DERİNLİK
“İlginç olan şu, biz henüz çerçevenin içine girebilmiş
değiliz. Galeri, kitapta ya da herhangi bir yerde,
bir yüzey üzerinde resim gördüğümüzde gerçekten
yüzeyine bakıyoruz. Ama o fotoğraf bir derinlik taşıyor.
Biz bunu konuşmaya değer bulmuyoruz.”
Mehmet Kaçmaz*
Fotoğraf: Süha Derbent**
Hadi konuşalım!...
Fotoğraf dediğimiz iki boyutlu yüzeyi “derin” yapan nedir? Hani şu Roland Barthes’ın Camera Lucida’sından yayılıp, hepimizin diline yerleşmiş studium-punctum meselesi; fotoğraftaki punctum nasıl varedilir? Bu punctum denen şey, yenilir mi, içilir mi, tanımı kuralları var mı, ki alalım da fotoğrafa tak diye koyuverelim? Fotoğrafçı, fotoğrafının kadrajını, ışığını ayarladığı gibi derinliğini de ayarlayabilir mi? İzleyici şıp diye anlar mı o derinliği? Peki ya anlamazsa, anlayamazsa? Fotoğraf mı derinlikten yoksun, yoksa izleyicinin anlayışında mı bir noksan var diyeceğiz? Kim karar verecek fotoğrafta derinlik var mı yok mu meselesine?
Fotoğrafa dair pek çok kavram gibi, “derinlik”in de konuşarak, tartışarak, anlaşarak tanımlanabileceğine, ortak bir paydada buluşulabileceğine inanmıyorum. Fotoğrafın “ne” olduğuna dair ortak bir tanımın olmasına inanmadığım gibi… Benim içimde fırtınalar estiren bir fotoğrafın, bir başkası için hiçbir anlam ifade etmeyebileceği gerçeğine dayanarak, bu derinlik kavramının da, fotoğrafçı ya da izleyici olsun, kişilerin düşünce, duygu ve tercihlerine göre biçimleneceği kanaatindeyim. Bu noktada, fotoğrafın hangi kategoride olup olmadığının hiçbir önemi yok. İster belgesel fotoğraftan bahsedelim, ister böcek makrolarını temel alalım, “derinlik” dediğimiz şey, geçmişimiz, bilgi birikimimiz, ilgi alanımız, fotoğraf pratiğimiz ve hatta fotoğrafa baktığımız andaki ruh halimiz ya da bulunduğumuz koşullar itibari ile var ya da yok olabiliyor, şiddeti yüksek ya da yok denecek kadar az olabiliyor. Elbette belgesel fotoğraf, fotoröportaj vs. gibi alanlarda, başka kategorilerde yer alan fotoğraflara nazaran, bir dizi fotoğrafın bir konuyu belirgin ve net biçimde anlatma çabasını yadsımıyorum, ancak bu tür çalışmalarda da, konu ne kadar çarpıcı olursa olsun, derinliği fotoğrafçının ve izleyicinin yaşamdaki varoluş ve duruş biçimlerinin belirlediğini düşünüyorum.
Bir sonuca varmayı hedeflemediğim bu yazıda, benim bu konuya değinmemin sebebi ise, derinlik şudur budur diye ahkam kesmek değil. Benim derdim bu yazıya ilgi gösterecek bir avuç fotoğrafseverle sohbet etmek, hepsi bu. Yukarıda Mehmet Kaçmaz’dan alıntıladığım gibi, fotoğrafı neredeyse değerini “hiç” ederek deliler gibi tüketiyoruz, ama “fotoğraf”a dair hiç konuşmuyoruz. Bu durum, fotoğrafın tükenişini daha da dramatikleştiriyor. Dolayısıyla, eğer bir fotoğrafta bir “derinlik” sözkonusu ise, o şey her ne ise, okyanusların derinliklerinde bulunmayı bekleyen bir batık gibi kalıyor, sonsuza kadar…
Samih Rıfat, Akla Kara Arası isimli kitabında çeşitli fotoğraf örnekleri vererek fotoğrafları okuyor, okutuyor. Bir sayfada, Ara Güler’in siyah beyaz bir fotoğrafı yer alıyor. Bir yokuşun başında, bahçe içinde eski bir ev. Samih Rifat’ın verdiği bilgilerden bir konak fotoğrafı olduğunu anlıyoruz, fotoğraf da komşu konağın balkonundan, tepeden çekilmiş. Bahçede, başında şapkası bir adam, sırtı bize dönük. Fotoğrafın Ara Güler’e ait olduğunu bilmeden baktığınızda fotoğraftan yansıyan eski bir hüzün, fotoğrafçının kimliğini öğrendikten sonra, Ara Güler’in pek çok fotoğrafında olduğu gibi, izleyicide kelimeleri kifayetsiz bırakan duygulara neden oluyor. Fotoğrafın bir yerinde kendimizden parçalar var, kendimize dair birşey buluyoruz, ama tanımlaması güç. Bir parça yalnızlık, biraz hüzün, yaşamın sadeliği ve basitliğine dair birşeyler. Fotoğraftaki dinginlik ve huzura özlem duyuyoruz belki. Fotoğrafa dair düşüncelerimiz bu düzeydeyken, Samih Rifat’ın açıklamaları ile fotoğraf zihnimizde yeni açılımlara neden oluyor. Fotoğraftaki evin Erenköy’de bir konak, sırtı dönük adamın ise kaybettiğimiz şairlerimizden Metin Eloğlu olduğunu öğreniyoruz. Metin Eloğlu’nu tanımayanlar için bu bilgiler birşey ifade etmeyebilir, ama örneğin benim gibi tek tük şiirlerini okumuş biri için, fotoğraf yeni anlamlar kazanıyor. Samih Rifat’ın, kitabın bu bölümünde bir de Metin Eloğlu’nun “Yitikçi” isimli şiirinden yaptığı alıntı ile fotoğraf farklı bir derinliğe ulaşıyor:
“Hadi git azıcık İstanbul iste
Kosunlar o denizi bir çanağa
Bir çıkına elesinler o günlerimi
O yazdan, Üsküdar’dan, ne kaldıysa Elif’ten
Doldur ceplerine
Onlarda yoksa komşularında vardır
Tanırlar sevinirler
Beni Bay Metin gönderdi, de.”
Fotoğrafı bilmeyenler ve şimdiye kadar görmeyenler, şu yazdıklarımdan sonra bu fotoğrafla karşılaştıklarında ne hissedecekler acaba?...
Peki, yukarıda yer alan fotoğraf size birşey ifade ediyor mu? Sizce ben, bu sayfada derinlik konusunda gevezelik ederken acaba neden bu fotoğrafı seçtim?
Seçilen konu itibari ile, vahşi doğa fotoğrafçısı Süha Derbent’in, bildiğimiz/alıştığımız vahşi kedilerinden farklı bir çalışması ile karşılaşmak belki sizi şaşırtmıştır. Fotoğrafın, bendeki etkisinin yüksek olmasının nedenlerinden biri Süha Derbent imzası taşıması. İyi okur dediğimiz kişilerin ortak bir özelliği vardır: kitap değil, yazar okurlar aslında. Yazarların peşine düşerler, beğendikleri bir kitap olduğunda, o kitabın yazarının bütün kitaplarını okumakla kalmazlar, o yazarın seçip okuduğu bütün yazarların da peşine düşerler. Ben fotoğraflara da öncelikle böyle bakılmasından yanayım, fotoğrafların da böyle okunması gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla, fotoğrafa baktığımda, Süha Derbent’in vahşi doğa fotoğraflarında edindiğim izlenimler, bu izlenimlerden doğan duygu ve düşünce boyutundaki tecrübelerle okuyorum bu fotoğrafı. Fotoğrafçının, vahşi doğanın canlılarını fotoğraflarken gösterdiği duyarlılıkla, o yaşamdan çekip çıkardığı, kadrajladığı görüntülere eş duyarlılıkta bir fotoğraf duruyor karşımda. Evet, fotoğraftaki modeli tanıyorum, ama fotoğrafa baktığımda farkına vardığım tanışıklık modelden değil, fotoğraf geçmişini tanıdığım fotoğrafçı ile bu fotoğrafta da karşılaşmaktan kaynaklanıyor. Evet diyorum, ancak Süha Derbent çekerdi bu fotoğrafı...
Fotoğraftaki modeli tanıdınız mı? Model Gizem Girişmen. Eylül ayında Pekin’de gerçekleşen 2008 Paralimpik Oyunları’nda ülkemizi temsil ederek okçuluk dalında Türkiye’ye altın madalya kazandıran milli sporcumuz. Gizem henüz 27 yaşında. Türkiye’ye olimpiyatlarda altın madalya kazandıran ilk kadın sporcumuz. 11 yaşında geçirdiği trafik kazası sonucu omurilik felci olmuş. Bilkent Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun olarak tamamladığı başarılarla dolu bir eğitim hayatı var. İngilizce, Fransızca ve İtalyanca biliyor. Üniversite’den sonra rastlantı sonucu okçuluk sporuna başlıyor. Türkiye’nin engellilere hiç de uygun olmayan fiziki yaşam koşullarını ve fiziki koşullardan daha zorlayıcı olan toplumsal önyargıları aşıp, olimpiyatlarda altın madalya kazanacak bir seviyeye gelmek hiç kolay olmasa gerek. Gizem’in okçuluğa başladığı yıllarda ülkemizin okçuluk konusunda bir tesisi yoktu. Şimdilerde birkaç tane var. Okçuluk milli takımı olimpiyatlara büyük özverilerle gerçekleşen milli kamplarda hazırlandı. Milli kampların dışında da Gizem, okçuluk antremanlarının büyük bölümünü oturdukları apartmanın bodrum katına kurdukları hedefler ile gerçekleştirdi. Nasıl bir azim ve emek, siz değerlendirin artık.
Gizem hakkında yazdıklarımı, gazetelerden öğrenmedim. Gururla söylüyorum; çünkü o yakın arkadaşlarımdan biri. Size, ona dair tanık olduklarımın çok küçük bir özetini yazdım. Futbolla yatıp futbolla kalkan bir ülkede, basının Gizem’in ulusal ve uluslararası başarılarına ancak olimpiyatlarda altın madalya kazanınca ilgi göstermesini doğal karşılıyorum. Tabii bu tür konulara fotoğrafçıların gösterdiği ilgiyi de.. Yine de Türkiye, Gizem’leri yolun en başında farketse ne iyi olurdu demeden de geçemiyorum.
Yukarıdaki fotoğraf, yaklaşık 2 sene önce çekildi. Fotoğrafı bu yazıya konuk etmemin sebebi, aslında tüm Türkiye ile birlikte taşıdığım o muhteşem gurur duygusunu bu ayki yazımda paylaşmaktı. Yani bu ayki amacım aslında Gizem’in başarısını bir kez de burdan duyurmak. Fotoğrafla bu konunun ne ilgisi var diyenlere, kimbilir kaçıncı kez tekrarlamaktan bıkmayacağım:
“Sadece fotoğraftan anladığını ya da sadece fotoğrafla ilgilendiğini söyleyen insan, aslında hiçbir şeyden anlamıyor demektir.” (İlker Maga)
Yukarıdaki fotoğrafın derinliği, çekildiği günden beri arttıkça arttı ve artmaya devam ediyor.
Sözü tamamlamadan önce bir konuya daha değinmek istiyorum. Geçtiğimiz yıl Samih Rifat’i kaybetmiştik. Geçtiğimiz ay da maalesef fotoğraf camiamızı büyük üzüntüye boğan bir kayıp daha yaşadık; Adnan Veli Kuvanlık’ı kaybettik. Kıymetini bilemedeğimiz değerlerimizden birini daha yitirdik. Ne fotoğraf camiamız ne de Türkiye onu tanımak için yeterince çaba harcadı. Biz analog mu dijital mi tartışmaları ile kendimizi oyalarken, dijital çalışmalarını Türkiye’de ilk gerçekleştirenlerden biri olarak o, sadece çalıştı, çalıştı, çalıştı, uluslararası platformalarda ülkemizi başarı ile temsil etti, sonra da sessiz sedasız gitti. Hayatın çok çeşitli alanlarında varlığını gösteren çok yönlü kişiliği ile örnek bir sanatçıydı. Sevgi ve saygı ile anıyorum.
Bence herkesin bir yaşam sözlüğü olmalı ve herkes kendi için sözcüklerin anlamlarını yeniden tanımlamalı. Örneğin benim sözlüğümde fotoğrafçı; fotoğrafta derinlik dendiğinde ilk akla gelenin geniş açı objektifler ve düşük diyafram ayarları olduğu fotoğraf eğitimlerini aşıp, yaşamın her alanında varolabilmeyi amaç edinenlere deniyor. Fotoğraf yayınları açısından maalesef oldukça yoksuluz. Bunda hepimizin payı var. Evrensel Kültür dergisinin belgesel fotoğrafı konu alan Ağustos sayısını, üstelik de Ankara’da, bulmak için oldukça çaba harcadım. Fotoğraf dergilerini ararken de bu sıkıntıyı çokça yaşıyorum. Dijital fotoğraf makinelerinde satış rekoru kırdıran fotoğraf sevdalıları, aynı ilgiyi yayınlara da gösterseler, belki yayınların çeşidi ve sayısında da bir rekor kırabiliriz. Dergiye ulaşamasaydım, sözlerine kulak vermemiz gereken fotoğrafçılarımızın belgesel fotoğraf üzerine söylediklerinden haberim olmayacaktı. Eğer bu işe yıllarını vermiş fotoğrafçıları dinlemezsek, yaptıklarını izlemezsek, Süha Derbent’in fotoğraflarındaki canlıları anlamaya çalışmazsak, Gizem Girişmen’in bakışındaki anlamlar için onun hayatına dair bilgi edinmezsek, Gizem’den yola çıkıp bu ülkede engelliler ne zorluklar yaşar diye kafa yormazsak, Dostoyevski’nin Raskolnikov’undan haberimiz olmazsa, İçimdeki Deniz filmini izlemediyseniz, bir Sezen Aksu şarkısında hiç gözünüz yaşarmadıysa, Samih Rifat ne yazmış okumazsak, Adnan Veli Kuvanlık’ın fotoğraflarını görmezsek, fotoğraflarımız hep eksik kalacak, hep yüzeyde kalacak. Hele hele “okumadan fotoğraf asla olmaz”. Fotoğraf deklanşöre basılarak çekilmiyor, her anın öncesi ve sonrası var, fotoğraflar geçmiş ve gelecekleri ile derin...
Fotoğraflarınız eksik kalmasın. İzleyicileri yüzeye bakmak zorunda bırakmayın...
Şule TÜZÜL
* Evrensel Kültür. Ağustos 2008. Belgesel Fotoğrafı tartışıyoruz. (Mehmet Kaçmaz için ayrıca bakınız http://www.narphotos.net)
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.
TFSF Onaylı Yarışmalar
Photo Contests Under TFSF Patronage
28 Kasım 2008 MERSİN VALİLİĞİ 1.ULUSAL FOTOĞRAF YARIŞMASI "Türkiye Mersin'i Tanıyor"
06 Mart 2009 ZEYTİN DOSTU DERNEĞİ 1.ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Zeytin ve Zeytinyağı"