması, sayfa 8’de (1490-1495), karanlık kutunun yapısını, çalışma ilkesini ayrıntılı bir biçimde açıklar.’’Kim inanabilir ki böylesine küçük bir ortam bütün evrenin görüntülerini içine alsın!’’ Gözün yapısı ile karanlık kutunun yapısını birbirine benzetir. Aradaki fark retinadan oluşan görüntünün düz olarak algılanması, karanlık kutuda oluşan görüntünün ters olmasıdır. Da Vinci karanlık kutu tasarımında, görüntüyü düzeltmek için dışbükey bir mercekten yararlanmış, bunu çizimle göstermiştir.
İtalyan fizikçi Girolamo Cardano (1501-1576), karanlık kutuyu ilk kez çift dış bükey mercekle kullanır, renk kalitesi ve netlik bakımından mükemmel bir görüntü elde eder (1550). Cardano’nun buluşu bir objektif prototipidir. Yine bir İtalyan bilim adamı Daniele Barbaro (1513-1570), karanlık kutuyu, bir diyafram ekleyerek kullanır (1567). Böylece karanlık kutuya giren ışık miktarı kontrol edilebilmekte, görüntü netliği ayarlanabilmektedir. Barbaro’nun buluşu, fotoğraf makinalarındaki diyafram yapısının prototipidir.
Hollandalı matematikçi Reinerus Gemma Frisius (1508-1555), 24 Ocak 1544 tarihindeki güneş tutulmasını, karanlık kutu kullanarak gözlemler ve bulgularını yayınlar. Çalışmasını tanımlayan illüstrasyon, bu konuda yayınlanmış ilk görsel veridir.
İtalyan düşünür ve matematikçi Giovanni Battista della Porta (1535-1615) ilk kez karanlık kutunun çizim ve resmetme bağlamında kullanımını önerir (1558): “Eğer bir insanın ya da herhangi bir şeyin resmini çizemezsen bu aracı kullanarak çizim yap” Della Porta çalışmalarını yoğun bir biçimde sürdürür. Karanlık kutu yardımıyla temsiller düzenler. İzleyicilerin huzurunda beyaz perdeler üzerinde av sahneleri, ziyafet sofraları, düşman orduları, fantastik sahneler canlandırılmaktadır. Della Porta bunun için dekor ve oyuncular da kullanır. Oluşan görüntüler öylesine canlıdır ki izleyiciler korkar ve kaçar. Böylece, karanlık kutu gerçek dünyaya ait kusursuz görüntünün yanı sıra hayal dünyasına ait kusursuz yanılsamayı da temsil etmeye başlar ve popüler bir eğlence aracı olarak olanakları tanımlanır.
Alman bilim adamı Johann Zahn (1631-1707), 1685 yılında ilk elde taşınır karanlık kutunun tasarımını gerçekleştirir Zahn’ın karanlık kutusu 23x60 cm boyutlarında ahşap bir kutudur. Objektif ve diyafram aracılığıyla görüntü elde edilmekte, yine karanlık kutu içine 45 derece eğimle yerleştirilmiş ayna aracılığıyla bu görüntü yukarı yansıtılmakta, yansımanın oluştuğu buzlu cam yüzeye bir kağıt yerleştirilerek kopyalanabilmektedir. Zahn’ın karanlık kutusu, günümüzdeki tek objektifli reflex fotoğraf makinalarının prototipidir.
Resmetme sistemleri, bir bakaçla donatılmış, eşzamanlı olarak resmedilen konuyu ya da kişiyi gözlemlemeyi ve resmetmeyi sağlayan tasarımlardır.
Alman ressam Albrecht Dürer (1471-1528) `resmetme makinası` (1525) adını verdiği bu tür bir düzeneğin yardımıyla portre çalışmaları yapmıştır.
Fransız optik bilgini Jean Dubreuil (1602-1670) 1626 yılında, ressamlar için bir resmetme sistemi tasarlamıştır. Buna göre, resmedilmek istenen görüntünün gözlemlenebileceği cam bir pencerenin bulunduğu bir tabla mevcuttur. Cam pencereye desenin çizileceği kağıt yerleştirilir. Yanısıra tablanın üzerinde yeri değiştirilebilen ilkel bir bakaç düzeneği vardır.
Resmetme sistemleri İngiliz bilim adamı William Hyde Wollaston (1766-1828)’un 1807 yılında gerçekleştirdiği tasarımı ile çok kullanışlı hale gelir. Bu buluşun adı camera lucida’dır. Latince “aydınlık oda” anlamındadır. Camera lucida, resimle uğraşan profesyonel ve amatörler için popüler bir araçtır. Yapı olarak resim yapılan düzlemin bir kenarına raptedilebilen bir prizmadır. Resim yapan kişi bu prizmaya bakarak hem resmedeceği konuyu hem de resim yüzeyinin eş zamanlı görebilmektedir.
4) Hermetik Kökenler
Hermes Trismegistus, Ustaların Ustası, Simyanın mucidi, Eski Mısır’dan günümüze Gelenek’in temsilcisi, üç defa mübarek seçkin insanlara –ya da seçkin olmayı arzulayanlara- evrensel iktidarın anahtarlarını bahsetmiştir. İki alegori: Felsefe Taşı ve Dünyanın Ruhu!
Gümüş tuzlarının güneş ışığından etkilendiği ve karardığı bilinen bir olgudur. Ancak bazı bilim adamları bu konuda belirleyici sonuçlara ulaşmışlardır. İtalyan simyacı Vincenzo Cascariolo 1602’de ki deneyinde Bologna taşı diye bilinen baryum sülfat, kömür ateşinde, ışık saçan bir toza yani baryum sülfite dönüşür. Cascariolo bu yeni maddeye güneş taşı anlamına gelen Lapis Solaris adını verir.
Alman simyacı Christoph Adolph Balduin (1632-1682) 1674’te kalsiyum karbonatı nitrik asitte eritir, bu tepkimeden elde edilen kalsiyum nitrat, bulunduğu ortamdaki nemi emmektedir. Balduin deneyi sırasında kalsiyum nitrat kalıntılarının karanlıkta parladığını görmüş ve bu maddeye ışığın taşıyıcısı anlamına gelen phosphorus (fosfor) adını vermiştir. Cascariolo’nun amacı altın elde etmek; Balduin’in amacı ise weltgeist’ı (dünyanın ruhu) ele geçirmektir. Ancak yaptıkları deneyler fotoğrafın icadına katkıda bulunmuştur.
İtalyan simyacı Angelo Sala (1576-1637) yaptığı bir deneyi 1614’te yayınlar. Yapıtında toz halinde gümüş nitratın (lapis lunearis), güneşe tutulduğunda mürekkep gibi karardığını anlatmıştır. Onu izleyerek Alman kimyacı Wilhelm Homberg 1694’te Paris’te Krallık Bilimler Akademisi’ne sunduğu bir deneyinde, gümüş nitratla kapladığı kemikleri güneşe tutmuş ve gümüş nitratla kaplı yerlerin karardığını kanıtlamıştır.
5) Kinetik Kökenler
Karagöz dahil gölge oyunlarının kökeni Uzak Doğu’ya özellikle de Çin’e dayanmaktadır. Gölge oyunlarındaki projeksiyon özelliği, bu oyunların kitlesel bir eğlence olması, köken olarak fotoğrafın yapısını ilgilendirmektedir. Nitekim karanlık kutuyu çağrıştıran optik araç kayıtlarına İ.Ö. V. Yüzyılda Çin’de rastlanmaktadır. Mucidi, aynı zamanda Mohizm dininin kurucusu, düşünür Mo-Ti’dir.
Konunun fotoğraf tarihi içinde dönüm noktası oluşturan aşaması ise Büyülü Fener’dir.
Alman bilim adamı Athanasius Kircher’in (1601-1680) optik konusundaki geniş kapsamlı araştırma, deney ve tasarım çalışmalarını topladığı kitabı Ars Magna Lucis et Ombrae, (Büyük Işık ve Gölge Kitabı), 1646’da yayınlanır. Karanlık kutunun yanı sıra yapıtında sunduğu buluşlarından biri Lanterna Magica ya da Büyülü Fener’dir. Bu, içinde mum ya da kandil gibi bir ışık kaynağının yerleştirildiği bir kutudur. Bir yüzeyindeki açıklığa kondansör mercek yerleştirilmiştir ve ön tarafında cam üzerine yapılmış resimlerin konulduğu ve hareket ettirildiği bir kızak vardır. Kızağın önünde ise objektif bulunur.
Büyülü Fener, günümüzdeki dia ya da dijital projeksiyon makinalarının, yanı sıra sinema makinalarının prototipidir. Büyülü Fener, XVII yüzyıldan, XIX yüzyılın sonuna kadar yaygın kullanım alanlarına sahiptir. Ders, konferans, vaaz gibi söylevler sırasında görsel verileri sunmak için kullanılmış, kitlesel ya da bireysel seyir ve eğlence aracı olarak geliştirilmiştir.
Büyülü Fener kullanılarak gerçekleştirilen kitlesel eğlenceler, fantazmagorya adıyla anılır. Burada büyülü fener ile seyirciler arasında tül ya da çarşaf, yarı geçirgen bir ekran vardır. Hayaletler, iskeletler, mitolojik kahramanlar gibi fantastik figür ve bunlara ilişkin öykücüklerin yer aldığı bir gösteridir. En tanınmış temsilcisi, Robertson adıyla anılan Etienne Gaspard Robert’dir (1763-1837).
Panorama, İskoç ressam Robert Barker (1739-1806) tarafından 1787’de patenti alınmış, 1792 yılında panorama diye adlandırılmış bir resmetme yöntemidir. Bu yöntemle yapılmış resimlere de panorama denir. Panorama terimi, yunanca pan=herşey, hepsi, ve horama=görüş kelimelerinin birleşmesinden türemiştir.
Barker bu yöntemle kent manzaraları, savaş sahneleri resimlemiş ve sergilemiştir. Geniş alanları kapsayan bu görünümler, XIX yüzyılda geniş bir izleyici kitlesi toplamıştır. Günümüzde tarih, doğal tarih, arkeoloji, bilim müzelerinde, ses, ışık ve yerleştirme unsurlarıyla zenginleştirilerek kullanılmaktadır. Yanı sıra, panoramik fotoğraf makinaları, panoramik izlenimi veren görüntü seçeneğine sahip kompakt makinalar, panoramik görüntü için dijital program ve olanaklar, fotoğrafın bütün türleri için geçerli bir biçimde popülerdir. Silindirik-panoramik ekranlarda yapılan film gösterileri de aynı biçimde ilgi çekmektedir. Tarih düşünürü Walter Benjamin, panoramalar için: “Fotoğraftan sinemaya ve sesli filme uzanan bir sürecin öncülüğünü yaparlar.” saptamasında bulunmuştur. (2)
Fotoğrafın mucitlerinden biri olan Louis Jacques Mandé Daguerre ve ortağı Charles Marie Bouton, 1822 yılında Diorama’yı icat etmiştir. Bu Paris’te özel olarak inşa edilmiş bir tiyatro ya da sinema binası benzeri mekanda gerçekleştirilen gösteridir. 14x20 metre boyutlarında dev, yarı-saydam panoramalar üzerine resmedilmiş gerçekçi manzaralar ya da tarihsel sahneler, farklı yoğunlukta, devinimli bir aydınlatma ile etkili bir yanılsama yaratmaktadır.
6) Bilimkurgu Kökenler
Fotoğraf, bulunuşundan önce bilimkurgu yazınında bir tasarım olarak tanımlanmıştır. Normandiyalı bir yazar olan Tiphaigne de la Roche (1729-1774), 1760’ta Giphantie adlı romanını yayınlar. Bu yapıt bilim kurgu edebiyatının ilk örneklerinden biridir. Romanın kahramanı gezgin, Afrika’da bir adada, kendisine gerçek gibi gelen ama aslında birer görüntü olan manzaralarla karşılaşır. Kendisine yapılan açıklamaya göre, böyle bir görüntünün gerçekleşmesi için istenilen boyutlarda kumaş kaplı levhalar, akışkan bir madde ile kaplanır, arzu edilen görüntü tıpkı bir ayna gibi bu yüzey üzerine düşürülür ardından bu pozlanmış levha bir saat süreyle karanlık bir ortamda bekletilir, böylece görüntü kalıcı hale gelir ve sanatın taklit edemeyeceği, zamanın zarar veremeyeceği mükemmel bir resim elde edilir. De la Roche’un yazdıkları fotoğrafa ilişkin bir canlı bir öngörü ifadesidir.
7) Kimyasal Kökenler
Alman kimyacı Johann Heinrich Schulze (1687-1744),1725’te kalsiyum karbonatın çözündüğü nitrik aside gümüş ekler, böylece gümüş karbonat oluşur. Bu madde güneş ışığının etkisiyle renk değiştirmektedir. Schulze buluşunu 1727’de yayınlar ve bu maddeyi scotophorus (karanlığın taşıyıcısı) olarak adlandırır.
Fransız bilim adamı Jean Hellot (1685-1766) 1737’de gümüş nitratı kağıt üzerine uygulamış ve ilk kez ışığa duyarlı bir yüzey elde etmiştir.
XIX yüzyılın başında o zaman kadar yapılmış optik ve kimya araştırmalarını ve deneyleri kesiştiren kişi İngiliz kimyacı Thomas Wedgwood’dur (1771-1805). Arkadaşı Sir Humprey Davy (1778-1829) ile birlikte gerçekleştirdiği ve 1802 tarihinde yayınlanan araştırmasına göre gümüş nitrat eriyiği ile kaplı beyaz kağıt ya da deri duyarkat, karanlık kutuya yerleştirilerek pozlama yapıldığında, fotoğrafı çekilen nesnelerin görüntüsü elde edilmiş ancak henüz saptama banyosu kullanılmadığı için görüntüler saptanamamış ve kısa bir süre sonra kaybolmuştur.
8) İdeolojik Kökenler
Fotoğrafın bulunuşunu, bilimsel araştırmaların yanı sıra toplumsal ve tarihsel koşulların belirlediği ideolojik yapılanmalar ve bunların çeşitli dışavurumları etkilemiştir.
Carmontelle adlı Fransız ressamın icat ettiği kağıt kesme tekniği XVIII. yüzyılda popüler bir görüntü üretim tekniği haline gelmiştir. Siluet adlı bu teknik, adını politikacı Etienne De Silhouette’den (1709-1767) almıştır. Başlangıçta büyük ümitlerle işe başlayan Silhouette, o denli başarısız bir maliye bakanı olmuştur ki, zamanla eksik, tamamlanmamış işler için siluet deyimi kullanılmaya başlanmıştır. Siluet ustası, poz veren müşterilerin, profilden görünümlerine bakarak siyah kartondan konturlarını elde etmektedir. Günümüzde güneş batımı gibi karşı ışık önünde, yalnızca dış çizgileri belirli insan figürleri de siluet olarak adlandırılmakta ve siluet bütün fotoğraf türlerinde görsel bir öğe olarak değerlendirilmektedir.
Physionotrace, Gilles Louis Chretien (1754-1811) tarafından, 1786 yılında bulunmuştur. Fizyonotras müşterileri, siyah bir fonun önüne oturtulmakta, ilkel bir bakaç ve bir tür mekanik resmetme sistemi olan pantograf yardımıyla portreleri bakır levha üzerine çizilmekte, sonra çoğaltılmakta ve renklendirilmektedir. 1786 ve 1830 yılları arasında Fransa’da, fizyonotras portreler çok yaygındır. Fizyonotras günümüzdeki fotomatların prototipidir.
Siluet, devletin ekonomik uygulamalarına karşı toplumun siyasal bir eleştirisinin simgesidir. Fizyonotras ise Fransız Devrimi ile birlikte burjuva sınıfının güçlenmesinin, herkesin kendi portresine sahip olabilmesi biçiminde ortaya çıkan demokratik gelişmenin bir göstergesidir. Bu yüzden Gisele Freud, her iki popüler görüntü üretim modelini fotoğrafın ideolojik kökenleri olarak nitelendirmektedir.
Fotoğraf tarihçisi Beaumont Newhall’in saptadığı bir diğer ideolojik köken ansiklopedidir. İlk ansiklopedi Fransız düşünür ve bilim adamları Diderot ve D’Alembert tarafından 1751 ve 1777 yılları arasında yayınlanmıştır. Ansiklopedide bilgiler ayrıntılı ve çok sayıda görsel verilerle desteklenmiştir.
Aydınlanma döneminde bilginin demokratik ve popüler hale gelmesinin simgesi olan ansiklopedi aynı zamanda görsel verilere dayalı yapısı ile de fotoğrafın ilerideki kültürel konumunu belirleyen bir olgudur.
Fotoğrafın bir başka ideolojik kökeni de Jeremy Bentham’ın (1748-1832) 1785 yılında yaptığı Panopticon adını verdiği hapishane tasarımıdır. Bu mimari tasarım daha sonra okul ve hastane yapılarında da kullanılmıştır. Bu tasarıma göre gözlemci tek bir sabit noktadan bütün mahkumları gözetleyebilmektedir. Bentham, mükemmel bir kontrol mekanizması ile sağlıklı ve güvenli bir toplumsal sistem kurulabileceğini iddia etmektedir. Günümüzde küresel toplum, uydu sistemleri, kentsel kamera sistemleri, internet ağları, istihbarat arşivleri, güvenlik kameraları tarafından gözetim altındadır. Bu sürekli görsel kayıt ve veri üretimi Bentham’ın tasarımının sanal bir türevidir. Dolayısıyla Michel Foucault, Zygmund Bauman gibi çağdaş düşünürler, panopticon kavramını bir toplumsal paranoya metaforu olarak kullanmaktadırlar.
9) Psikanalitik Kökenler
Andre Bazin “Fotoğraf Görüntüsünün Varlıkbilimi” adlı ünlü yazısına şöyle başlar: “Plastik sanatlarda yapılacak bir psikanaliz, mumyalama işini bu sanatların meydana gelişinde temel bir olay diye ele alabilir. Psikanaliz, resmin ve heykelin kaynağında mumya kompleksini bulacaktır. Varlığın maddi görünüşlerini yapma bir şekilde saptamak, varlığı süre ırmağından çekip almaktır… İlk Mısır heykeli, tabaklanmış ve natronda taşlaşmış bir insan mumyasıdır.” Bazin’e göre plastik sanatlar biçimin sürekliliğiyle zamanı alt etmek ihtiyacını karşılamayı sürdürmüşlerdir. Dolayısıyla plastik sanatların tarihi gerçekçiliğin tarihidir… Yanı sıra fotoğraf gerçekçi niteliğiyle plastik sanatları benzerlik tutkusundan azat etmiş, yine nesnel olma özelliğiyle ruhbilimsel açıdan yanılsama susuzluğunu gidermiştir. Fotografik görüntü her zaman, her koşulda modelin kendisine bağlıdır, modeli mumyalar. Fotografik röprodüksiyon gerçekle nesnel ve sağlıklı bir ilişki kurmamızı sağlar… Ancak bu ilişkimiz öylesine tutkulu ki Baudelaire’e göre narsist, Sontag’a göre voyeurist v.b. yanımızın analize ihtiyacı var sanırım. Yanı sıra insanlık durumuna ait belgesel ya da fotojurnalistik saptamalar ya da ifşa edilmiş vernakular fotoğraflar Oedipus kompleksimizi arttırmıyor mu? Ziggy’e başvurmalıyız! Freud alias Sophie Calle!
Köken / mutlu başlangıç araştırmaları da kesmezse birkaç b planı daha mevcut.
a) Foucoult’dan ilham alan bütün postmodernistler gibi, fotoğraf arşivlerinde arkeolojik çalışmalar yapabilir, fotoğrafın doğasına ilişkin yeni saptamalarda bulunabilirsiniz. Müracaat: Rosalind Krauss.
b) Platon’a inanan bütün postmodernistler gibi, bütün temsil olanaklarının ve planlamalarının ötesinde ideal fotoğraf kavramını geliştirir, estetik krizden arınmış kayıt niteliğini fotoğraf ideası olarak irdeleyebilirsiniz. Pure and intact! Müracaat: Roger Scruton.
c) Barthes gibi de yapabilirsiniz. Fotoğraf ölümün, acının, tesellinin, aşkın, merhametin, deliliğin, hayatta kalmanın bir karşılığı haline gelir.
d) Szarkovski gibi de olunabilir. Hikaye fotoğrafta başlar ve fotoğrafta biter.
Bla bla bla bla… Peki ikonoklazmlar ne olacak? Mutlak mefhumların uhrevi aleminin sakinlerine ne denebilir ki? Şimdi ve bir zamanlar görsel ifade ve temsili inkar eden, reddeden, küfür addeden, yok edilmesine hükmeden, yok eden.
Süprematistler ne olacak? Devrimci, disütopist, görünmez, üstün nitelikli militanlar!
Minimalistler ne olacak? Sessiz ve mükemmeliyetçi ruhlar. Sezginin gücü!
Yaratıcılık asla tamamen açıklanamayacak bir sırdır. Verboklastlar nerede?
Susuyorum.
Simber Atay ESKİER (1)Gazi Hüseyin Topdemir, Optiğin Kurucusu İbn'ül Heysem Hayatı, Eserleri ve Teorileri, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2002, s.99 www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.
(2)Walter Benjamin, Pasajlar, Çev:Ahmet Cemal,Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2007.S.91