Bookmark and Share
Ana Sayfa - Main Page > HAZİRAN 2009 SAYISI - JUNE 2009 ISSUE > Sıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin Bodrum
Sıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin Bodrum

 

Sıtkı Kösemen’in ofisine biraz erken gitmeme rağmen, beni içeride bekletmeyip hemen odasına kabul etti ve hızla işlerini toparlamaya çalıştı. Sürekli  kusura bakma diyordu, oysa ben izin alarak, kütüphanesindeki ve masasındaki kitapları düzenlerini bozmadan incelerken  (çok  iyi bilirim ki, mimarlar düzenlerinin bozulmasından hiç hoşlanmazlar), kişiliğini yansıtan küçük detayları, meslek kitapları tercihleri, kalem tercihlerini bile incelerken, son derece memnundum hayatımdan J. Adaçayı eşliğinde başladı sohbetimiz.... 



Şebnem Aykol: Başlayalım mı Sıtkı Bey? Sıtkı Kösemen kimdir, bize biraz kendinizi tanıtır mısınız?

 

Sıtkı Kösemen: Hahahahahahah…

 

Ş.A: Tamam, klasik bir başlangıç oldu farkındayım J

 

S.K: Ay nasıl, ha ha ha… Çok sevdiğimiz bir insandır J. Fotoğraf merakım nereden başladı oradan anlatmaya başlayayım isterseniz…

 

Ş.A: Yok, yok bu bir sonraki sorum, öncelikle sizi tanımak istiyoruz. (Sıtkı bey ser verip sır vermeyecek gibi görünüyor)

 

S.K: Benim babam mühendisti ve inşaatçıydı. Dolayısıyla, mimari bir çevrede yetiştim ve sonra da severek ODTÜ Mimarlık’a girdim. ODTÜ Mimarlık’tan sonra, direkt toplu konut işlerinin içine daldım. Ben 1978 mezunuyum, mimarlıkta büyük projelerle uğraştık, ama büyük proje dediğim bugünün büyük projeleri değil bunlar, bahsettiğim 1978 yıllarında ilk toplu konut projelerdir. Yani eskiden 78 döneminde filan, İstanbul’da 1-2 yer haricinde, bir sosyal konut, site yapımı yani organize bir toplu konut yapımı yoktu. İstanbul’da bunun sadece 1-2 örneği vardı; Emlak Bankası Ataköy gibi, Ankara Bahçelievler’de Emek Mahallesi gibi…Ve tam benim mezun olduğum dönemde -öyle bir döneme denk geldim- ve belki de sonradan beni memnun etmeyecek bir işe, toplu konut işine dalmış oldum. Orada uzun yıllar, toplu konut projeleri üzerine çalıştım. Ancak o zamanki toplu konut furyasının, benim mimariye bakışımı çok etkileyip, değiştirdiğine de inanıyorum.


 

Bu mimarlık işleri haricinde de en büyük sevdam fotoğraftı. Belki fotoğrafın öne çıkması bu toplu konut projeleri yüzündendi. Zaten mimarlık mesleği bir takım fact yani gerçeklerle çok bağlantılı  birşeydir, mimarlığı bir çizgi olarak görüyorum, güzel sanatlarla fen arasındaki geçiş çizgidir. Önemli bir yeri var mimarlığın. Çünkü bir taraftan baktığınızda, mimarlık aslında bugünün çağdaş sanatta yapılan enstalasyonlar var ya, mimarlık da yapılabilecek en büyük ve en uzun süreli enstalasyonlardan biridir. Nedir bu enstalasyon? Bir ev yapıyorsunuz, insanlar içinde oturuyorlar, çocuk doğuruyorlar, yemek yiyorlar, uyuyorlar yani bir oyun gibi, enstalasyon gibi birşey kurguluyorsunuz, bir gözle baktığınızda durum böyle. Diğer bir gözle baktığınızda ise bu dünyanın para, ekonomi denilen gerçekleri ile birebir ilişkili bir süreç de aynı zamanda. Ne kadar ekmek, o kadar para derler ya, mimarlık da öyle. Ve hayat, yaşanan hayat mimarlıkla  dolaylı olarak çok bağlantılı bir şey… Bugün bir çok yerde bunu gözlemleyebiliriz İstanbul’da, özellikle İstanbul’da. Yakınlarda  Ege’de bir fotoğraflar çektim, köyleri dolaştım. Gerçekten de şok geçirdim, nedir bu ruh, bir yok etme çabası içinde bütün toplumumuz. Eskiden  Ege’nin en güzel köylerinden  olan Tire,Tire’den sonra Aydın’ın türlü köylerine gittik. Eski değerlerin korunması, hayat şeklini bir nebze olsun, bilinçli şekilde yönlendirmesi gibi hiçbir şey kalmamış oralarda. Koskoca köyde 7 katlı apartmanı dikmişler, oturuyorlar. Niye apartmanı dikiyorsun, niye? Bir sürü nedenleri var bunun. Dolayısıyla, mimarlığın  güzel sanatlar ve diğer bilimler arasındaki tam bir çizgi olduğuna inanırım. Benim dönemimde  mimarlık ve proje geliştirme işleri, proje yönetim işleri yaptık. O zamanlarda zaten, 78-80’ lerde kimse mimarlara önem bile vermiyordu.  Hoş şimdi biraz öne çıktı mimari değerler, ama maalesef biraz farklı çıkıyor. Türkiye’de öyle bir süreç yaşanmamış, Türkiye’de hiç bir şeyin arası yok anlatabiliyor muyum, bilmem. Şey gibi, çarşıdan bir ortalama fiyatta alabileceğiniz ayakkabılar var, ya da üç maaş verip de satın alacağınız Louis Vuitton, Gucci ayakkabılar var. Şimdi enterasan şekilde bunu da gözlemliyorum, Gucci giyen diyor ki Zaha Hadid evimi yapsın, Richard Meier yaparsa daha iyi olur gibi, arasında uçurum olan değerler ve boşluklar var.

 

Benim anlattığım o dönemlerde toplu konut üzerine yoğunlaştığımız için, ben hiç bir zaman yaratıcı bir mimarlık yapamadım. İşte belki o yüzden, belki de şuur altında oluşan bir şeydi.  Esas benim olgunlaşma dönemlerimde yaratıcı mimarlık yapamadım. Hasbelkader o yöne sürüklendim…


 

Ş.A: Akış öyle gitti yani…

 

S.K: Evet, akış öyle gitti... Dolayısıyla yapılan projeler de 1000 konut, 200 konutluk projelerdi. Belki de o harala gürelenin içinde mimarlıktaki bastırılmış yaratıcılık dürtümü, fotoğrafta buldum diyebilirim. Fotoğraf çok hoşuma giden birşey… Fotoğrafçı lafından da hiç hoşlanmıyorum çünkü başka bir terim gerekiyor. Fotoğrafı ben başka bir manada kullanmak istiyorum, projelerde, Bodrum’da olduğu gibi… Aslında bu Bodrum kitabında benim yaptığım, sosyolojik inceleme gibi bir şey. Ama burada yaptığım projede fotoğraf bir araç, işin zanaat tarafını geçmek lazım…



Ş.A:
1974’te ODTÜ ‘de önce hocanız, sonrasında arkadaşınız olan Paul Mc Millen’ın verdiği “Visual Media Workshop” dersinden ve bu dersle birlikte fotoğrafın ve videonun içinde olan tasarım teorisini öğrendiğinizden bahsetmişsiniz. Sizin için fotoğrafla daha da yakınlaştığınız yeni bir başlangıç  bu noktada da mı oldu? Biraz bu dersin içeriğinden bahsedebilir misiniz? Bu özellikle önemsediğim bir soru, zira benim 1989’da, ITÜ Mimarlık’tan mezun olduğum dönemde bile  bu ve benzeri bir ders yoktu. Ve şu anda ünivesiteye gittiğimde fotoğraf ve filmin mimarlık eğitimi ile entegre olduğunu görüyorum. 1974’ lerden bahsettiğimize göre  hayli öngörülü bir ders alma şansınız olmuş….

 

S.K: Paul Mc Millen 1974’ten beri tanıdığım hem hocam, hem arkadaşım oldu. Şu anda da en önemli arkadaşlarımdan biridir. Ortak konuştuğumuz fotoğraf üzerine, video üzerine, tasarım üzerine pek çok lisanda anlaşabiliyoruz. Onun için, 1974 yılında ODTÜ’de, Paul Mc Millen’ın karakterinin de, kimliğinin de, derslerinin de etkisi vardır ama ben daha evvelden, ortaokul 2’ den beri, fotoğraf çekiyorum. Çok sevdiğim birşey, neden bilmiyorum. Ortaokul 2’ de benim Gündüz Kayra diye bir arkadaşım vardı, o da iyi fotoğraf çeker, şimdi Bodrum’da yaşıyor. Biz o yaşta Ayrancı’da otururduk , Güvenevler’de, Gündüz’le beraber nasıl bir aşksa, tutkuysa, Cumartesi günleri 11 de filan belediye otobüsüne binerdik, o zamanlar Ankara’da Ulus’ta iki tane fotoğrafçı vardı, bir takım Doğu Alman malları, Zeiss…


 

Ş.A: Zenit’ler?

 

S.K: Tabii Zenitler’de vardı ama biz orada olan Almanlar’a hayrandık. Giderdik vitrinlere bakardık, içerde bakınırdık…Sonra bir gidişimizde developer, banyo filan aldık. Sonrasında ikimizde babalara yalvararak agrandizörler falan filan, müthiş bir meraktı anlayacağın…


 

Ş.A: O yaşta kendi baskınızı da yapıyordunuz yani?

 

S.K: Tabii ki. İlk baskıyı ortaokul 2‘ de Gündüz’le beraber şeyde basmıştık, agrandizör yoktu, o dükkandan banyoları almıştık. Bir de artık  9x13 kartmıdır nedir, negatifi slayt makinası içine koyduk, slayt makinasına bir poz verdik, tabii slayt makinası çok kuvvetli (kahkahalar...) kart simsiyah çıktı. Ama slayt makinasında şey yapmaya da imkan yok, kart küçücük, tek adamın gözü çıkıyor filan. Ne bileyim ben, kimya deneyi gibi…

 

ODTÜ’de benim için en önemli şeylerden biri nedir, sanata meraklıydım ben. Bir  anda tabii, Paul Mc Millen gibi New York’tan gelmiş, işte tasarım falan filan  ve renkli bir karakteri olan birinden bir ders almak müthiş hoşuma gitti benim. Çünkü düşünsenize liseden çıkmışsın, birinci sınıfa girmişsiniz…Hiç unutmuyorum, kolejden böyle çok çalışkan olan kızlar vardı, ODTÜ’ye girdiğimizde o aynı kızları parka giyerek, arkadaşlar silahlanalım, sloganları atarken gördüm. Öyle bir ortamda, 1974 yılından bahsediyoruz, Paul gibi biri, Amerika’dan gelmiş, tasarımın, insanın renkleri ile donanmış biri ile tanışmak müthiş keyif verdi ve onunla bir sürü projeler yapmaya başladık. Paul Mc Millen ile bizim  Design Theory‘ de bir projemiz vardı mesela; Paul’un ofisi olan odanın sol tarafındaki duvardan 90 cm. yüksekten yukarı çıkıyorduk ve ODTÜ Mimarlık Fakültesi’ni düşünün, büyük bir yerdir orası, bir altın bant, bütün köşeleri dönerek gidiyor gidiyor, bütün köşeleri döndükten sonra sağ köşesine geliyor. Biz bu bantı yapmaya başladık, 2. gününde Dekanlık veya Rektörlük’ ten durdurdular ne oluyor diye… Böyle kasılmış ortamlarda Paul gibi birini görmek çok güzeldi. Paul’den ders alan diğer arkadaşlar da vardı, Nazif Topçuoğlu mesela…


 

Ş.A: Zorunlu ders miydi, yoksa seçmeli mi?

 

S.K: Elektif dersti, kendiniz seçiyordunuz. Dolayısıyla çok hoşumuza gitti, sonra video çektik. Daha o zamanlar Hacettepe Üniversitesi’nin yer aldığı Hacettepe Kampüsü’nün bir takım gecekondu bölgelerini yıkarak genişleme durumu vardı. O zamanki gecekondu dediğimiz gecekondu değil de aslında Ankara’da tarihi kalenin uzantılarıydı. Oraları kayıt edebilmek, herşey aslında mimari ile alakalı şeyler bunlar, fotoğraf veya videoyu ayrı görmemek lazım… Şimdi mimaride 3D, video var; bir sürü mimar projesini video olarak sunuyor biliyorsun… Mesela o Hacettepe’nin genişlemesi ile yıkılacak, eski Ankara dokusunu kaydetmemiz önemliydi. O bant ne oldu şimdi acaba? Duruyorsa paylaşmak lazım, açık olmak lazım...


 

 

Ş.A: Konu videoya gelmişken, mimarlık ve fotoğrafçılığın yanısı sıra video projeleri üstünde  de çalıştığınızı  biliyoruz. Bilgi Üniversitesi için de Kuştepeli gençlerle ilgili bir belgeselinizin var oldugunu okudum, bu belgesel ile ilgili kısa bir bilgi alabilir miyiz?


S.K:
Mimarlık ve fotoğrafın yanında, video dedin ya… Bence öyle değil, hepsi o kadar içiçe bağlantılı şeyler ki,  demin anlattığım gibi. Aa ben fotoğrafçıyım, ben video çekmem diye birşey yok.


 

Ş.A: Sonuçta hepsi kendini ifade etmek değil mi ?

 

S.K: Kendini ifade etmek, biliyorsun işte... Nuri Bilge Ceylan en iyi örneklerinden biridir. Keşke benim de o kadar çok vaktim olsaydı, çok çok beğendim. En güzel film ‘Üç Maymun’, nefis...

 

Ş.A: Bilgi Üniversitesi’ndeki belgesel çalışmasında ünivesiteden öğrencilerle mi çalıştınız, yoksa bireysel bir çalışma mıydı?


S.K:
Bilgi Üniversitesi’nde iki üç öğrenci ile beraber workshop yaptık, yanlış hatırlamıyorsam onların master teziydi. Birşeyler yapalım, video çekelim dediler. Sonra onların aklındaki şöyle bir şeydi; Bilgi Üniversitesi burada, kız öğrenciler filan arabalarıyla geliyorlar, onun yanında bir çingene yerleşimi var, bunu video-fotoğrafla nasıl anlatalım diye konuştuk. Sonra dediler ki, yemek yenilen bir yerin lokanta ya da büfenin orada bir grup çocukla tanışmışlar, çok iyi dans ediyorlarmış. Bir gün buluşup gittik, bunların evinde bir dans sahnesi çekelim dedik. Çünkü çocukların da hikayesi değişik… Bilgi Üniversitesi’nin yanlarına gelmesi, toplumun küreselleşmesi ile toplumda oluşan acaiplikler var. Dar gelirli bir çingene ailenin çocuğu Türkçe rap söylüyor, Yani Türkçe rap… Rap nedir, niye rap var falan filan…Türkçe rap, dans edenler de çingene çocukları, kendilerine de “Sokak Savaşçıları” ismini koymuşlar grup olarak, rap yapıyorlar, onları çekmiştik…Beraber workshop yaptık, ben çektim, çocukları evde böyle dans edecekler şeklinde yönlendirerek ben çektim.


 

Ş.A: Gerçi bütünleşen ve birlikte işleyen şeyler diye az önce bahsi geçti ama mimarlık ile  fotoğraf arasında nasıl bir denge kurduğunuza tekrar gelirsek

 

S.K: Evet… az önce konuştuk birbiri ile bağlantılı şeyler… Bence mimarlıkta da, tasarımcılarda da vardır, herşeyde. Mesela, 80’lerde meşhur tasarımcı Azzedine Alaia vardı, bir takım dergilerde mesela yemek tarifi de yapıyor… Mimarlık o kadar bütün şeylerin üstünde birşey ki, iyi mimar olmak için, bir kere iyi yaşamayı bilmen lazım -ki insanlara bunu tanımlayabilesin…


 

Ş.A: Aslında oldukça birbirinden farklı iş disiplinleri ve birbirinden zaman çalan işler hepsi.  Neden bu kadar şeye katlandınız, bu yoğunluktan zevk alıyor musunuz?

 

S.K: Müthiş. Bir şekilde, kendimi kolay şekilde ifade etmenin bir yolu.

 

Ş.A:Çok da kolay değil aslında…Mimarlığın pratiği, fotoğraf ve görsel hazırlama, demin tanımladığınız iyi hayatı  takip edebilme, hepsi bir  arada işleyen şeyler…

 

S.K: Ama işte fotoğrafın bir  şeyi vardır. Bilir misin William Egglestone; ağır bir fotoğrafçıdır, Amerikalı, bilmek lazım. Onun bir lafı vardır… Dur bakayım nasıldı; biri ile bilmediğim bir yere gideyim elimde bir kamera olsun yeter…Yani o işte, tuhaf bir zevk, tam tanımlayamadığım…

 

William Egglestone, Amerika’nın yaşlanmasına rağmen contemporary-çağdaş fotoğrafını sürükleyen önderlerinden biridir. Amerikan toplumunun bu acaipliklerini anlatan biridir. Bir “Murder” serisi vardır, bir “Cadillac” serileri vardır, “Cadillac” serileri sadece zencilerle ilgilidir. “Evler” vardır, Amerika’daki evlerin acaiplikleri, bakmak ve incelemek gerekir. Film de çekmiştir. Amerika’nın nasıl acaip bir kültür olduğunu gösterir; çoğu snap shot gibi resimler, ancak kalite her zaman korunmuş…

 

Nerde kalmıştık? Tamam, bu adamın dediği gibi bir yere gidiyor olayım, seyahat etmek de çok güzel bir şey, seyahat etmeyi de çok sevdiğim için, görmediğim bir yere gideyim. Oradaki ilk gözlemlerimi kaydedebileyim…Bende yavaş yavaş şey oluştu, ilk gördüğüm bir yerde böyle şuur altında o izlenimleri kaydetme endişesi oluştu, alışkanlık dediğim o, fotoğraf çekme ve kaydetme alışkanlığı. Hatta eşim bazen yeter artık bırak şu kamerayı der. İşte hikaye o kadar basit J.


 

Ş.A: “Fotoğraf”ta önemli olan nedir sizce? Bir fotoğrafın düşündürdüğü mü, estetikliği mi, varması gereken hedefi mi önemlidir sizce?

 

S.K: Aslında üçü de önemli. Şeyin önemli olmadığını ben her zaman savunuyorum, gençlerle filan konuşurken, en çok tavsiye ettiğim şey fotoğrafın o craftwork tarafından yani zanaat tarafından her zaman kaçınmak lazım. O olması gereken birşey zaten  yani fundemantal şeyler, ışığı yakaladım, bilmem neyi yakaladım falan gibi bir sürü örneklerini görmek mümkün bunların, özellikle Türkiye’de. Tecrübe edinmiş portfolyolarda da bunu görmek mümkün, ışığı kaydetmek, ışıktaki mükemmellik falan filan; bunlar zaten olması gereken şeyler... Biraz şey gibi, nasıl desem; çok kaliteli boyayla iyi  resim yapamazsın. Mühim olan ne yapmak istiyorsun, neyi anlatacaksın, odur. Zorun ne, niye çekiyorsun bu resmi, mühim olan bu. Öbür türlü sadece fotoğrafın zanaat tarafında  ışığının perfect olması, mükemmelliğini yakalamak da o craftwork içinde kalıyor. Sonra... Bunun bir sürü örnekleri var, mesela ; hep böyle bir takım alışılmış bir geniş açı görüntüsü, kenarları karanlık, ortası hafifçe aydınlık, süper kontrastlı bir takım yaşlı insanlar, tamam da ne yapmış bu adamlar, ne kadar güzel yaşlanmış, bravo mu diyeceğiz? Veya aynı şekilde yine alışılmış geniş açı kadrajında eli ayağı çıplak hırpani çocuklar, e tamam...Tamam da hırpani durumdaki çocukta bile birşey anlatabilirsiniz, hepsi tekrar olduğu zaman olmuyor. Konuştuğum gençlere hep onu salık veriyorum. Hikayen ne, derdin ne onu anlat. Öyle düşündüğünüz zaman zaten bir çıkış noktası oluyor, ama tabii fotoğrafın o kadar çok yönü var ki, çok yönlü bir şey. Çok prestijli bir şekilde buzdolabı resmi eksperi  de olabilirisiniz, bizim reklam işlerinde o tür bir sürü iyi zanaatkarlar vardır, bir buzdolabını mükemmel bir şekilde görüntüleyebilrisiniz, o da bir beceri... Ama o benim tarafım değil. Benim tarafımda hoşlanmadığım bir laf ama... Contemporary art denilen, güncel sanat denilen şeyde fotoğrafın çok büyük bir yeri var artık. Yani bugün Art Basel’e gitseniz, Venedik Bienali’ne de gitseniz, göreceğiniz işlerin neredeyse %60’ı fotoğrafa dönüştü. Çünkü fotoğrafın ifade şekli, bizim o gerçeklik dediğimiz aynı fotoğraf makinasının mantığında çalışan gözlerimizle gördüğümüz şeyler. O gerçekliği kullanarak neler anlatabiliyorsunuz, çok mühim şey. Dolayısıyla bunu söyleyince şunu da ekleyeyim-bir de parantez içinde photoshop filan iğrenç birşeydir, bana göre; yapıştırmalardan bahsediyorum tabi.


 

En güncel sanat, ortamın en contemporary art, ortaya çıktığı en meşhur festivallerde, bienallerde filan güncel sanat ürünlerinden bir fotoğraf olmuştur. Çünkü, bahsettiğim gibi o gerçekliği kullanabiliyorsunuz. Ama onu kullanış maharetiniz size bağlı, gerçekliği kullanarak seçim de yapabilrisiniz. Cindy Sherman’ın resimlerini biliyorsunuz, o da öyle. Cindy Sherman kendisi bir oyun oynuyor, orada kendini o kadın, bu kadın, ezilmiş kadın derken birşeyler anlatıyor, size buna iyi örnek olarak şeyi verebilirim. 2003 yılında bu Platform’da Kadınlar Günü’nde bir sergi açtım.


 

Ş.A: Evet, biliyorum Mavi Gök.

 

S.K: Evet, Mavi Gök. Bir Rus fahişe.

 

Ş.A: Aslında en çok etkilendiğim çalışmanız da oydu. Hem anlatmak istediği, hem ifadesi, ismi bile vurucuydu…

 

S.K: Ben de çok beğendim ama açıldığı zamanda, tamamen gargaraya giden bir çalışma oldu. Keşke onu bir yerlerde bir daha göstersem… Tabii o ağır bir hikayeydi.

 

Ş.A: Daha sonra biz de Fotoritim’de yayınlasak?

 

Olur, memnuniyetle... Dediğim gibi hikayesi müthiş bir çalışma. Çünkü, oluyor da nasıl oluyor ?

 

Bir aralar mimarlıktan dolayı 1992 yılında Rusya’da çalıştım.1992, 1993, 1994 iyi bilirim oraları. Şöyle birşey yaşamışız farkında değiliz, ben 1992’de  gittiğimde orada şok geçirdim. Öyle bir ülke ki Türkiye, müthiş oradan baskı, buradan baskı. Biz neydi, Perestrokya ve Berlin Duvarı yıkılmadan önce, neydi yukarıda öcüler var, gitmeyin. Yok öyle birşey, orada insanlar var, ve tam tersi orası Tchaikovsky’nin, Chekhov’un memleketi. Orada var herşey, mimari...Sahilleri Rusya’nın harika, Yalta, Odessa, Gürcistan’ın Batum filan. Sonrasında anlıyor insan biz de neler oluyor diye. Orada insanların değerleri var.


 

Ş.A: Bastırılmışlıkların biriktirdiği bir potansiyel mi ?

 

S.K: Çok bastırılmak da değil ki, o kısa bir dönem. Bak, komünistlik ile Türkiye Cumhuriyeti aynı dönemdir. 1917’de Lenin devrim yapıyor, emperyalistler Osmanlı’yı parçalamak isterken, benim dibimde emperyalist koloniler kuracaklar diye bütün yardımı Atatürk’e yapıyor. Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde vagonlarla altın ve silah gelmiş Lenin’den Türkiye’ye. Atatürk kadar komünistlikleri bunların. Ama biz de daha sonra olan şey bu Osmanlı İmparatorluğu’nun mükemmelliği var ya, o zamana göre mükemmelik; tüm halkların birarada yaşaması Rum’un, Yahudi’nin, Hristiyan’in, Berberi’nin... Onlar işte bu emperyalistlerin baskısı ile Osmanlı’yı parçalamışlar, biz Kurtuluş Savaşı diyoruz ya o savaşa  aslında  İç Savaş dememiz lazım.  Dolayısıyla ondan sonra, sosyolojik olarak millet denilen şey, Osmanlı İmparatorluğu, onu çözmeye başladığın zaman zaten işte hayat şekli de çözülüyor, mimari de çözülüyor... İşte sonrasında niye böyle, İstanbul niye böyle. Hepsinin sebebi var, orada yaşayanlar gitmiş, başka bir grup hakim olmuş, onun zevkleri ve yaşam biçimleri yaşıyor. Orhan Pamuk’un dediği gibi; dünyada hiç böyle bir şehir, hiç böyle bir örnek yok. Orhan Pamuk ; neden hüzünlü bu İstanbul der İstanbul kitabında, neden hüzünlü? Hüzünlü olmasının tek sebebini de  düşmüş şehir olmasına bağlar. Anlatabiliyor muyum ?


 

Çok büyük bir şey geçirmiş bir yerde yaşıyoruz, maalesef Anadolu öyle. Bu nasıl korunurdu, korunamaz mıydı bir yorum yapmıyorum, ama o gözle baktığınızda bir sürü örnekler görüyorsunuz.  Bu düşüncelerin izlerini de fotoğrafa aktarmak  hergün etrafına o gözle bir baktığında, o kadar mümkün ki... Bu bir örnek, fotoğrafta, mimarlıkta, sosyolojik çalışmalarda...

 

Işte oluyorda nasıl oluyor, yine oraya döndük. Iki tane büyük gücü varken dünyanın, zangır zangır birbirlerinden korkarken, bir anda birinin içinin boş olduğu ortya çıkıyor, çöküyor. Ve o memleketin kadınları Türkiye gibi, diğer güçlere göre üçüncü dünya ülkesi sayılabilecek bir memlekete gelip fahişelik yapıyorlar. Evindeki çocuklara para yollamak zorunda kalıyorlar. O müthiş bir değişim, müthiş bir sosyolojik olay. Burada kadınlar gününde gösterdik, biliyor musun gerçek bir fahişeydi.


 

Ş.A: Fotoğraflarınızla neler anlatma çabası içindesiniz, belgelemekten en çok mutlu olduğunuz çalışma hangisi olmuştu  diye sormak istiyordum ama cevabımı aldım. Portfoy konu seçimlerinize baktığımızda ve siz bu kadar detaylı anlatınca, an yakalamaktan ziyade anlatım yakalamayı tercih ettiğinizi düşünüyorum. Bu konuda eklemek istediğiniz birşey var mı ?

 

S.K: Evet, Rus fahişe belgelemekten değil ama birşeyi öne çıkarmaktan mutlu olduğum bir çalışmaydı. Çünkü çekerken de enteresan şeyler oldu. Gerçekleri de görüyorsunuz bir yandan. 1992’de Rusya’da neler gördüm. Çok acaipti, Allah göstermesin yani. Bu kızı çekerken de, yapılan şey o kadar esir ticareti gibi birşey ki. Bir mamanın telefonunu bulduk, onu aradık, anlattık, bak böyle böyle, yok bir şey, fotoğraf çekeceğiz, ne alıyorlarsa verelim dedik. Yok öyle porno mu çekeceksiniz, yok öyle değil filan. Neyse, geldiler buraya 3 kız getirmişler. Bir baktık bir tanesi, nasıl ilgili, meğer edebiyat mezunuymuş. Memlekette iki çocuk, o işi yapıyor. İyi sen gel dedik, o anlar çok başka bir şey yaşanıyor.


 

Ş.A: Rusya’da gördüklerinize, size hissettirdiklerine gidip gelmeler mi oldu?

 

S.K: Tam öyle değil, buradakiler başka, oradakiler daha da başka. Ben erkek halimle birinin evine gitmeye korkarım, diğer tarafı da var.  Düşünsene, hiç tanımadığın birine alo, merhaba, iyi gel evine gidelim, ne yapacak?  Birebir yaşanan şeyler çok enterasan, düşündürücü…

 

Ş.A: 2000 tarihli “Olma Hali” isimli çalışmanız da çok ilgimi çekti.  Pek çoğu habersiz çekilen, sıradan kişilerin gündelik hayatlarının yer aldığı fotoğraflar olarak çalışılmış, okuduğuma göre fotoğraflandığını öğrenen kişiler sonradan galeriye üşüşmüş, modellerle ile ilgili sorun yaşadınız mı?

 

S.K: Yok canım, tam tersine hoşlarına gitti.

 

Ş.A:Şu an fotoğraf üzerine ne tür mesleki çalışmalar yapıyorsunuz?

 

S.K: Şimdi gençlerle ilgili bir proje üzerinde çalışıyorum. Türk Gençliği nereye gidiyor? Yok canım öyle değil de. Gençlerle ilgili yine röportajlar ve çekimler. Ama gençlerle çalışmak çok rahat, bundan evvel kadınlarla ilgili bir çalışma yapmıştım...


 

Ş.A: Günlükler mi?

 

S.K: Evet, günlükler. Bayılıyordum, gay olacaktım. Çok zor, ortaya çıkana dek ne kadar zor bir bilsen. Ne yapılacak, nerede görünecek, nerede basılacak? Yok kardeşim bir şey yapmayacağım, ben seni başarılı bir kadınsın diye çekiyorum, bir dakika sekreterim randevu versin, etsin bir şeyler. Derken aslında bunların hepsi şeyi gösteriyor; samimi bir toplum yok Türkiye’de. Herkes her şeyi gizli yapmak istiyor. Ama bir taraftan da tam tersi var. Bazı insanlarda ne bileyim ben, duş yaparken bile resimlerini çektirip, o sosyete dergilerinde çıkmak istiyorlar. Çok enteresan bir toplumda yaşıyoruz, çok enteresan. Kadınlar, yani günlükleri çekerken içimden söyleniyordum; bir Hafta Sonu ya da Hello dergisi muhabiri olsam, rica ederim buyrun diye bana yardımcı olurlardı.


 

Ş.A: Fotoğraf ve mesleğiniz ile ilgili geleceğe dair projelerinizden bahseder misiniz? Fotoğrafa ilişkin bir ütopyanız var mı ? Varsa bizimle paylaşır mısınız ?

 

S.K: Ütopya derken; hedef mi, “fantasy” mi?

 

Ş.A: Peki ben hem hedefi öğreneyim, hem de  “fantasy”yi  J

 

S.K: Vallahi bir tane şey projemiz var, inşallah çekeceğiz. Fantasy’i anlatayım desem, anlatamayız ki zaten J. Gelecekte ne çekeceksiniz dersen, dizilerle ilgili bir seri yapacağız. İsmi de “Öteki Zaman”. Şekil de dizi setlerinde, örneğin Kurtlar Vadisi ve benzeri dizilerde  öne çıkmış karakterler var ya, o öne çıkmış karakterlerle röportaj yapacağım. Öteki zaman dediğimiz o. Fazla dizi seyretmiyorum da, bilmiyorum şimdi kimler var, söyle bakayım kimler var?


 

Ş.A: Ben de bu konuda sizden farklı değilim, bilmiyorum J

 

S.K: O zaman uydurayım, diyelim ki Sarı Ahmet. Sarı Ahmet ne yapar, ne eder. Sarı Ahmet ne yer ne içer gibi...

 

Ş.A: Yine “Günlükler, Beyoğlu, Ben, Derin Bodrum” ile aynı formatta mı olacak?

 

S.K: Tabii, tabii. Röportajlar ve görüntülerle ilgili bir şey olacak ama bunda da gene dediğim gibi fotoğraf zanaatı önde değil bunda, bunda önemli olan sosyolojik bir şey. O bilmem ne reytingleri alan diziler var ya, onlar Türkiye’nin sosyolojik yapısını gösteriyor. Onu olmak istiyorlar, böyle diziler Brezilya’dan çıkma. Brezilya da sınıflar arası müthiş uçurumların olduğu bir yerdir. Eskiden köle Isaura vardı, biliyor musun?


 

Ş.A: Evet, çocukken duymuşluğum var J

 

S.K: Köle İsaura’nın başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Afedersin becerirler, hamile kalır, döverler, babası taciz eder falan filan. Bütün bu şeyler, toplumun kendi kendine yarattığı şeyler, toplumda bir kesim kendinden daha iyi birinin olduğunu görmek istiyor, anlatabiliyor muyum? Şey gibi, Hürriyet’in 3. sayfası vardır ya, ahhh ahhh, vahh vahhh... Aslında o insanların içindeki o hayvansal  var oluş dürtüsünü tetikleyen bir şey...


 

Ş.A: Derin Bodrum çalışmanıza gelecek olursak, Beyoğlu, Ben ve Derin Bodrum aynı format ile çalışılmış iki farklı proje. Neden Beyoğlu ve neden Bodrum, iki farklı mekanı farklı zamanlarda aynı format ile çektiniz, bu mekanların sizi kışkırtan ortak özellikleri mi var?

 

S.K: Önemli değişimler yaşamış olan iki önemli yerleşim yeri. Beyoğlu’nu anlatmaya gerek yok, biliyorsun Beyoğlu’nun tarihini. Bodrum da benim için öyle. Ben Bodrum’a ilk kez Süha Özkan ile beraber 1974’te birinci sınıftayken, Bodrum evlerinin rölövelerini çıkartmaya gitmiştim. Daha evvelden hiç görmemiştim, o zamanlarda Bodrum çok da fazla bilinmezdi. Bir anda aşık oldum çünkü orada da, Beyoğlu’nda da az da olsa var; o geçmişteki hayat korunuyordu. Geleneksel hayatı özlemek... Onun kaygısı da mimarlıktan, o eğitimden gelen birşey. Niye korunmuyor diye.


 

Ş.A: Kitabınızın ilk sayfasında Susan Sontag’ın Fotoğraf Üzerine isimli kitabından bir alıntı görüyoruz ; ‘Bir fotoğraf yalnızca bir görüntü (bir resmin görüntü olması gibi, gerçeğin bir yorumu değildir); aynı zamanda tıpkı bir ayak izi gibi ya da ölünün yüzünden alınan bir maske gibi gerçeğin bir izi, ondan dolaysız kopya edilmiş bir şeydir.’ Sizin bu çalışmada izini sürdüğünüz gerçeklik neydi ?

 

S.K: Yöresel imkanlarla yaşam ve toprağa gayrimenkul gözüyle bakmamak. Eskiden ben ilk tanıdığımda Bodrum öyleydi. Hala öyle bakmayanlar da var, en iyi örneklerden bir İtalya. İtlaya’da geçen sene bir İtalyan arkadaşımın Toskana’nın içinde X bir köyünde anneannesinin evine gittik. Gece köyde panayır vardı. Gece ne güzel deyip çıktık, niye var panayır; köşeyi döndük, köyde tarım makineleri fuarı varmış. Ama ben o arada o güne dek görmediğim makineleri gördüm. Patates toplayan, domates ayıklayan yeni tasarımlar, yuvarlak hatlı makineler etrafta. E öyle yaptığında zaten güzel yemek yiyebiliyorsun, hikaye budur. Eskiden de Bodrum’da (Derin Bodrum kitabının kapağındaki fotoğrafı gösteriyor Sıtkı Bey) şu lokanta vardı, şimdi yok oldu. Orada köylüsünün yaptığı bir balıktı, şimdi Bodrum’a gittiğinde balık yemeye korkuyoruz, adam başı 150 YTL veririz diye. Öyle bir çözülme içinde işte, aynı şey Beyoğlu için de geçerli tabi...

 

Ş.A: Kitabınızın tanıtım yazısında bu çalışmanızı, Bodrum Yarımadası’nı rastgele, ama ne aradığını bilerek tarayan bir bakışın saptadığı 217 fotoğraf ve 191 insan olarak tanımlayan yazı şu soruyu beraberinde getiriyor; neyi arıyordunuz siz  ve bulabildiniz mi? Herhalde bulabildiniz ki bu kitap ortaya çıktı değil mi?

 

S.K: Bayağı araştırarak oluşturduk. Mesela orada Bodrum’un ilk genel evinin üzerine araştırma yapmış Bodrumlu bir adam vardır, Paluka diye bir adam vardır dalgıç; o dalarken ölen, dalgıç arkadaşlarının öldükleri yerlere taştan isimlerini yazıp bırakmış, sonra İtalyanlar zamanında bize süngere altınla para öderdi İtalyanlar, nerede o günler diyen - o İtalyanlar zamanı dediğim 1945 öncesi, bütün Yunan adaları İtalyanlar’ın, biliyorsun ya-  süngerciyi bulduk.


 

Ş.A: Bu formatta röportajları yapan Zeynep Tunuslu, neden kendiniz yapmadınız? Zeynep Hanım diyalogları mı kolaylaştırdı?

 

S.K: E, tabii. Zeynep’in müthiş bir tanınabilirliği var. Bir de bu tür şeylere de meraklı. Bu röportaj konusunda insanlar çok isteksiz oluyorlar, başka bir erkek yardımcı ile çıksaydım oraya, pardon bir resim dediğimiz anda, kardeşim çek git başımdan diyebileceklerdi. Ama Zeynep Tunuslu’nun öyle bir albenisi olduğu için, evlere bile çağırdılar, çay içmeye. Ki Zeynep de çok beceriklidir zaten.

 

 

Ş.A: Önsözde Bülent Korman; Dün Bodrum’a gelenler bugün, Bodrum değişti diyorlar... Aslında güngörmüş coğrafyaya özgü hayat, yerli yerinde, soluk alıp vermeyi sürdürüyor, karada ve denizde, biraz derinde... demiş siz de aynı fikir de misiniz ???? Bodrum değişti derken bir mimar ve 1970’lerde fotoğraflamış bir kişi olarak sizce en çok neler değişti?

 

S.K: Geçenlerde 19 Mayıs nedeniyle yine gitmiştik, yine de güzel. Değişiyor ama işte o Turgut Cansever zamanında çıkmış bir imar yasası var, iki kat. Son zamanlarda Marmaris veya Datça’ya gittin mi? Yat limanında 12 katlı apartman dikmişler. Onun için bakınca yine de Bodrum en güzel yerlerden biri ve akılcı bir şey o iki katlı siteleri yapıyorlar, aman her yer ev oldu filan deniyor ama, iki sene geçiyor, insanlar yaşadığı takdirde yemyeşil oluyor oralar.

 

 

Ş.A: Son olarak şu günlerde gösterimde olan ve sizin de fotoğraflarınızın sergilendiği “Arşın” adlı karma sergiden bahsedebilir misiniz?

 

S.K: Lomo sergimiz işte, güzel bir sergi...

 

Ş.A: Sevdiğiniz bir çalışma biçimi mi Lomo?

 

S.K: Ooooo, çok severim. Rus teknolojisi, işte demin anlattım ya, 1992’de Moskova’da pazardan herhalde 2,5 liraya almıştım, şimdi 300 Euro makineler. Bir Avusturyalı şirketin eline geçti firma. Eskiden beri çektiğim lomolar da var. Bak şunlara, hep Lomo, çok eski resimlerdir bunlar.

 

Ş.A: Sıtkı Bey, ayırdığınız zaman ve verdiğiniz tüm bilgiler için teşekkür ederim...


 

Röportaj: Şebnem AYKOL


Söyleşide yer alan fotoğraflar Sıtkı Kösemen'in "Derin Bodrum - Deep Bodrum" projesindendir.

www.sitkikosemen.com


Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.

Use By Author Permission Only.

Yorumlar - Comments
Toplam 5 yorum, 1-5 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
Elinize sağlık hem güzel bir röportaj hemde hayatın içinden kareler..
Sinan Vargı eklemiş - adds | 04 Haziran 2009 Saat - Time 14:24
Bodrum hergün yeniden anlatılmalı.Geçmişi geleceğe köprülenmeli.Teşekkürler.Elinize sağlık.
Bodrumu farklı bir gözle görmemi sağladınız...
Şükrü Yüksel eklemiş - adds | 08 Haziran 2009 Saat - Time 09:14
Çok tatlı yaşam dolu fotograflar.O insanların ruh hali ne kadar insani geliyor şimdi bana . Bu kareleri bize ulaştırdığınız için ellerinize yüreğinize sağlık.Çok değerli bir iş yapmışsınız:Her şeye rağmen hayatın içindeki insani duyarlılığı kalıcı kılmaya çalışmak insanın kötü olan şeylere kirlenmişliğe karşı savaşını anlatıyor...
sinan eklemiş - adds | 12 Haziran 2009 Saat - Time 17:19
resımler çok güzeldi ve tabıkıde bodrumda güzeldı çok beğendim
cafer saruhan baya eklemiş - adds | 13 Haziran 2009 Saat - Time 20:06
gördüğün en sağlam, sen sade, en şiirsel dosyalardan.


ilham verici.
fatih çam eklemiş - adds | 14 Haziran 2009 Saat - Time 14:55
Yorum Ekleyin - Add Comment
Yorum - Comment
Adınız Soyadınız - Name Surname
Mail
Web Sitesi - Web Site
Beni hatirla - Remember me
Yeni bir yorum geldiginde haber verin. Notify me when new comment is added.

Ara - Search

 

Fotoritim Mail-Grubu

Fotoritim Mail-List

 

 

Arşivimizden  - From Our Archives

 

Adem Sönmez

 


 

M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı

 

 

FR'yi takip et

Follow us at

 

 

 

 

 

 

  

 

 

  Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin İzinsiz Olarak Kısmen veya Tamamen Kopyalanması ve Kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına Göre Suçtur.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.