e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
RÖNESANS VE FOTOĞRAF
I / VII / MMIX İzmir. Fotoğrafseverlere eğlenceli bir yaz dileriz. İyi Tatiller! Zaten Joseph Nicephore Niepce de, Gersheim’ın belirttiğine göre ilk fotoğrafı 1827 yılının 4 Haziran ila 18 Temmuz arasındaki bir yaz günü çekmişti…
Walter Benjamin, fotoğrafın icadı ile ilgili olarak: “Fotoğraf için buluş saatinin gelip çattığı daha belirgindi herhalde, birçok insan (onun) üzerinde çalışıyordu çünkü; birbirlerinden bağımsız olarak aynı amaca yönelen bu insanlar, daha önceye dayanmıyorsa eğer, Leonardo zamanından beri bilinen şu Camera Obscura (karanlık oda) aracılığıyla görüntüleri kalıcı kılmaya çabalıyordu…” (1) saptamasında bulunur. Buradaki “…daha önceye dayanmıyorsa eğer…” bölümü önemlidir. Gerçekten de “…Vinci’nin karanlık kutusu Niepce’in karanlık kutusunun öncüsüydü.” Ancak, fotoğraf makinasının arketipik modeli olan Camera Obscura, Leonardo için Oculus Artificialis (Yapay Göz), O’nun zamanından yani Rönesans’dan çok önce de biliniyor ve kullanılıyordu. Örneğin, Endülüslü Abul Abbas Kasım İbn Firnas (880), İbn-ül Heysem (1038), Roger Bacon (1267), John Peckham (1279), Guillaume de Saint Cloud (1285), Levi Ben Gershon (1342) ve daha birçok bilim adamı, optik araştırmaları ve güneş tutulmasını gözlemlemek için camera obscurayı kullanmıştır. Bu optik ya da perspectiva naturalis (doğal perspektif) araştırmalarını izleyerek, bir düzlem üzerinde uzayın temsili kurallarını formüle etmek anlamına gelen perspektiva artificalis’i (1437) ilk defa tanımlayan bilim adamı Leon Battista Alberti’dir (1404-1472). Resme uygulanan optik prodüksiyonu yani perspectiva pingenti’nin (resim perspektifi) mucidi mimar ve heykeltıraş Filippo Brunelleschi’dir (1379-1446).(2). İşte onların hikayeleri: Jules Michelet anlatıyor:
“Brunelleschi, Rönesans’ın en parlak zekalarından biridir. İlham perisi Urania’dır. Bir mimar olarak Gotik Mimari’yi eleştirmiş ve eleştirmiş ve Rönesans mimarisini yaratmıştır. Gotik’e eleştirisi şu noktalarda özetlenebilir: 1) Mimari, tamamen dini geleneği temsil etmektedir 2) Mimari malzeme sürekli bakıma ihtiyaç göstermektedir 3) Girift tasarım, yorgunluk ve endişe uyandırıcı bir psikolojiye neden olmaktadır. Modern mimari anlayışını somut hale getirmek için, Brunelleschi Klasik Roma Mimarisi’ni incelemiştir. Pahalı ve tehlikeli bir yolculuğu göze alarak, arkadaşı heykeltıraş Donatello ile birlikte Roma’ya gider. O zamanlar, şehirlerarası yollarda ulaşım zor ve tehlikelidir. Hırsızlar ve haydutlar yol kesmektedir. Antik Roma, toprağa gömülmüştür. Klasik yapıların özelliklerini anlamak için Roma Sottoterranea (Yeraltı Roması)’nın dehlizlerinde maceraya atılmıştır. Sonuçta, Roma’yı keşfettikten sonra, Floransa’ya geri döner ve “… mimarı, yalnız toprağa temellerini attıktan sonra ölen, Floransa Kilisesi’ni tamamlamaya taliboldu… bu zor işte yalnız deha yetemezdi… Büyük artist planını söyledi. Fakat kimse anlamak istemedi. Hâkimler önce iktidarsızların tarafını tuttular. Hep birden güldüler. Onun deli olduğunda mutabık kaldılar. Bu söylendi, halk inandı. Ve o sokakta göründüğü zaman: “Bu deli Brunelleschi’dir” deniyordu.

Bununla beraber, diğerleri bir şey teklif etmeyince, onu tekrar çağırmaya tenezzül edildi: “Peki, bize modelinizi gösteriniz” dediler. Onlar şüphesiz onu kopya edeceklerdi. Brunelleschi, bu muzır cahillere layık oldukları bir delili göstermek suretiyle mukabele etti. Cebinden bir yumurta çıkararak: “İşte model, bunu dikleyiniz” dedi. Ve, içlerinden kimse, bu işi başaramayınca; o, yumurtayı kırdı ve dikledi. Hepsi birden: “Bundan daha basit ne olabilirdi” diye bağrıştılar. Bruneleschi de: “O halde niçin düşünmediniz?” sözüyle onlara mukabele etti.
Olup bitenlerin hepsini hikâye edebilmek isterdim. Bu aynı zamanda dehanın kahramanlık ve sanatın eseri ve kurbanıdır. O, her şeye engel olan bir heykelcinin yardımcılığına razı olmak şartiyle, engelleri yendi. Başka bin bir zorlukla karşılaştı. İşçileri onu terk ettiler. O, işçi yetiştirdi. Onların hepsine sanatlarını, duvarcılara duvarcılığı, çilingire demiri ateşte kızdırıp dövmeyi vs… öğretti. Eğer o işin teferruatında, vaktiyle genç yaşta elde edip büyük gayeye tahsis ettiği her şeyi kavrayabilmek kudretinden yardım görmemiş olsaydı, bin defa muvaffakıyetsizliğe uğrardı.
Kerestesiz, istinat duvarsız, kemersiz, dış payandanın yardımı olmaksızın, güçlü bir adamın ne baston, ne koltuk değneği aramadan yatağından kalktığı gibi, sade, tabii olarak, muazzam kilise binası dikildi ve, herkesi dehşet içinde bırakarak, kudretli hesap adamı, onların korkularıyla alay ederek ve: “Bu kitle sağlamlığı arttırır” diyerek, cesaretle kilisenin tepesine ağır mermer kubbesini kondurdu.
İşte temeli atılan Rönesansın kuvvetli taşı, ortaçağın aksak sanatına yapılan devamlı itiraz, kendi üzerine, hesaba ve muhakemenin otoritesine dayanan, ciddi bir inşa tarzının, birinci, fakat muzaffer tecrübesi. Sanatla idrakin birleşmesi, işte Rönesans, güzel ve gerçeğin evlenmesi.
Ruhun sağlam itikatları.
Saint-Pierre kilisesinin inşasını henüz bitirmiş olan Michelangelo’ya: “Nereye gömülmek istersiniz?” diye sorulmuş. O da: “Brunelleschi’nin eserini ebediyen seyredebileceğim bir yere” cevabını vermişti”.(3)
Jacob Burkhardt anlatıyor: “Kültür tarihi bakımından çok keskin bir bakışla, XV. yüzyılda kemal derecesine yetişmiş insanların artmış olduğunu adım adım izlemek mümkün olur…
Şahsiyetin en yüksek derecesine kadar gelişmesi yolundaki bu güdü, aynı zamanda o devir kültürünün bütün unsurlarına hakim bulunan gerçekten kuvvetli ve üstelik de çok-taraflı bir yaradılışla birleşince, “çok-taraflı insan”, l’uomo universale meydana gelmiştir ki bu yalnız İtalya’ya özgü bir nesnedir. Ansiklopedik bilgiye sahip insanlar bütün ortaçağ boyunca birçok memleketlerde vardı; çünkü bu bilgi dar sınırlar içinde toplanmış bulunuyordu. Aynı surette XII. asra kadar “çok-taraflı” sanatkarlar da yetişmişti; çünkü mimari problemler nisbeten basit ve hep aynı nitelikte idi ve heykeltıraşlık ile resimde tasvir edilmesi istenen şeyin ta kendisi, şeklin üstünde bir önem taşıyordu. Buna mukabil Renaissance devrinin İtalya’sında her alanda hem bilgin ve hem de kendi türünde mükemmel eserler yaratan, aynı zamanda insan olarak da çok kuvvetli etkiler bırakan tek tük sanatkarlara rastlanmaktadır. Bazıları, icra etmekte oldukları sanatlarının dışında, aynı zamanda fikir faaliyetinin diğer alanlarında da çok-taraflıdırlar... bir portresini çizelim. Leon Battista, takdir kazandıran her işte çocukluğundan beri birinci gelmekte idi. Çeşitli beden hareketlerinde ve jimnastik sanatındaki mahareti hakkında inanılmayacak şeyler okumaktayız: ayakları birbirine bitişik olduğu halde insanların kafaları üzerinden atlayabiliyordu; katedralde madeni bir parayı tepeye çarpıp ses verecek kadar yukarı fırlatabiliyordu, en vahşi atlar onun altında korkudan titrerdi. Fakat bu çok taraflı adamlar arasında bazıları, sözün gerçek anlamı ile ''her-taraflı'' insanlar olarak sivrilmişlerdir... XV. asrın eşiğinde bu dev adamlardan biri olan Leon Battista Alberti insanlara üç şeyde kusursuz görünmek istiyordu: yürüyüşte, ata binişte ve söz söylemekte. Musikiyi öğretmensiz öğrenmişti; fakat buna rağmen kompozisyonlarına bu mesleğin ustaları tarafından hayranlık duyuluyordu. Yoksulluğun ağır baskısı altında bulunmasına rağmen sivil ve kilise hukukunun her ikisini de öğrenmeye başlamış ve bitkinlikten doğan ağır bir hastalığa yakalanıncaya kadar öğrenimine yıllarca devam etmişti. Yirmidört yaşında iken sözcük belleğinin zayıfladığını fakat eşyayı kavrama gücünün eski halinde kaldığını anlayınca kendini fizik ve matematiğe verdi. Bunların yanında, sanatkarlardan bilginlerden ve ayakkabıcıya varıncaya kadar her çeşit zanaat sahibinden mesleklerinin sırlarını ve tecrübelerini sormak suretiyle dünyanın bütün hünerlerini öğrendi. Aynı zamanda resim ve modelcilik de yapıyordu. Özellikle resimleri sırf belleğinden çıkararak yaptığı zamanlardan da aslına son derece benzetmekle sivrilmişti. İcat ettiği karanlık kutu Camera obscura özellikle hayret uyandırmıştı.
Bunun içinde bazen yıldızları ve geceleyin kayalık dağlar üzerinden ayın doğuşunu bazen dağları, körfezleri ve yanaşmakta olan gemi filoları ile güneş ışığı veya bulut gölgeleri altında olarakta sisli uzaklıklara kadar manzaralar gösteriyordu. Fakat başkalarının yarattıklarını da büyük bir sevinçle karşılıyor ve insan oğlunun güzellik yasalarına uyarak vücuda getirdiği her çeşit eseri neredeyse tanrısal nitelikte sayıyordu.... özellikle mimaride şekil rönesansı için belli başlı köşe taşları ve otorite olarak sayılmaktadır. Sonra latince olarak hikayeler ve buna benzer nesirler yazmıştır ki bunlardan bazıları klasik ilkçağda meydana getirilmiş eserler sanılmıştır. Mizahlı sofra konuşmaları, elejileri ve pastoral şiirleri vardır... Onun ciddi ve şaka olarak söylediği sözler toplanmaya değecek derecede önemli idi... Nesi vardı ve ne biliyordu ise hepsini tıpkı gerçekten büyük çapta yaratılmiş olan insanların daima yaptıkları gibi en ufak bir çekingenlik bile göstermeksizin açıklıyor ve en büyük icatlarını bedava bağışlıyordu. Son olarak da yaradılışının en derin kaynağını teşkil
Bugünün antagonizmlerinin melül, mahsun, biçare partizanları için bile güzel hikayeler! Rönesans hikayeleri! Kelime olarak Yeniden Doğuş anlamına gelen Rönesans’ın (Renaissance, Rinascimento) aynı zamanda isim babası olan Michelet’ye göre: “Sevimli Rönesans kelimesi ‘güzel’in aşıklarına ancak yeni bir sanatın gelişini, muhayyilenin serbest gelişimini hatırlatır.
Rönesans, bilgin için, eskiçağ bilgilerinin yenileştirilmesi, hukukçular için de eski adetlerimizin hercümerci üzerinde nurun parıldamasıdır.”
Tarihçi’nin bir devrim olarak nitelendirdiği Rönesans’ın bu çağa malettiği iki özellik daha vardır: Dünyanın keşfi, insanın keşfi. Onaltıncı yüzyıl, büyük ve tabii gelişmesi içinde, Colomb’dan, Copernic’ten, Galilee’ye, yerin keşfinden göğün keşfine kadar uzanır… Nihayet zamanda ve mekanda insanlık ailesini teşkil eden azaların mutlu kaynaşması başlamaktadır…”(5)
Michelet, Rönesans’ın tarihsel konumunu belirlemeye şu cümleyle başlar: “Ortaçağ kaç kere sona ermedi ki?” O’na göre Ortaçağ:
1 XII. yüzyıl laik şiir ortaya çıktığı;
2 Abelard, Paris’te Üniversite’de “Ruhulkudüs’ün akıl, zeka ve sözü temsil ettiğini” öğrettiğinde;
3 XIV. yüzyılda Dante’nin, İlahi Komedya dolayısıyla, Cennet, Cehennem ve Araf’ı, bu üç âlemi insana yaklaştırdığında;
4 Bruneleschi, Santa Maria del Fiore’yi inşa ettiğinde;
5 XV. ve XVI. yüzyıllarda matbaa icat edildiğinde;
6 Bacon, İbnül Heysem’in optik çalışmalarını geliştirdiğinde;
7 II. Frederic ve El Kamil el sıkıştığında;
8 Amerika kıtası; Güneş sistemi; Klasik Yunan ve Roma dünyası keşfedildiğinde bitmiştir.

Michelet, Rönesans’ın ortaya çıkış sürecini değerlendirirken, ironik bir ifadeyle sonucu belirler: “Nüfus katibi isterse ölüm tarihini, debdebeli cenaze alaylarının cesedi toprağa bıraktığı gün olarak kaydetsin. Tarihçi bu ölüme ihtiyarın verimli çalışmasını kaydettiği günün tarihini koyar. Bir kütüphaneye giriniz, Mabillon’un Acta Sanatorum’unu, … binlerce ermişin tarihini içine alan bu büyük kitabı isteyiniz. Her şey XII. yüzyılda biter.” Kitap, Kilise’nin taassubunu temsil eden bir mistisizm başyapıtıdır. (6)
Ancak XII. yüzyıldan XVI. yüzyıla ulaşmak insanoğlu için hiç de kolay olmamıştır. Hürriyeti temsil eden gelişmeler ve hürriyeti yok eden eylemler iç içedir. Bu yüzden, Ortaçağ’dan Rönesans’a geçiş dönemi, paradoksal bir görünüm arz eder. “Ortaçağ’ın zulmü hürriyetle başladı. Esasen her şey hürriyetle başlar.” Sonuçta dini otorite ve siyasi otorite ortak baskı rejimleri kurar; kavramlar dini ve siyasi manevra ve entrikaların içinde gerçek ve saf anlamlarını kaybeder. Dolayısıyla meydana gelen lingustik manipülasyon sonucunda kavram karmaşası yaşanır. Tarihi ve coğrafi bağlamda, kültürlerarası iletişim, mübalağalı, akademik ve evrensel teyitten uzak sübjektif yorumlarla değerini kaybetti. Tabiattan uzaklaşıldı. Elyazmaları yakıldı, kütüphaneler yok edildi. Söz konusu Modernizm’in öncüleri, serbest, rasyonalist, tabiatla özdeşleşmiş bir zihniyeti biçimlendirmiş ancak bu zihniyet topluma mal olmamış, temsilcileri “büyük yalnızlıkların kahramanı” olarak kalmışlardır.
Michelet, kitabının Rönesansın manası ve önemi başlıklı ilk bölümünü şöyle tamamlar: “Yeter derecede söylenmemiş olan bir şeyi açıkça söyleyelim, Fransız İnkılâbı formüllerini felsefe ilmiyle yazılı bulmuştur… O büyük bir iradenin kahramanın hamlesi olmuştur.”
XIX. yüzyılın büyüklüğünü yapan, kolektif kuvvetlerine çok güvenen nesiller, insan nev’inin kuvvet aldığı canlı kaynağı, yalnız kendisinin dünyadan daha fazla bir varlık olduğunu hisseden ve kurtuluşu için komşudan ödünç yardım beklemeyen, ruh kaynağını görmeye geliniz. XVI. yüzyıl bir kahramandır. (7)
Rönesans, Postmodern Fotoğraf Sanatı için bir ilham kaynağıdır. Hatta bu durum, bazı fotoğrafçıların şahsında bir temsil sorunu haline gelmiştir. Örneğin:
Abelardo Morell (1948, Havana), Küba kökenli bir A.B.D. vatandaşı olan Morell, 1977’de Bowdoin College’i bitirmiş, Yale Üniversitesi’nde Görsel Sanatlar Yüksek Lisansı yapmış (1981), 1997 yılında Bowdoin College tarafından kendisine güzel sanatlar fahri doktorası verilmiştir. Bu münasebetle yaptığı konuşmada, henüz ondört yaşında iken, ailesiyle birlikte A.B.D.’ne yerleştiğini, o zamanlar İngilizce bilmediğini, bu nedenle etrafını yoğun bir şekilde seyrettiğini ve bu yolla tanımaya çalıştığını belirtmiştir. Daha sonra okul döneminde fotoğrafın kendisine “bir ses, bir çılgınlık, başlangıçta ayarsız bir ses de olsa bir ses” verdiğini söyler. “Nihayet resimlere saçma ve yabancılaşma ile neşe ve eğlence gibi bastırılmış duygularını katabildim.”(8)
Retrospektif niteliğinde Abelardo Morell (2005), Camera Obscura (2004), A Book of Books (Bir Kitaplar Kitabı) (2002), Alice’s Adventures in Wonderland (Alis’in Harikalar Diyarındaki Maceraları) (1998), Face to Face (Yüzyüze) (1998) gibi albümleri yayınlanmıştır. En sonuncuları, Lacoch Abbey, Fox Talbot Müzesi’ndeki Abelardo Morell: Through the Camera’s Eye (Kamera-Göz Dolayısıyla) adlı kişisel sergi ve Londra, Michael Hoppen Galerisi ile Trento ve Rovereto Modern ve Çağdaş Sanat Müzesi’ndeki grup sergileridir. Morell, halen, sanatçı olarak faaliyetinin yanı sıra Massachusetts Sanat ve Tasarım Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Çok genç yaşlarından itibaren fotoğraf çeken Morell, 1970’lerden bu yana gittikçe daha sofistike bir klasik siyah-beyaz estetiğe sahiptir. Çalışmalarının ana başlıklarından bazıları: Çocukluk, Fotoğramlar/Cam levhalar, Para, Müzeler, Tiyatro, Alis Harikalar Diyarında, Kitaplar ve Camera Obscura…
Yorumları, beklenmedik sürprizler ve esprilerle donatılmıştır. Çok bilinen –bilindiği sanılan- yerler, nesneler, ortamlar, konular, bir keşif serüveninin nedeni haline geliverir. Örneğin, kulisler, kendi wunderkammer’ine dönüşebilir ya da bir dekor trompe-l’oeil (göz yanılması) etkisi yaratabilir. Müzelerden fragmanlarda, resmedilmiş figürler, fantastik bir animasyonun oyuncuları haline gelir. Kütüphanelerdeki kitaplar, yakın plan çekimlerde, okumanın değil, seyretmenin nesnesi olurlar. İllüzyonlar ortaya çıkar. Bir lügat, bir piramiti, güneş sistemi illüstrasyonu ile bir kitap, bilim-kurgusal bir yıldız kapısını çağrıştırır. Morell, form-kitapların temsil ettiği, bir “Kitap”ı tanımlamaktadır. Söz konusu ideal kitabın tanımlanması sürecine röprodüksiyon çekimleri de dahildir. Bunlar ironik ve durağanlığa karşı gelen kombinasyonlardır. Böylece, Morell, kitap-kosmosda kimliğini bulur. Bunu, kitaplarla olan ilişkisi sağlar. O, bir okuyucu değildir, o kitapların seyircisidir, fotoğraflarını çeken, bir fotoğrafçıdır. Bir röprodüksiyon ustasıdır. Sanat Tarihi’ne ve Fotoğraf Tarihi’ne candan bir bağlılık hissedilmektedir. Aynı zamanda rutin bir fotoğraf tekniği olan röprodüksiyon, Morell’in şahsında felsefi bir yönteme dönüşmüştür. Bu yüzden, her bir fotoğrafı, Fotoğraf Nedir? Sorusuna cevap arayan klasik edalı bir diyalog yapısındadır.

Camera Obscura serisine – sürekli bir projedir- gelirsek:
Sanatçı, 1991 yılında bir Ampul fotoğrafı çeker (soldaki fotoğraf). Bu Camera Obscura’nın yapısını, işleyişini, mantığını ve prensiplerini açıklayan, Fotoğraf ile ilgisini kuran, poetikasında dönüm noktası bir görüntüdür. Dolayısıyla, perspektifin yüzyıllara yayılan tanımlama ve uygulama süreci fotografik boyutta tanımlanmıştır. Morell, aynı seri içinde, bulunduğu mekanları camera obscura haline getirerek çalışmaya başlar. Böylece, dış dünyanın görüntüsü iç mekanın görünümünün üzerinde yansır. Morell, üç ayağı üzerinde monte ettiği makinasında, saatlerce pozlama yaparak bu fotoğrafları çeker. Mekan, başlangıçta Quincy’deki evi ve yakın çevresi iken, New York gibi metropollerdeki odalarda çekim yapmaya başlar. Avrupa’ya açılır. Rönesans’ın beşiği Floransa’da, Roma’da, Venedik’te… Camera obscura dizisini zenginleştirir. Zamanla siyah-beyazların yanı sıra renkliler de görünmeye başlar. Sanki Giovanni Battista della Porta, Abelardo Morell’in alter-egosudur.
Camera Obscura’sının fantazmagorik mekanında, içerisi ve dışarısı birleşmekte ve meydana gelen surimpression, bir başka camera obscura ile, fotoğraf makinasıyla saptanmaktadır. Sözkonusu surimpression yalnızca uzayı değil zamanı da kapsamaktadır. XVI. yüzyıl ve günümüzü, Rönesans ve Postmodernizm çağını! Dışarısı, içerinin üzerinde parlarken, geçmiş, şimdide dirilmektedir. Morell’in 8 saatlik poz süresinde, başlangıçların ve sonuçların değil, sürecin ve evrimin temsiline ulaşılır. Bu Rönesans’ın mantığıdır. Orijinalin, klasik kökenlerinden yeniden doğuşu!

Giovanni Battista Della Porta (1535-1615), Rönesans’ın en renkli simalarından biridir. Matematik, ziraat, astronomi, hidrolik, meteoroloji, tiyatro, müzik, felsefe, farmakoloji, simya, esoterik, optik v.b. gibi çok geniş bir ilgi ve çalışma alanı vardır. Avrupa’nın ilk kişisel müzelerinden birine sahiptir ve ilk bilim akademilerinden birinin –Academia Secretorum Naturae (Tabiatın Sırları Akademisi)- kurucusudur. Gerek akademisinin faaliyeti, gerekse camera obscura gösterilerinden dolayı zaman zaman Engizisyon’un takibatına ve baskısına uğramıştır.
Diğer yapıtlarının yanı sıra, ünlü Magia Naturalis (Tabiatın Sihri) adlı kitabının ilk baskısı 1558’de, Latince, Napoli’de yapılmış, birçok dilde çok sayıda baskısı yapılmıştır. Günümüzde dahi ilgiyle okunan bir yapıttır. 1589 tarihli yine Napoli’de basılan, genişletilmiş şekli yirmi kitaptan meydana gelmektedir. Kitabın İngilizce baskısı (Natural Magic), Londra’da 1658 tarihinde yapılmıştır. 1589 versiyonu Magia Naturalis’in XVII. Kitabının, VI. Bölümü, optik konusunu işlemektedir. Camera Obscura’nın yapısını, işleyişini ve işlevlerini tanımlar.
Bulunduğu mekanı tamamen ışıktan yalıtarak, bir camera obscuraya dönüştürmekte, dışardan sızan ışık ışınları, convex (dışbükey) mercek ve konkav (içbükey)aynadan yansıyarak net ve düz bir şekilde dışarının mükemmel bir görüntüsünü oluşturmaktadır. Beyaz duvarlara ya da ekranlara düşürülen bu projeksiyon tabiatın sihridir. Ama projelendirilen, tekniği ve yöntemi belirli, yinelenilebilir bir sihir! Optik mimesis! Della Porta, “insanın ya da başka herhangi bir şeyin resmini yapamıyorsun, bu aracı kullanarak yapabilirsin”; “Karanlık odada, beyaz perde üzerinde, av sahneleri, ziyafet sofraları, düşman orduları, oyunlar ve arzu edilebilecek her şey, sanki karşımızda cereyan ediyormuşçasına, net ve bir şekilde görülebilir”; aynı koşullarda, “güneş tutulmasını görebilirsin.”(9) Simülatif, piktorial, teatral, sinematografik, astronomik işlevli görüntü üretimi, della Porta tarafından ihtişamlı mise-en-scéneler eşliğinde gerçekleştirilmiştir.
Fotoğraf bir bilim midir? Fotoğraf bir sanat mıdır? Hem bilimdir, hem sanattır! Bu kimlik sorunsalı, aslında bir Rönesans esprisidir. Fotoğraf, gerçekten Modern bir faaliyettir. Morell, bu nedenle, Postmodernizm aleminde bir neo-modernisttir.
Ahmet Selim Sabuncu (1962, Ankara), Türk fotoğrafının günümüzdeki temsilcilerinden biridir. Gazi Üniversitesi Fizik Bölümü’nü bitirdi (1986), 1982 yılında AFSAD bünyesinde fotoğrafa yoğunlaştı, 1995’de Fotoğraf Sanatı Kurumu’nun kurucuları arasında yer aldı. AFSAD’da ve Bilkent Üniversitesi’nde fotoğraf dersleri verdi. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nda, fotoğrafçı, yönetici, yönetmen ve programcı olarak çalıştı. Halen bu kurum elemanı olarak devam etmektedir. 1983 yılından bu yana, ulusal ve uluslararası birçok sergide yer almıştır.(10) 1997’deki Camera Obscura başlıklı kişisel sergi önemli bir dönüm noktasıdır. Poetikasını panoramik, silindirik gibi varyasyonlarla zenginleştirdiği pinhole estetiği üzerine temellendirmiştir. Görüntüler siyah-beyaz, renkli –renklendirilmiş, monochrome- sepia’dır. Yurtiçinde ve yurtdışında fotoğraf çekmektedir. İnsandan arınmış kent peysajları –bazen arkeolojik, antik, tarihi ortamlar- özellikle etkileyicidir. Gerek çekim açıları, gerekse primitif camera obscurası / fotoğraf makinasının teknik özellikleri dolayısıyla,blur, bozunmuş bir vizyon yaratılmıştır. Bu orijinal vizyon, sepia sembolizmi nedeniyle ve mekan seçimleri dolayısıyla bir zaman değişkeni haline gelir. Fotoğraflar boyunca bazen tanıdık binalar dolayısıyla nostalji koordinatlarında bir geçmişte dolaştığımızı sanırız ama giderek zamanın bu kipi de –geçmiş- kaybolur. Atgetvari melankoliyle donatılmış bu fotoğraflar, zamanı değil zamansızlığı temsil etmektedir. Kaosun zamandan yoksunluğunu!
IX. yüzyılda, XI. yüzyılda, XV. yüzyılda, XVI. yüzyılda, XIX. yüzyılda, sonrasında… ve gelecekte! Bütün fotoğraf makinaları, aslında birer camera obscuradır. Arketipik kökenlere sadık kalınmıştır ama anarşist bir ruhla! Camera Obscura, mükemmel gözlem, mükemmel görüntü üretimi, mükemmel görüntü kaydı için tasarlanmış ve programlanmıştır. Oysa Sabuncu sübjektif, distorsiyona uğramış bir bakışa sahiptir. Bir Rönesans kahramanı gibi merak ve heyecanla aracın olanaklılığını ve aracıyla gerçeği araştırmaktadır. Ama bu kahraman XVI. yüzyıl Rönesans’ının idealizminin kahramanı değildir. Michelet’nin sözünü ettiği, Ortaçağ’ın agonisi sürecinde, ideale ulaşmak için çaba sarf eden, henüz sonuçsuz, münferit çabaların, bireysel devrimlerin belirsizliklerin savaşçısına yani günümüzün yabancısına tekabül etmektedir. Fotoğrafçı’nın fazileti, sisteme karşı eleştirel –endüstri, teknoloji ve modernist ideolojinin birbirinden zaten ayrıştığı çağımızda- alternatif duruşudur. Sabuncu, fotoğraf endüstrisi ve fotoğraf teknolojisinin dışında Camera Obscura prensibini muhafaza ederek orijinali yaratmıştır. O da, postmodern uzlaşmaların ötesinde bir neo-modernisttir.
Epilog.Curriculum vitae. Miras; bilginin sınırı ve sonsuzluğu olduğunu ihsas ettikleri üç kitap kaldı: Ricardo Huch’un Romantizm’i, Jules Mİchelet’nin Rönesans’ı, Jacob Burckhardt’ın İtalya’da Rönesans Kültürü. Kehanet; bilginin sınırı ve sonsuzluğu olduğunu sandığım üç kitabım oldu: Walter Benjamin’in Fotoğrafın Kısa Tarihçesi, Roland Barthes’ın Camera Lucida’sı, John Szarkovski’nin Looking at Photography. İstikbal; Carpe Diem! Keep Walking! Epilog.
1. Benjamin,Walter,Fotoğrafın Kısa Tarihçesi, Çev.Ali Cengizkan,YGS Yayınları, 2001 s.5
2. Chastel, Andre,Le mythe de la renaissance, Skira, Geneve, 1969,s.90
3. Michelet, Jules,Rönesans,Çev.Kazım Berker, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul,1989,s.71-73
4. Burckhardt, Jacob, İtalya'da Rönesans Kültürü, Çev.Prof.Dr.Bekir Sıtkı Baykal, Ankara.1977,S.215-223
5. Michelet, agy,s.4
6. agy, s,6
7. agy, s.10
8. Abelardo Morell Official Website
9. Natural Magick Official Website
10. pinhole.photo com
Prof. Dr. Simber Atay ESKİER
FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :
Simber Atay Eskier : Aydibi Üniteleri : Fotoğrafı Düşünüyorum, Gözlerim Kapalı
Simber Atay Eskier : Sanat Mesenliği ve Fotoğraf Sanatı
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.