FOTOĞRAF HİÇBİR ŞEYDİR, FOTOĞRAFÇI HERŞEY!..
“Kendinize karşı dürüstseniz,
fotoğrafınız gerçek olur.”
Arto Tunç Boyacıyan*

Fotoğraf: Murat Pulat**
Başlığın ilk bölümü bana ait değil, “Fotograf hiçbir şeydir; beni ilgilendiren hayat.” diyen Henri Cartier-Bresson’a ait. Benzer ifadeler, “ustalar” dediğimiz pek çok fotoğrafçı tarafından da dile getiriliyor. Bresson, yarım asırlık pratikten sonra fotoğrafında hiçbir gelişme kaydetmediğini, fotoğrafları önemli ve dünyaca ünlü sanat galerilerinde sergilenip Sanatın Öyküsü (EH Gombrich) isimli kitaba girmeyi başaran tek fotoğrafçı olmasına rağmen fotoğrafın sanat olmadığını, öncelikle bakışın geldiğini ve insanın görsel heyecanlarını aktarırken kullandığı tekniğin önemi olmadığını söylediğinde, zamanının fotoğraf ortamlarında oldukça büyük tepki görmüş. Düşünsenize, savaşlarda canı pahasına fotoğraf çekmiş, hatta bu uğurda Almanya’da esir kampına düşmüş, belgesel fotoğrafın babası sayılabilecek bu fotoğrafçı, fotoğrafı hiç tereddüt etmeden bir hiç olarak görüyor. Kendisine diğer fotoğrafçılar hakkındaki fikirleri sorulduğunda, bir fikrinin olamayacağını, çünkü fotoğrafın varolmadığını söylemiş. (1)
Bresson, kendi fotoğrafları da dahil, hayatı boyunca en çok etkilendiği tek bir fotoğraf olduğunu belirtiyor: Martin Munkacsi tarafından 1929-1930 yıllarında çekilmiş bir fotoğraf. Afrika’da Tanganyika gölünün dalgalarına doğru atlayan üç tane çıplak siyah genç. Bresson’un yıllarca, evinin görünür bir yerinde duran tek fotoğraf da bu fotoğraf.
Etiği ve fotoğrafın kurallarını reddettiğim geçen yazıma, fotoğrafın özgürlüğü kavramı da dahil, tepkiler aldım. Ne güzel. Rahatsız etmeyi ve rahatsız olmayı seviyorum. Çünkü, rahat koltuklarımızda ruhumuzun dinginliğini koruyarak, daha güzel bir dünyada yaşayacağımız yalanına inanmıyorum. Ülkemizdeki fotoğraf ortamlarının en büyük eksiği, Bresson’un yarattığı Karar Anı (The Decisive Moment) kavramını, anı yakalamaktan yola çıkıp, “fotoğraf”ı deklanşöre basma anı ile özdeşleştiren ve dolayısıyla o ana indirgeyen anlayışların hakimiyeti. Fotoğrafa dair çok konuşuyormuşuz gibi görünsek de, aslında hiç konuşmuyoruz. Bir anın görüntüsünün, teknik olarak nasıl ortaya çıktığı ve somut hikayesini konuşuyoruz, evet, ama o ana ait koca bir geçmişi ve hatta geleceği konuşmuyoruz. Çünkü konuşmak için biriktirmek gerek, okuyarak, görerek, dinleyerek, hissederek, emek vererek ve yaşayarak biriktirmek gerek. Bir fotoğrafa baktığımızda, fotoğrafçı o fotoğrafın neresinde, nasıl varoluyor? Fotoğrafçı kimdir, adı, sanı, özgeçmişi ile değil, fotoğrafta varolan kimliği ile fotoğrafçı kimdir? Bunu kaç kişi düşünüyor? Neden düşünmüyoruz peki?
Eğer etikten söz edeceksek, benim için sadece insanın/insanlığın etiği var: insanı yücelten, insanı aşağılamayan. İnsanı vareden, yoketmeyen. İnsanı hatırlatan, unutturmayan. Dünyanın her yerinde varolan şiddet, savaş, kan, ölümler, katliamlar, dünyanın o hiç de sevmediğimiz, görmek istemediğimiz yüzüne dair ne varsa, fotoğraflarda da varolması kaçınılmaz. Anlatmak, göstermek, unutmamak için. Vicdanı, utanmayı ve insanı unutmamak için. Bir izleyici olarak, bir fotoğrafa baktığımda, neyi nasıl anlattığına bakıyorum. Bunu yaparken, aslında her fotoğrafta, fotoğrafçı da izleyici de kendini aramıyor mu? Kendi ile yüzleşmiyor mu? Eğer bir fotoğrafta kendimi bulabiliyorsam, orada fotoğrafçı var demektir. Hayata nasıl bakıyorsak, hayat bize öyle görünüyor. Yüzümü acılara dönüyorsam, acı çekiyorum, çocuk gülüşlerinin peşine takıldıysam, bulduğum sürece umutluyum, mutluyum. İşte bu noktada, etiği ve fotoğrafın kurallarını reddediyorum. Bir fotoğraf, dolayısıyla o fotoğrafın yaratıcısı fotoğrafçı, beni kendimle yüzleştirebiliyorsa, fotoğraflarında kendimi bulmama neden olabiliyorsa, tüm kuralları aşacak kadar o kuralları iyi bildiğini ve uyguladığını, etiği sorgulatmayacak kadar yaşamda sağlam bir duruşu olduğunu düşünüyorum. Etiği ve kuralları sorgulayacak olan, fotoğrafa bakan ben ya da bizler değil, fotoğrafçının kendisi olmalı. Bir fotoğraf karşımıza çıktığında, etiğini ya da kurallarını sorguluyorsak, o fotoğraf daha olmamıştır, fotoğrafçı da.
Dolayısıyla, elbette etikten ve fotoğrafın kurallarından sözedebiliriz, elbette bunları sorgulayabiliriz. Fakat ben kendi adıma, bu işi fotoğrafçının kendisine bırakıyorum. Herkes gibi bazen izleyici de yanılabilir, kendini bulduğu fotoğraflarda aslında kendi olmayabilir, ya da inandığı bütün doğruların yanlışlığı ile yüzyüze gelebilir. Nazif Topçuoğlu, Fotoğraf Ölmedi Ama Tuhaf Kokuyor isimli kitabında “Fotoğraflar yalan söylemez, bilgisayarlar hata yapmaz, silahlar adam öldürmez; her üç durumda da, istenmeyen ve yanlış olan şeyi adı geçen araçları belirli biçimlerde kullanan insanlar yapmaktadırlar, isteyerek veya istemeyerek.” diyor.
Bu noktada gelin, en meraklı yanımızla şu soruyu soralım kendimize: Fotoğraf adına gerçekleştirdikleri ile fotoğraf tarihine, hele de belgesel fotoğraf konusunda, adını başköşeye yazdıran Bresson gibi bir fotoğrafçı, en sonunda fotoğrafın bir hiç olduğunu söylemek için, neden hayatının yarısını fotoğrafa verdi? Pierre Assouline, Bresson’u anlattığı kitabında, bu sorunun yanıtını şöyle veriyor: “Onun bakışının hikayesi, tüm hayatı boyunca kendine hep aynı soruyu sormuş, ama cevabı olmadığı için de hiçbir zaman buna cevap bulamamış bir adamın hikayesidir: ‘Aslolan nedir?’”
Ey sevgili fotoğrafçı, cevabı olmayan bir sorunun peşinde koşmaya cesaretin var mı? Hem de öyle üç beş sene değil, bir ömür boyu!...
Ey sevgili fotoğrafçı, neden fotoğraf çekiyorsun? Bir şekilde varolmak için mi, ün için mi, para için mi, kız ya da erkek tavlamak için mi? Anlamak ve anlatmak için mi? Görmek ve göstermek için mi? Yaşadığın toplumun ya da dünyanın yaralarına merhem olmak için mi? Acıyı dindirmek için mi? Umut vermek için mi?
Nedeni her ne olursa olsun, ortaya çıkan “şey”e fotoğraf diyebilmek için, deklanşöre basmaktan, fotoğraf gezilerinden ve kurslarından, fotoğraf paylaşım sitelerinden, Balat’ın sümüklü çocuklarından daha fazla şeye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Fotoğrafçının ismini sosyal sorumluluk projelerinden birinde görmek gibi mesela. Tuzla’daki dramı gündeme taşıyan fotoğrafçıların bir parçası olmak gibi mesela. Fotoğrafları ile ezilenin yanında olmak gibi mesela. Dünya ve fotoğraf tarihine ismini yazdıran en az yüz fotoğrafçının neler yaptığından haberdar olmak gibi mesela. Fotoğraf yarışmalarında ödül almak yerine, yarışmaların kime ve neye hizmet ettiğinine göre yarışmalara katılmak ya da katılmamak gibi mesela. Ara sıra sokaklara çıkıp, fotoğraf çektim geldim demek yerine, bazen birkaç yıl, bazen koca bir ömrü bir düşünceye, inanca, bir insanlık düşüne adayarak fotoğraf çekmek gibi mesela.
Türkiye'deki fotoğraf ortamını eleştirdiğim bir yazışmada, sevgili Özcan Yurdalan hocamız bana şöyle bir cevap verdi: "Fotoğrafçıların ele almasını istediğin konularda yaşanacak degişimin, iki fotoğraf ile üç fotoğrafçının işi olmadığını keşke hepimiz bilsek. Kamusal alanda sorumluluk almadan, siyasal faaliyetten uzak durarak, toplumsal eylemlere katılmadan, örgütlü mücadele vermeden, fotoğraf makinasıyla mucizeler yaratma, ne problem varsa hepsini bir çırpıda çözüverme hevesine kapılmasak keşke, fotoğrafı da şişirmesek."
Genç yaşına rağmen, yaşama bakışı ve yaşamdaki duruşu ile, fotoğrafçı olsak da olmasak da, hepimize örnek olmasını gerektiğini düşündüğüm Altan Bal’a sormuşlar, bu kadar kişiye fotoğraf dersi veriyorsun, bugüne kadar içlerinden sürekli fotoğraf üretenler çıktı mı, diye. Evet, 5-6 kişi var demiş, sonra düşünmüş, sürekli fotoğraf üretenlerin ortak özelliği, fotoğraf dersi almadan önce de zaten çok ciddi birer okur olmalarıymış. (3) www.belgeselfotograf.com ’da yayınlanan Altan Bal ile yaptığım röportajı şiddetle tavsiye ediyorum. Altan, fotoğraf ve fotoğrafçıdan önce, nelerin sorgulanması ve tanımlanması gerektiğini çok güzel anlatıyor o röportajda.
Fotoğraf, hedefimiz değil de, hedeflediğimiz yaşama ulaştığımızda ortaya çıkan bir şey olmalı. Fotoğraf için emek harcamadan önce, inandığımız doğrular, ömrümüzü adayabileceğimiz değerler için emek harcamalı, fotoğraf o doğruların ve değerlerin yansıması olmalı. Deklanşöre basmak anlık bir iş. O ana gelmeden önce, o ana anlamına verecek bir yaşamı varetmeliyiz. Mehmet Eroğlu, “Bir yazar olmak için, büyük yaşamak gerek” der. Fotoğrafçılar için de bu geçerli. Büyük yaşamak için, yat-kat sahibi olmak gerekmiyor. Son model fotoğraf ekipmanlarına sahip olmak gerekmiyor. Fotoğraftaki öyküler, kendi öykümüzün yolundan geçiyor. Bir öykümüz yoksa, fotoğraflarımızın öyküsü de yok.
Fotoğrafçı herşeydir. Çünkü ancak o söyleyebilir bana doğruyu ve yalanı, aşkı ve nefreti, umudu ve umutsuzluğu, düşleri ve düşkırıklıklarını. Fotoğrafçı yaşamda nerede duruyorsa, fotoğrafta da orada duruyordur. Fotoğrafçı neye inanıyorsa, fotoğraf bizi ona inandırır, fotoğrafçı neyi reddediyorsa, fotoğraf da reddeder. Fotoğraflar bize hiçbir şey söylemezler, fotoğrafçı söyler; neyi anlıyorsa onu anlatır, neyi görüyorsa onu gösterir. Fotoğrafın derinliği, fotoğrafçının derinliği kadardır. “İnsan insana ulaşır.” (2) Fotoğraf insana ulaşmaz, fotoğrafçı insana ulaşırsa, fotoğrafta da insan insana ulaşır.
Farkında mısınız; fotoğraf makinelerinin modeli yükseldikçe, özellikleri çoğaldıkça, çeşidi arttıkça, fotoğrafçı sayısı azalıyor. Fotoğraf, fotoğraf teknolojisindeki gelişme ile ters orantılı olarak erezyona uğruyor. “Dijital teknoloji sayesinde, Cartier-Bresson olmadan, Cartier-Bresson yaratabilirsiniz.” Eğer amacınız kendinizden bir Bresson yaratmaksa, evet, günümüzde bunu başarmak pek de zor değil, benzer fotoğrafları üretmek bugünün teknolojisi ile mümkün belki. Ama kolay herkes tarafından başarılabilir ve birçok benzerinizle karşılaşabilirsiniz. Ve sonuçta, hiçbir zaman Bresson olamazsınız, sadece benzeri olursunuz.
Herşey olmak zordur. Çünkü en başta “kendi olabilmek” zordur. En önemlisi; herşey olsan bile, yaşamına olabilecek herşeyi sığdırsan bile, dünyanın bütün savaşlarını görmüş, bütün acılarına tanık olmuş bir gezgin olmana rağmen, çocuk saflığını ve duruluğunu kaybetmemiş, katıksız bir alçakgönüllülükle, sanki hiçbir şey yapmamışsın gibi, “daha olmadım!” diyebilmek zordur. Bazı soruların cevabı yoktur, yine de peşinden koşulur.
Fotoğrafçı olmadan, fotoğrafa ve fotoğrafçıya dair bu kadar ahkam kesmemi yadırgayanlar olabilir. Bresson, Çin hakkında yayınlanacak albümüne Sartre’dan yazı istemiş. Sartre, Çin’e hiç gitmediği için yazıyı da yazamayacağını söylemiş. Bresson da, “Ne fark eder, rahipler de hiç evlenmiyorlar, ama kadınlar hakkında pek çok şey biliyorlar.” demiş. Sartre, Çin’e gitmeden, Çin fotoğrafları üzerine yazısını yazmış. Ben, elbette Sartre değilim, ama zaten siz de Bresson değilsiniz!...
Peki, sen kimsin fotoğrafçı?...
Sus… Çünkü cevabının sözcükleri yok! Tek bir fotoğraf hiçbir şey söylemez! Hani fotoğrafların?... Fotoğrafçı nerede?...
Şule TÜZÜL
* Özcan Yurdalan, Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj.
** Fotoğraf: Murat Pulat (www.muratpulat.com)
(1) Yazıda geçen Bresson ile ilgili alıntı ve bilgiler Pierre Assouline’nin Yüzyılın Gözü Henri Cartier-Bresson ve İlker Maga tarafından hazırlanan Henri Cartier-Bresson Karar Anı isimli kitaplardan alınmıştır.
(2) Oya Baydar, Kayıp Söz.
(3) http://www.belgeselfotograf.com/aid=185.phtml www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.
FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :
Şule Tüzül : Yalnız Bir Opera : Fotoğraf Can Çekişiyor
TFSF Onaylı Yarışmalar
Photo Contests Under TFSF Patronage
28 Kasım 2008 MERSİN VALİLİĞİ 1.ULUSAL FOTOĞRAF YARIŞMASI "Türkiye Mersin'i Tanıyor"
06 Mart 2009 ZEYTİN DOSTU DERNEĞİ 1.ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Zeytin ve Zeytinyağı"