e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
Fotoğrafın sessiz ve tavizsiz kedisi…
SÜHA DERBENT
İlk söz?
Doğduğum şeye ölene dek...
Nasıl ki bazı sözcükleri kullana kullana tüketiyor, içini boşaltıyoruz, “fotoğraf”, “fotoğrafçı” ve “kedi” sözcükleri de öyle. Elimde olsa bu sözcükleri kullanmadan bu söyleşiyi gerçekleştirmek isterdim, ama bu mümkün olmayacak. Amacım bunların biraz ötesine geçmek. İsterim ki hem bizim hem senin kendin için yeni bir şeyler keşfedelim. Bu nedenle, kullandığımız kavramların bilindik, alışıldık tanımlarını bir kenara koyup devam edelim istiyorum.
Mehmet Eroğlu “yazmak aşk gibidir, öğretilemez, öğrenilir” diyor. Aynı şeyi fotoğraf için söyleyebilir miyiz?
Ben hep “fotoğraf hayat gibidir” derim. O öğretilir bir şey değil. Hayata dair ancak öğrenebilirsin çünkü. Tabii ki bu fotoğraf için de söylenebilir. Fotoğraflarımın içindeki bana ait duyguyu her seferinde karşı tarafa geçirememiş olabilirim, ama onun ne olduğunu çok iyi biliyorum ve bu hayata dair bir şey benim için, varoluşa, devam edişe, yok oluşa, hepsine dair ve çok hayatın içinden bir şey. Zaten yaptığım iş de çok hayatın içinden, yani gündelik şehir hayatının içinde olmasa bile, bence “gerçek” hayatın içinden bir şey yapıyorum. Bir anlamda da benim için gerçek hayat bu, başka hayat da yok aslında.
Hayat da aynı aşk gibi bir şey. Öğretilir bir şey değil, bir süreç içerisinde devamlı değişen, devinim halinde olan, inişleri çıkışları olan ve yaşadıkça öğrenilen ve belki bazen de öğretilen. Sonu olan bir şey değil, zaten sonu olan bir şey olsaydı insanlar fotoğrafa bu kadar tutku ile bağlanmazdı, fotoğraf bir yaşam biçimi haline gelmezdi. Ama buradan hareketle, birazcık fotoğrafın dışında bir şeyler de söylemek gerektiğini düşünüyorum. Uzunca bir süredir fotoğraf benim hayatımda tutkuyla bağlı olduğum ilk ve tek şey değil.
Önceden tutkuyla bağlı olduğun ilk ve tek şey miydi?
Aslında hiç olmadı, daha çok hayata bağlı biriyim ben. Fotoğraf bunu ifade ederken kullandığım, John Berger’in dediği gibi, bir ulaşım aracı benim için. Fotoğraf, aslında gerçekten var olmak istediğim ve bulunmak istediğim yerlere beni ulaştıran bir araç haline dönüştü zaman içinde ve öyle bir yer edindi kendine. Ben doğada bulunmayı çok seviyorum. Fotoğraf, orada o hayvanlara o kadar yakında bulunmanın ve onları izlemenin, onlarla iletişim içerisinde bulunmanın bana kattığı duygunun ötesinde bir şey değil, beni oraya ulaştıran bir araç sadece. Bu nedenle ikinci sırada. Hep söylediğim gibi, eskiden fotoğraf çekmek için seyahat eden biriyken, artık orada olmak için, olabilmek için fotoğraf çekiyorum. Ama bu tutkularım için yaşadığımı da değiştirmiyor.
Bir fotoğrafın var: karda sana doğru koşan bir kaplan. Bu fotoğrafla ilgili olarak, o fotoğrafı çekerken yaşadığın, hissettiğin şeyin üstüne hiçbir şey söylenemeyeceğini, hiçbir sözcüğün bunu tanımlamaya yetmeyeceğini söylemiştin bir gün bana. Fotoğraf böyle bir şey olmalı; yani senin o sırada hissettiğin ve sözcüklerle ya da başka bir şeyle tanımlanamayacak olan şey her ne ise o…
Evet, sözünü ettiğin yaşadığım o an üstüne birinin bir şey katabilmesi ya da söyleyebilmesi benim için mümkün değil. O benim üç beş metre yanımdan koşarak geçti, ben yere bastığında çıkan sesi, kürkünün hareketinin çıkarttığı sesi duydum. Gözlerindeki ifadeyi en yakından gören kişi olabildim. Bir kaç adım ötemden geçerken duyduğum hayranlığı anlatabilmem mümkün değil. Daha ne olabilir. Ölüm döşeğinde olan ve kısa bir süre sonra öleceğini bilen birini ne kadar anlayabiliriz? Ya da birinin çektiği acıyı? İşte bu fotografın da başkaları tarafından bana kıyasla ne kadar anlaşılabileceğini gösteriyor. Bu sadece benim fotoğraf çektiğim alana uyarlanabilir bir şey değil, her tür fotoğrafa uyarlanabilen bir şey olarak kabul etmek lazım. “O” duyguyu yaşayan biliyor.

Sözünü ettiğimiz bu duyguyu yaşamadan, yaptığımız işi ve kendimizi fotoğraf ve fotoğrafçı tanımının içine koymanın mümkün olamayacağını düşünüyorum.
Senin fotoğrafçı kimliğinin bendeki izlenimine dair kısa bir tanımlama yapacağım; seni düşündüğümde aklıma ilk gelen kavramlar, sessizlik ve tavizsizlik… Bir kedinin sessizliği ve tavizsizliği… Bir şeyleri herkes gibi anlatmıyorsun da, kediler gibi, varlığınla, duruşunla, çeşitli konularda aldığın tavırlarla anlatıyorsun… Süre giden bir sürü tartışmanın içinde senin ismini hiç görmüyorum, kavga gürültünün, tartışmanın içinde göremiyoruz seni. Eleştiri okları doğrudan sana yöneltildiğinde umarsız, bir kedi tavizsizliği ile yoluna devam ediyorsun.
Bunlar benim için söylenebilir şeylerden bazıları. Yanlış değiller. Ben gerçekten kedilere hayran biriyim ve onların bazı özelliklerini kendimde bulduğumda ya da kısmen hissettiğimde, bundan çok mutluluk ve onur duyan biriyim. Kendimi bunlardan ötürü ayrıcalıklı hissetmek bana fazlasıyla yetiyor da denilebilir. Belki bu yüzdendir...
Tanıdığım insanlar içinde kuyruğu olmadığı için üzüldüğünü söyleyen ilk ve tek insansın…
Kediler gerçekten öyle, duruşu ile birçok şeyi anlatabilen bir hayvan, sen anlayabilirsen. Onun gibi olabilmek ve böyle olduğumun düşünülmesi benim için çok keyif verici bir şey. Yaptığım işle kendimi anlatabilmeyi seçtim her zaman. Bunun dışında bir yol denemek istemedim. Kuyruk kesinlikle estetik katıyor...
Yaptığın işle kendini bütünüyle anlatabildiğini düşünüyor musun?
Çok da bunun üstünde de durmadım. Umursadığım bir şey değil aslında. Kendi kendime anlatabiliyorsam benim için iyi. Sanki buna gerek de yok, öyle değil mi?
Ben anlatıyorum isteyen anlar diyorsun.
Bir şeyi herkesin anlaması zaten mümkün değil. Böyle bir şey beklemek de yanlış. Böyle bir beklentim olmadı hiçbir zaman. Hatta hayatım boyunca yedi büyük kediyi fotoğraflayıp onları bu fotoğraflarla bir kitap yapmak ideali ile yola çıkmış biri olarak, yedi büyük kediyi çektikten sonra ilk verdiğim karar böyle bir kitabı yapmamak oldu. Çünkü yapacağım da ne olacak oldum. Devam edeceğim tabii ki çekimlerime, ama bunu anlatmanın çok da zorunlu olduğunu düşünmüyorum bir yandan. Belki kararım değişir ama şu an için en azından kitap yapmayı düşünmüyorum.
Buna değmez diye mi düşünüyorsun?
Yoo hayır onunla ilgili değil, ama değip değmemesinden öte, biraz önce söylediğimiz gibi, işte ben gördüm oradaydım, ben yaşayacağımı yaşadım. Bu anlatılır bir şey değil, bunu anlatırken o kadar çok şey yitiyor ki, sözlü olarak anlatırken de, fotoğrafça anlatırken de. Birilerine anlatırken bile bazen yaşadığıma saygısızlık ettiğim duygusuna bile kapılabiliyorum. Onlar sanki doğa ve hayvanlar ile benim aramdaki sırlar gibi.
Bir şeyleri sözcüklere döküp tanımlamaya kalktığımızda anlamlar eksiliyor, yitiyor...
Evet, detaylarını kaybediyor. Yine böyle devam edeceğim.
Bu ülkede fotoğrafçı olmak ve bu işten para kazanmak bu kadar zorken, fotoğrafçı bile olsan daha rahat para kazanabileceğin yollar ve yöntemler varken, en zorunu seçmişsin gibi geliyor bana; neden vahşi doğa fotoğrafçılığı?
Bir anlamda öyle, bir anlamda değil. Bir sürü şey sayılabilir benim açımdan; bir, zor olması beni çok çekti. İki, kedilere hayranlığım nedeni ile beni çok çekti. Üç, orada olmayı çok seviyorum. Yapan hiç kimsenin olmadığı bir alanda çalışmanın getirdiği zorluklar var, bir şeyin ilki olmak gerçekten bir yerde zordur. Sonradan gelenler bunun biraz lüksü ile hareket ederler. Daha önce yapılmışlığı ile. Böyle bir zorluğu var, ama dediğim gibi galiba kolay şeyler beni çekmiyor. Mesela şimdi doğada hemen hemen hiç fotoğraflanmamış siyah leopar çekmek istiyorum. Onunla ilgili araştırma yapıyorum. Bu da kolay bir iş değil; çok ağır şartlarda çalışılacak ve çekeceğinin garantisi olmayan bir iş. Böyle şeyler hem içinde adrenalin olan, hem her bakımdan güçlüğü olan işler. Beni daha çok çekiyor. Böyle bir heyecanım var içimde yitirmediğim. Çocuk tarafım var belki. Onun arkasından gitmeyi de seviyorum. Bir işe motive olduğumda onun dışındaki her şey gerçekliğini ve önemini biraz yitiriyor benim için. O kedi ile tanışmak fotoğrafını çekemesem bile görebilmek benim için çok değerli. Evet bu bir tanışma aslında...
Onların, yani vahşi diye adlandırdığımız bir yaşamın başrol oyuncularından olan bu canlıların dünyasını görmek, ister istemez insanın vahşetini sorgulamaya yöneltiyor insanı. İnsanlık tarihi boyunca, hele bu yüzyılda insanın insana yaptıklarını düşünürsek, onlar o kadar masum kalıyorlar ki. Ne acı ki, insanoğlunun vahşetinin bir sınırı olmadığını söyleyebilirim. Orada onlarla olmak bambaşka bir var olma hali olmalı. Onlara bu kadar hayranlık ve özlem duyarken, böyle bir dünyaya nasıl katlanıyorsun?
Bir kere “vahşi” tanımlaması benim seçtiğim ve belirlediğim bir şey değil. Böyle bir fotoğrafçılık alanı var. Yoksa en vahşi canlının insan olduğu konusunda ben herkesten daha çok bu fikre kapılmış biriyim. Dünyanın en masum canlıları hayvanlardır. Bütün hayvanlar için söylenebilir bu. Mesela goriller için söylenebilir; insandan çok daha uysallar. İnsan kadar vahşi bir canlı yok. Yeryüzündeki biyolojik üretimin yüzde seksenini dünyanın yüzde yirmisi tüketiyor. Birbirine uyguladığı bu vahşeti hayvanlara çok daha kolay uyguluyorlar. Ben gittiğim yerlerde bunlara da tanık oluyorum ve bunları görerek yaşıyorum. Hayatıma ilişkin duruşum, bakışım ve beklentilerim değişiyor, insanlara bakışım değişiyor bu seyahatler sonrası. Yani sadece fotoğraf çekip dönmüş olmuyorum. Ama bu bir tanımlama, dünyada da böyle geçiyor “wildlife photographer”, ya da “yabanıl hayat fotoğrafçısı” da denilebilir. Ama hiçbiri tam karşılamıyor aslında. En vahşi öldürme eylemini insan yapıyor. Hayvanlarınki bizimkinin yanında çok masum. İyi ki onlar bize benzemiyor ve özenmiyorlar. Yoksa doğada da toplu katliamlar olurdu.
Biz insanların kendimize katabilmek için ömrümüzü harcadığımız, bazen vakfettiğimiz bazı yetiler birçok hayvanda doğuştan ve mükemmel olarak zaten bulunuyor. Kime özeneceğimizi bir bilebilsek...
Bunlar kavrama dair düşüncelerin, bir de iki yaşam arasında gidip gelirken katlanamamazlık durumu yaşadığın oluyor mu, onu merak ediyorum.
Zaman zaman oluyor. Yani bir kere benim kadar orada olmaktan bu kadar önemle bahseden birinin niye İstanbul gibi bir şehirde yaşadığı sorgulanması gerekir önce, ama cevabım maalesef çok açık ve basit: para burada bulunuyor. Ben oraya gidebilmek için burada durmak zorundayım. Burada durduğum süre içerisinde oraya gidebilmenin koşullarını araştırmakla geçiyor günlerim. Firmalarla görüşmeye çalışıyorum. Projeler oluşturuyorum. Firmaların marka değerlerini inceleyip onlara yönelik projeler oluşturmaya çalışıyorum. Buna ciddi mesai ayırıyorum. Burada yaşamamın sebebi bu. Orada olabilmek ve oraya gidebilmek için burada çok çalışmam gerekiyor. Yoksa tabii ki burası orada olma ile kıyaslanmayacak bir şey. Çünkü kendimiz olmamızın engellendiği bir hayat yaşanıyor burada. Herkesin yüzünde maskeler ve rolleri var. Doğada böyle bir şey yok. Hiçbir hayvanla böyle bir iletişim kuramazsınız. Hiçbir hayvan birbiri ile böyle bir iletişim kurmaz. Ama olanaklarım olsaydı zaten bırak İstanbul’u, şehirde yaşamazdım. Hatta hastane yatağında, evde, trafik kazasında ölmektense, doğada ölmeyi ve bir hayvan tarafından yenilerek son bulmayı kesinlikle tercih ederim.
Kongo'ya gorillerin fotoğrafını çekmeye gitmenle birlikte bu canlılardan da en az büyük kediler kadar etkilendin ve sanırım onların da kediler kadar özel bir yeri var artık sende. Gorillerle çalışırken, büyük kedilerle yaptığın çalışmalardan farklı şeyler hissettin mi? Sende nasıl bir etkileri oldu?
Fark oldu. Ama bu sadece gorillerden kaynaklanan bir fark değil. Dünyada gorillerin bulunduğu tek bir yer var: Kongo. Kongo – Ruanda arasındaki savaş sürerken biz bunu yaptık. Orada gördüğüm ve yaşadıklarımın da bana kattığı çok şey oldu. Ama önce sorunun ilk kısmını yanıtlamak gerekirse, kediler bulundukları ormanda, bulundukları doğada predatör (yırtıcı) olarak yaşıyorlar. Gorillerse böyle değil. Yani gerçekten kat be kat insandan masum canlılar. Geçip karşına kafasını sallayıp sana filozof gibi bakan, seni seyredip düşünen, ama sana hiçbir tepki göstermeyen, seni olduğun gibi kabul edebilen bir hayvan goril. Onların bu masumiyeti insanların onlara uyguladığı vahşeti değiştirmezken, kedilere uyguladıkları vahşet bunun yanında çok daha hafif kalıyor. Çünkü goril çok daha masum. Asla zarar vermeyecek bir hayvan. Yavru gorillerin yanlarında uzun süre kaldıktan sonra gelip ceplerimi karıştırdıklarına şahit oldum. Dolayısıyla o hayvanlara karşı çok duyarlıyım. Çok az sayıda kaldılar. Elinden kültablası yapmak, yavruyu hayvanat bahçesine satmak gibi amaçlar uğruna goril aileleri yokediliyor. Bir iç savaşın ortasında gerillaların geçiş noktası olan dağda yaşıyorlar, volkanik dağlarda yaşar goriller. Çok trajikti, gerçekten benim hayata bakışım değişti oradan döndükten sonra. Bu projeyi WWF (World Wild Foundation) Türkiye ile yaptık. Türkiye CEO’su Filiz Demirayak ile birlikte gitmiştik. Onun için de benim için de çok etkileyici bir süreçti. İnsan olmaktan utanarak geri döndüm.
Vahşi doğa fotoğrafçılarının bir kısmı işin sanatsal boyutuna ağırlık verirken, bir kısmı bu canlıların doğal davranışlarını görüntülemeyi amaçlıyor. Sen de ikinci gruptansın. Bu seçimin bir nedeni var mı, sözünü ettiğin deneyimlerin tercihin üzerinde etkisi var mı?
Sanatın kapsamının çok geniş olduğunu düşünüyorum. Dedim ya orada olmak istiyorum, orada oluyorum, olurken de elimden geldiğince gördüklerimi belgelemeye çalışıyorum. Davranışları ile yaptığım iş çok ilişkili. Onları bilmek zorundayız bu işi yaparken. Hayvan davranışı öğrendiğimizde insanların ne kadar gerçekten vahşi canlılar olduğunu öğreniyorsunuz. Hem erdemli bir şey söyleyip hem de sonra bunun tam tersini yapan başka bir canlı yok yani. O yüzden orada olmanın önemi çok büyük benim için. Davranış belgelemek yaptığım iş. Yapabildiğim kadar. Sanatsal bir kaygım, derdim de yok. Öyle bakmadım çektiğim fotoğraflara. Çekerken de öyle bir kaygı taşıyarak çekmiyorum zaten. Deneyimlerimin etkisinden çok benim kişisel tercihim bu ve sanırım değişmeyecek.
Fotoğraf ne işe yarar, bir işe yarar mı, yaramalı mıdır?
Çektiğim fotoğraflarla ilgili yanına bir şeyler yazmak ya da fotoğrafların yanı sıra bir şeyler söyleme olanağım olduğunda, soyu tehlikede olan türlerin korunmasına yönelik bir bilincin oluşturulmasına katkıda bulunmak amacıyla, buna yönelik konuşmalar yapıyorum ya da yazılar yazıyorum, bir işe yarasın diye. Ama aslında bu benim misyonum da değil. Benim işim fotoğraf çekmek. Herkes kendi işini yapmalı diye düşünen biriyim. Benim işim sadece gördüğümü görüntülemek, başka bir şey değil. Bunu yapacak başkaları olmalı. Hepsini birden benim yapmamı, buna yetişebilmek ve doğru yapabilmek, tam yapabilmek anlamında yeterli bulmuyorum.
Bence fotograf çekeni tatmin ettiğinde işlevini bulmuş ve tamamlamıştır. Fazlası olursa iyi ama zorunluluğu yoktur.
Etik…
Genelden başlayıp özele gidelim. Etik denen şeyin iki yüz metre sonra bile değiştiğine inanıyorum. Yani buradan iki apartman öteye gittiğinde, yan dairede başka bir etik anlayışı ile karşılaşabilirsin. Bu tamamen vizyonla ilgili. Bu ülkede yaşayan biri bu ülkenin etik anlayışına sahip olur. Fotoğrafla ilgili ve benim konumla ilgili tarafa dönecek olursak, ben bu işi yaparken bir miktar hayvanların özel hayatına giren biriyim. Ama fotoğraflarımın kullanıldığı her yerde de bu canlıların hayatlarının korunmasına ilişkin bir şeyler söyleyen biriyim ve bunu vurgulayan fotoğraflar çekiyorum. Bu işi yaparken de temel prensibim, bu hiç değişmedi, minimum risk alarak bu işi yapmaktır. Sadece kendimi değil, hayvanı da riske etmek anlamında söylüyorum. Benim için en değerli fotoğraf en az risk alınarak çekilmiş fotoğraftır. Diğerlerini çok çekebilirdim. Bir kez bile denemedim. Çünkü kendimi ve hayvanı riske ederek çektiğim fotoğrafın benim için hiçbir değeri yok. Ben iş yaparken takıntı derecesinde mükemmelliyetçi biriyim. Seyahat öncesi bir yıla yakın yazışıyoruz. Gittiğimizde minimum sürprizle karşılaşmak için bunu yapıyoruz ve gerçekten de öyle oluyor. Hayvanı ve kendimi riske ederek çektiğim fotoğraf benim için fotoğraf bile değil, haddini ve amacını aşmaktır. Hiçbir zaman yapmadım ve yapmıyorum. Değerli olan, bu risklerin olmadığı ortamı oluşturup o fotoğrafı orada ve mükemmel çekebilmektir.
Aynı şeyleri fotoğrafın her alanı için söylemek lazım. Bu söylediklerin fotoğrafın ve fotoğrafçının ne olup ne olmadığı ile yakından ilişkili. Fotoğrafın hangi alanından söz ediyor olursak olalım, fotoğrafa konu olan herşey için, insan, hayvan, bitki ya da herhangi bir şey, fotoğrafçının sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunu yaparken o “şey”i, gerçekten “şey” durumuna sokuyorsunuz, nesneye dönüştürüyorsunuz. Dolayısıyla bu anlamda söylediklerin çok önemli.
Ben biraz daha iddialı bir şey söyleyeceğim; aslında her fotoğraf içinde bir taciz içeriyor. Fotoğrafa konu olan kişi fotoğrafının çekilmesine izin versin ya da vermesin, fotoğrafta gösterildiği şekilde olmaktan memnun olsun olmasın, bu değişmez. Ben gördüğümü çekiyorum, izleyen de görmek istediği şekilde görüyor ya da anlıyor o fotoğrafı. Ben ne kadar duyarlılık göstersem de, fotoğrafını çektiğim canlılar, örneğin bir kaplan, bakalım öyle görünmek istiyor mu? Bunu illa ki olumsuz anlamda algılama. Ama bunun tanımı tacizdir, çünkü bu eylemde fotoğrafçı hükmedendir, onun gördüğü ve göstermek istediği olur, fotoğraftakinin buna müdahale etme şansı yoktur. O canlılara karşı çok duyarlıyım, bu yüzden fotoğraflarını çekerken bunu sürekli düşünüyorum, bu anlamda onlara karşı sorumlu hissediyorum kendimi.
Türkiye fotoğrafı diye bir şeyden bahsedebilir miyiz?
Bahsediyoruz. Türkiye’de çok, ama dünyada yok! Biz kendi kendimize bahsediyoruz. Bu konularda bir yerlerde konuşan, görüş bildiren biri değilim, ama bu vesile ile senin aracılığın ile, ne düşündüğüm ortaya çıkmış olsun. Türkiye’de başarılı işlerin çıkarıldığını, ama yeterince tanınmadığını ve tanıtılmadığını düşünüyorum. Türkiye’de bir sürü fotoğraf kitabı da basılıyor. Bence boşuna basılıyor hepsi, benimkiler de dahil. Çünkü dünyada böyle bir kitap yapmış olmuyorsunuz, dünyada kimsenin sizden haberi yok. Şimdi ben yurtdışında kitap yapmak istiyorum, yapmam çok zor. Amerika’daki copyright ajansları önümüzdeki iki yılı bile belirlemişler. Süha Derbent ne demek? Hiçbir anlamı ifade etmiyor, John bilmem ne değilim ben çünkü. Yaptığınız işle de bir yere gelmeniz çok uzun süreçler. Dünyada fotoğraf kitabı basılmış, kitabının Amazon’da satıldığı, Barnes&Nobles’da bulunduğu kaç tane Türk var, bence yok. Ama biz bu konuda o kadar fazla konuşuyoruz ki, bunu yaparken birbirimizin üstüne de basıyoruz. Birilerinin iyi işler yapmasına engel olmaya da çalışıyoruz. Yapanlara destek olmak yerine köstek oluyoruz. Böyle kendi kendimize yuvarlanıp gidiyoruz. Millet bu işleri rönesansta aşmış, biz daha hala oraya gelemedik. Öte yandan genç ve çok iyi fotografçıların olduğunu görmek beni ümitlendiriyor geleceğe dair. Dilerim onlar bu döngüyü kırabilirler burada yıpratılmadan.
Bu noktada yine seninle ilgili biz izlenimimi paylaşacağım. Sözünü ettiğimiz bu ortamda 20-30, hadi diyelim ki 50 isim var. Fotoğraf üzerine bu isimler söz sahibi genellikle. Konular ve kavramlar, bu isimlerin çevresinde ve çoğunlukla da bu isimlerin yönlendiriciliği altında tartışılıp duruyor.
Çok doğru. Kendimi bildim bileli böyle bu.
Yukarıda sana dair bir kedi sessizliği ve tavizsizliğinden bahsetmiştim ya, yine o noktaya döneceğim. Senin ismini bu tartışmaların yakın ya da uzağında hiç görmüyoruz. Şimdi sen, internet ortamında yayınlanacak bu sohbetin içerisinde bu ortama dair eleştiriler getirince, şöyle bir tedirginlik içine girdim; hiç istemeden seni bu tartışmalar içerisine sürüklemiş oluyorum şimdi. Özellikle de internet ortamında “ağzı olan konuşuyor” durumu söz konusu. Senin hiç istemediğin nitelik ve biçimde, düşüncelerin tartışılabilir duruma düşebiliyor.
Böyle bir şeyle ilgilenmeyecek biri olduğum için sorun değil. Bu tür şeyleri zaman kaybı olarak değerlendiriyorum.
Peki, genel anlamda tartışmalara girmeme tercihinin bir nedeni var mı?
Özellikle tartışmalara girmiyorum. Buna ayıracağım zamanı yapacağım proje ile ilgili araştırmaya ayırmayı daha verimli, daha hayatın içinden ve daha gerçek buluyorum. Burada ya da sözünü ettiğim fotoğraf ortamlarında, insanların kendi kendine böyle şeyleri konuşmasının, çok kısıtlı bir çevre içerisinde kalan bu tartışmaların bir yere gitmediğini ve bir yere varmadığını, bunu yaparken de insanların o anda belki hırsa kapılıp ve istemeden de olsa birbirinin üstüne bastığını da görüyorum ve üzülüyorum. Ben kendimi o duruma düşürmek istemiyorum. Şimdi burada, bu söylediklerime karşı çıkıp bir şeyler söyleyenler olacaktır. Tabii ki cevap vermeyeceğim, çünkü böyle bir zamanım yok. Boş işlere zamanım yok çünkü. Böyle bir tartışmada bana söylenen bir şeye cevap vermektense, oturup iki fotoğrafımı daha işlerim, daha verimli zaman geçirmiş olurum veya iki tane mail atarım yabancı bir firmaya sponsorluk bulabilmek için, veya bir hayvanın hangi bölgede, ne sıklıkta görüldüğünü öğrenmek için iki tane yazışmada bulunurum. Bu bana daha çok yol katettirir. Benim için önemli olan yaptığım işin kalitesi, ben bunu iyi yapmak istiyorum. Ne kadar yaptığım kesinlikle tartışılır. Ama benim işimin kalitesine bu tartışmanın içerisinde bulunmak bir şey katmayacak. Herkes işini yapsın. Ben fotoğraf eleştirmeni değilim. Olmak gibi bir hedefim de yok. Arzum da yok. Fotoğraf eleştirmeyi de sevmiyorum. İnsanlar işlerini yapsınlar ve o işlerle bir yere gelsinler. Benim için en değerli şey bu. Başka şeye ne kadar zaman ayırırsan, yani bu tartışma için söylemiyorum bunu, işimi yapmak yerine oturup televizyonda bir dizi seyredersem de aynı şekilde zaman kaybediyorum. Özetle ne dizi seyrediyor ne de bu tartışmalara giriyorum. Benim için işimin kalitesini arttırmak bunların çok önünde geliyor.
Yaptığın iş nedeni ile Türkiye’nin tek vahşi doğa fotoğrafçısı olarak oldukça popüler bir kimliğe sahipsin, farklı bir imajın var, ne kadar uzak dursan da, cevap vermesen de, bazı tartışmaların, çekişmelerin içine en azından ismin karışıyor.
Artık bunları çok önemsemiyorum, ama evet bazen hiç de ben olmayan bir imaj oluşuyor, rahatsız olduğum bazı durumlar oluyor.
Yaşadığımız ülkede benim çektiğim fotoğrafların bir ederi yok. Mesela fotoğraf gösterilerimde söylüyorum, az önce beş para etmeyen fotoğrafları izlediniz, diyorum. Gerçekten beş para etmez. Hiçbir yerde satamazsınız. Hiçbir değeri olmayan, piyasa değeri olmayan fotoğraflar çekiyorum bu ülke için. Böyle bir iş yaptığınız zaman, fotoğraf çekerek para kazanmak mümkün değil, proje satmanız gerekiyor. Proje sattığınız zaman da, sattığınız proje fotoğrafları üzerinden bir gelir elde etmeye yönelik olmuyor genellikle. Fotoğrafların medya geri dönüşünden yararlanmaya yönelik projeler oluyor. Sponsorlarıma medya geri dönüşü satıyorum. Dolayısıyla, bu nedenle çok fazla gazete, dergi ve televizyonda çıkmak durumunda kalıyorum. Bu benim kişisel tercihim olmadığı gibi, aslında hiç de hoşlanmadığım bir şey. Zaman içerisinde bundan çok da zarar görmüş biriyim. İnsanların büyük çoğunluğu bende para çok, rahat battı ve o yüzden bu işi yapıyorum zannediyor. Benden aklınıza hayalinize gelmeyecek konularda yardım isteniyor, maddi yardımdan bahsediyorum. Bu kadar çok gazete, dergi ve televizyona çıkınca, yönetemediğim bir imajım oluşuyor ve bu beni çok rahatsız ediyor.
Bir de şöyle bir imajın var; her konuda çok ticari düşünen, parayı çok önemseyen biri olduğun söyleniyor.
Bu yönetemediğin imaj, senin aslında hiç olmadığın bir şey. Mesela bana mail atanların hepsine cevap veriyorum, klasik olarak hepsinden aynı cümle ile başlayan yanıt geliyor; “inanamıyorum cevap verdiniz” diye başlıyor. Aslında ben hepsine yazıyorum zaten. Ama insanlar beni başka bir yere koyuyorlar, mesela beni gözlerinde çok büyütüyorlar, en çok karşılaştığım şey bu, karşı karşıya oturduğumuzda aynı kendisi gibi sıradan biri olduğumu gördüğünde de, bu sefer küçümsüyorlar. İkisi de doğru değil. Ben aynı onun gibi biriyim, hiçbir farkım yok. Senin soruna gelince, çok basit bir cevabı var; ben profesyonelim ve bu işten para kazanmak zorundayım, bir kere o nedenle ticari düşünmek zorundayım. Bu konuda çok rahat içim, çünkü ben ticari olmayan neler yapıyorum bunların bazılarını sayayım, bana bunu söyleyenlere yeterli cevaptır; ben bütün arşivimi, bugüne kadar çektiğim 50.000’e yakın fotoğrafın tamamını WWF’e bağışladım. İstedikleri gibi kullanabilirler. Bundan sonra çekeceklerimi de aynı sözleşme ile bağladım, bağışladım. Bugün bana sponsor olan bir firma bu şartı kabul ederek sponsor olmak zorunda. Her sene en az 5 tane, varoş bölgelerinde olan devlet okulu seçip, gidip oralarda sunum, fotoğraf ve mesleki başarılar üzerine konuşma yapıyorum ve bunlardan hiçbir ücret almıyorum. Özel okullar beni aradığında ise ciddi ücretler alarak bu işi yapıyorum. Yine örneğin şu sıralar sokak hayvanları ile ilgili filmde sabahtan akşama kadar gönüllü olarak çalışıyorum. Üstelik set fotoğrafçılığı yapıyorum. Hayvanlarla ilgili çünkü, onur duydum, gittim yapıyorum. Bunun gibi çok fazla şey var. Beni ticari düşünmekle eleştirenler bunları tabii ki bilmez, çünkü her yerde bakın ben bunları yapıyorum diye dile getirmiyorum, bu hoş bir şey değil.
Ticari bir konuda en çok katlanamadığım şey şu, özellikle fotoğraf adına hiç katlanamadığım şey kendi adıma değil sadece; fotoğrafın bu kadar değersizleştirilmesini kabul edemiyorum. Bir proje yapılıyor, herkese para ödeniyor, matbaasına, kağıdına, tasarımına, ama fotoğrafa gelince ödenmiyor. Öyle bir proje ile bana gelindiğinde isteyeceğimin üç katını istiyorum zaten. Çünkü orada bulunmak istemiyorum. Dolayısıyla fotoğrafa bunun yapılmaması lazım. Fotoğrafı değersizleştiren bir şey bu. Bence herkes yaptığı işle ilgili ticari düşünmek zorunda. Bir iş ne zaman para ederse o zaman değerini buluyor. Dünyada rantın belirlemediği hiçbir şey yok maalesef. Siz kendi işinizi değerlendirip yerine koymazsanız kimse size gelip bunun yerine karar vermez.
"Fotoğraf da aynı yaşam gibi. Yaşamda nerede duruyorsak fotoğrafta da orada duruyoruz aslında." demiştin. Nerde durduğun burdan gayet iyi görünüyor ama sence sen nerde duruyorsun?
“Neden varım?” sorusunu sormamız gerektiğine inanıyorum. Öncelikle kendim kendimden mutlu olmalıyım. Ben kendimden mutlu olursam insanlara bir şeyler verebilirim veya onlara faydalı olabilirim veya onları mutlu edebilirim. Onların göz zevkini okşayabilirim. Kafasını biraz düşünmeye yöneltebilirim.
Hayatın burada, bu şehirde yaşandığından ve döndüğünden ibaret olmadığının farkında olmaya çalışarak yaşıyorum. Yaptığım iş de buna çok uygun bir iş. Kongo’da bir dağ gorilinin mezarına çiçek koymak benim için çok önemli bir şey. Oradaki yerel halktan birinin yaptığı gibi. İki metreden bir kaplanın sarı gözlerine bakabildiğimde aslında ne kadar küçük olduğunu, aslında hiçbir şey olmadığını görebilmek benim için çok değerli. Çünkü biz şehir hayatında yaşarken o an ne iş yapıyorsak kendimizi hayatın merkezinde görüyoruz. Taksi şöförü isek müşteri bulacağız, doktorsak o an ameliyatı bitireceğiz, ne iş yapıyorsak kendimizi hayatın merkezinde görüyoruz ve o anda en önemli şey o, başka bir şey yok. Halbuki hiçbir şey değiliz. O kadar küçüğüz ki. İşte ben bunu doğada görüyorum, hayvanlardan öğreniyorum. Bu benim için çok değerli. Durduğum yer de orası.
Aslında hiçbir şey değilim. Kendimi mutlu ediyorum yaptığım bu işle ve eğleniyorum da ben bu işi yaparken, çok da keyif alıyorum. Onlardan çok şey öğreniyorum. Şehir hayatında insanlardan öğrenemediğim, en yakınlarımdan bile öğrenemediğim çok şeyi hayvanlardan öğreniyorum. Günde kaç kez hayal kırıklığına uğrayabilir ve kaç kez yeniden ümit edebilirimin sınırlarını öğreniyorum hayvanlardan, nasıl aşık olunduğunu öğreniyorum. Ne kadar aşık olunduğunu öğreniyorum. Aşk için neler yapılabileceğini öğreniyorum. Bunları bu şekilde deneyimliyor olmak hayatta durduğum yeri de belirliyor. Yani mesela ben Kongo’ya dağ gorili çekmeye gitmeden önce, Kongo’da bir goril katliamı yapıldı, gitmeyi çok istedim onların cenaze törenine ve gidemedim. Mesela bu bile bana bir şey katıyor. Belki dünyanın en görkemli cenaze törenlerinden biri yapılıyor orada dağda, tahtalarla indirildi onlar oradan aşağı, halk ağlayarak taşıdı. Ben gittiğimde hala mezarlarının üstü çiçek doluydu, çünkü her gün herkes çiçek koyuyordu. Hayatta durduğum noktayı bu seyahatlerde sadece fotoğraf çekerken değil, yolda yaşadığın şeyler de belirliyor. Bütün bunlara açık olmak gerektiğini düşünüyorum. Bir yandan bunları gidip orada yaşarken ondan sonra burda gelip o onu dedi bu bunu dedi ile uğraşmanın çok değerli olan zamanın kaybı olarak görüyorum.
Bence hiçlikle her şey olmak arasında bir fark yok. İnsan ne kadar duyarlı ise, göreceli olarak o kadar daha fazla acı çektiğini, dolayısıyla o kadar daha fazla derinleştiğini, ancak bu durumun bir nihilizm boyutunda değil de, daha güzel bir dünya yaratmaya yönelik olarak kullanılmasının, ortaya çıkan işlerin de daha güzel, daha derinlikli ve anlamlı olmasına yaradığını düşünüyorum. Fotoğraflarına bu duyarlılığın yansıdığını, yaşamdaki duruşunun da bununla çok ilişkili olduğunu düşünüyorum. Bu duyarlılık – farkındalık - derinlik, insanı yaşamın içindeki o her şeyi barındıran süreçlerden geçirip hiçliğe ulaştırmıyor mu?
Tabii ki, işte bu Mevlana’da da var, birçok felsefe ve inançta da var. Kendini ne kadar çok hissediyorsan, yani ne kadar önemli hissediyorsan o kadar yoksun aslında. Hiçbir şey yapmıyorsun aslında.
Ne kadar yok hissediyorsan da o kadar varsın aslında…
Evet. Var olabilmen için önce hiçbir şey olmadığını bilmen gerekiyor.
Aşk?
İlk aklıma gelen şey aşksız yaşanmayacağı. Bence insanın varlığını en anlamlı kılan duygu bu. Aşk için yaşamaktan daha erdemli bir şey yok. Benim için hayattaki en değerli şey. Bu sadece karşı cinse duyulan bir aşk olmanın ötesinde doğaya, hayvanlara duyulan, yaptığım işe duyduğum bir aşk da olabilir. Ama herşeyin başında ve ötesinde, bir kadına aşık olmak benim için çok önemli. Ben aşık olmadığım zaman hiçbir şey yapamayacak ve üretemeyecek, yok olacak biriyim herhalde. Aşık olarak varolmak benim için her zaman daha fazla enerji, tutku ve heyecan dolu bir şey ve böyle yaşıyorum.
Benim bu kedi hayranlığımın bir nedeni de şu; kediler çok dişiler, erkeği de öyle. Kadınlar kedi gibiler, kediler de onlar gibi, böyle de söylenebilir. Çok çekiciler ve çok estetikler. Aşkla çok bağlantılı bir şey bu, insanda çok heyecan tutku uyandıran bir şey. Benim için o yüzden çok tutkulu bir şey bu.
Hadi araya bir şiir yerleştirelim…
Araya bir şiir koymak yerine kaplanlarla ilgili söylenmiş bir şey var onu koyalım: “Eğer bir kaplan avlamak istiyorsanız, önce kendi içinizdeki kaplanı avlamak zorundasınızdır, yoksa ona av olursunuz.”
Düş mü gerçek mi?
İkisi birden. Gerçeğin olabilmesi için önce düşlemek gerekiyor. Ben düşlerine çok inanan biriyim. Düşlediğim her şeyi yapmak isteyen biriyim. Bir şey düşlediysem yapıyorum. Kaç yıl önceydi bilmiyorum, National Geography dergisinin kapağında Sita diye bir kaplanın fotoğrafını gördüm, ağzında yavrusunu taşıyordu. Ben gidip Sita’yı ve yavrusunu çekeceğim dedim, iki yıl sonra aynı kaplanı ve yavrularını gittim çektim. Sonra yedi büyük kediyi fotoğraflayacağım dedim. Kademe kademe tek tek hepsini de yaptım. Şimdi de siyah leopar çekmek istiyorum.
Düşlerin ve düşlemenin sonu yok değil mi?
Yıllarca yaptığım iş ile ilgili tüm yayınları takip ettim. Bu anlamda ciddi bir kütüphanem var. Çıkan bütün kitapları alıyorum. Yıllarca evdeki Sibirya kaplanlarının fotoğraflarına baktım. Örneğin bir tanesinde, kardan bir tümseğin üstüne oturmuş, üstüne kar yağıyor lapa lapa. Bu fotoğrafa, böyle bir şeyi ben çekmek istiyorum diyerek baktım hep. Sonrasında çektiğim fotoğraf, gördüğüm ve hayal ettiğimin çok ötesinde bir şey oldu. Yani koşarak bana doğru gelen ve üç metre yanımdan geçen bir hayvan çektim. Bir Sibirya kaplanı. Dedim ya eğer düşlersen yapıyorsun.
Çok ağır koşullarda çalışıyoruz. Normal bir insanın bir şeye motive olmadan dayanamayacağı koşullarda. En son Brezilya’da jaguar çekerken,
Şu anda bir proje için çalışıyorum. Benim projem değil. Hiç tanımadığım birisi bana sokak hayvanları ile ilgili bir film yaptığını ve bununla ilgili gönüllüye ihtiyacı olduğunu söyledi. Bu filmde hiç kimse hiçbir ücret almıyor. Herkes gönüllü olarak çalışıyor. Benim de bu projede fotoğraf çekmemi istedi. Ama bunu isterken bana şöyle bir cümle söyledi, ki benim için anahtar cümle idi: “ben idealimi gerçekleştireceğim bu olduğunda” dedi. İşte ben böyle bir şeye çok saygı duyan biriyim. Aynı şeyi ben de çok yoğun biçimde hissettiğim için bunu duyar duymaz hemen kabul ettim. Birinin bir idealini gerçekleştirmesine küçücük de olsa bir katkımın olacak olması, benim için çok önemli bir şey. Bir insana verilebilecek en büyük destek bu. O yüzden bir şeyi kafaya yatırmak ve ona motive olmak, hayatını buna göre şekillendirmek, bunun için ve buna göre yaşamak. Yaşadığım bütün hayat hep böyle geçti: bir şeye inanmak ve onun peşinden gitmek şeklinde. Bu bazen kısa, bazen çok uzun bir süreç olabilir. Evet, şimdi siyah leopar çekeceğim, onu çektiğimde bitecek mi? Hayır. Bir hayvanı çekersin, koşarken çekersin, avlanırken çekersin, avını yerken çekersin, çiftleşirken çekersin, su içerken çekmediysen onu çekmek istersin. Sonu olan bir şey değil. Dolayısıyla her zaman eksik bir şeyler kalacak. Ama bu sadece benim bu konuda ulaşmak istediğim şeylerin çokluğundan ya da benim tatminsizliğimden değil, büyük kedilerin hepsinin tüm davranışlarını çekmek bir insanın ömrünün kolay kolay yetebileceği bir şey değil zaten. Böyle bir şeyi seçtiğinde zaten sonu gelmeyecek bir uğraş seçmiş oluyorsun bir kere. Ama tam tersi de çok feci bir şey, insanın ölmesi gibi bir şey bence. Yapmak istediğin herşeyi yapıp bitirdiğinde sen de bitmişsindir zaten. Bitebileceğim bir şeyi seçmedim ben. Seçmezdim de.
Murathan Mungan “Başarı; Türkiye’de sadece bir dershane adıdır.” diyor. Ben de aynı fikirdeyim. Bu yüzden seni tanımlarken başarılı bir insan demek istemiyorum, fotoğrafçı tanımı da dar bir tanım aslında senin için. Yaptığı işle varlığını anlamlandıran, varlığı ile de yaptığı işi anlamlandıran diyelim, böyle insanların böyle olmasında birçok etken var. Senin de belirttiğin gibi aşk bunlardan en önemlisi gerçekten. Buradan yola çıkarak sözü şuraya getirmek istiyorum; tüm konuştuklarımızı içinde barındıran Süha Derbent kimliğinin, bence arkasında değil tam da yanında, önemli bir isim var: Füsun Saka. Bu birlikteliğin yakın tanığı olarak biliyorum ki, aslında şu ana kadar konuştuğumuz her sözcüğün içinde o da var, yine de Füsun özelinde de birkaç şey söylemeni rica edeceğim senden.
Eski yıllarda krallar sponsor olurmuş kaşiflere. Sonradan büyük düşünürlerin, büyük yaratıcı insanların hepsinin eski deyimle birer hamisi olmuş. Onlar sadece düşünmüşler ve yaratmışlar ama onların gündelik hayatlarını sürdürmeleri için onlara destek olan, özellikle ekonomik destek olan birileri hep olmuş. Füsun’un benim için anlamı şu; ben ilk yayınlanan Yüz Yüze adlı kitabımda yazdım, benim için yaşam sponsoru o. Maddi destek demek doğru olmaz, ama benim gibi abuk subuk şeylere kafayı takıp bunların peşinden gitmek inadıyla yaşayan birine verilebilecek en büyük desteği vermiş biri o. Çok şanslıyım ki bu desteği bana veren kişi benim aşık olduğum ve hala deli gibi aşık olduğum kadın ve onun da bana karşı aynı duygularda olduğunu biliyorum. Benim için yapmadığı şey yok ve yapmayacağı şey de yok. Bütün fotoğraflarımın altında, hem onun hem rehberlerimin, emeği geçen herkesin imzası var. Ben hiçbirini tek başıma yapmadım. Her fotoğrafımda Füsun’un payı vardır. Hiç kimsenin ulaşamadığı yerlerde her gün beni arayıp bulmuş ve konuşmuştur. Her zaman bana çok destek olmuştur. O olmasaydı ben bunların hiçbirini tek başıma yapamazdım diye düşünüyorum. Bu sadece bana böyle bir destek vermenin ötesinde, tutku ve heyecanla aşık olduğum bir kadın olması anlamında da çok değerli bir şey.

Fotoğraf dışında ve aslında fotoğrafı da kapsayacak bir şekilde ifade etmem gerekirse ki en doğrusu bu olacaktır, Füsun benim tutkum ve varlık nedenimdir. Ona doğmuş ve ona yaşayanım...
Son söz?
İyi fotoğraf çekmek istiyorsanız aşık olmanız lazım…
Söyleşi: Şule TÜZÜL
06 Haziran 2009 - İstanbul
25 yıldır profesyonel fotoğrafçılık yapıyor. Sırasıyla; Cumhuriyet Gazetesi, Atlas Dergisi ve Marie Claire Dergisi'nde gezi fotoğrafları çekti. Bir Numara Hearst Yayıncılık bünyesinde yayınlanmakta olan Gezi National Geographic Traveler Dergisi'nde, de iki yıl boyunca Görsel Yönetmen olarak çalıştı. Derbent, İskandinavya'dan Madagaskar'a, Sri Lanka'dan Kanada'ya kadar 60'dan fazla ülke gezdi.
Bu çalışmaları sırasıyla; başta Emirates ve Emirates Holidays olmak üzere, Canon, BP, SHELL, KLM, Sabah Adventure Club ve Chevignon gibi firmaların sponsorluğuyla gerçekleştirdi.
2002 Temmuz ayında İş Bankası Kültür Yayınlarından "Yüz Yüze" adlı ilk kitabı yayınlandı. Yayının hemen ardından CNN International, Süha Derbent'le bu kitabına ilişkin bir röportaj yaptı. 
2003 yılında soyu tehlikedeki hayvanlara dikkat çekmek amacı ile BP ve Emirates ile ortak bir projeye gerçekleştiren Derbent’in fotografları ile BP takvimi yapıldı.
2008 yılında Shell ile bir proje yapkı ve Shell takvimi Suha Derbent fotografları ile hazırlandı.
20 yıl boyunca hedeflediği yeryüzünde yaşayan 7 büyük kediyi fotograflama hayalini 2008 yılında gerçekleştirdi ve son olarak Yapı Kredi sponsorluğunda Pantanal/Brezilya’da fotografladığı Jaguar ile bu seriyi tamamladı.

2008 yılında WWF-Türkiye’ye tüm arşivini bağışladı.
Kişisel web sitesi www.suhaderbent.com 2008 yılında yenilendi ve 32 uluslararası ödül kazandı.
Vahşi yaşam fotoğrafçılığına ilişkin projelerini, sponsor şirketlerin hedefleri, vizyonu ve marka değerlerine uyarlayarak bu konularda doğa, doğada yaşam ve hayvan davranışı üzerinden örneklemeler verecek şekilde düzenleyen Derbent firmalara kapsamlı medya geri dönüşü sağlamanın yanı sıra fotoğraf kullanım haklarını da veriyor.
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.