Arşivimizden  - From Our Archives

 

Erwin Olaf

 

 
 

Fotoritim Künye - FR Staff

Ali Emre Çetiner

Ali İhsan Ökten

Atakan Dürüst

Aydan Çınar

Baybars Sağlamtimur

Berna Akcan

Birgül Erken

Faika Berat Pehlivan

Funda Gönendik

Hasan Sönmez

Hülya Yeltepe

İmren Doğan

Levent Yıldız

Mehmet Uçkun

Pınar Dağ

Şebnem Aykol

Şebnem Evren

Tuba Döner

 

Fotoritim duyuruları için e-posta kaydı.

Join our mail-list.

ETKİNLİKLER - ACTIVITIES

 

Bookmark and Share
Tahsin Aydoğmuş : Ayasofya

 

"Fotoğraf zor bir iştir, bu ülkedeki insanlar kolayı benimserler. Biz iki tane 'şak şak'ın peşindeyiz. Biz eğitimin, kültürün ve sanatın peşinde değiliz, olmadık da olamayız da. Varolan sanat eserlerimizi bile korumasını beceremiyoruz."

 


 

Tahsin Aydoğmuş: Ben fotoğrafa çıkarken kayıt cihazımı yanıma alırım. İnsanlarla konuşmalarımı kayda alırım; kayıttan sonra uygun bulursam fotoğraf kaydını da yaparım.

 

Bana göre fotoğraf mutluluk veren, dünyanın en zevkli ama bir o kadar da en zor işi. Bu ülkede her şeyin kolayına kaçmış, basitleştirmişiz. Neden biliyor musun? Çünkü biz günlük yaşıyoruz. "Bir şey olmaz, kimseye dokunmaz" var bizde. Ben kesinlikle öyle düşünmüyorum, çünkü benim bir hedefim var. Ama biz hedefsiz bir toplumuz. Hedef ne? Hedef, ileriyi görmek, günlük yaşamamak. Bu topraklara ayak basan insanlar, bastığı toprağın değerini bilmiyor. Niye bilmiyor? Çünkü hedefi yok, yarın ve yarından sonra ne yapacağını bilmiyor. Günlük, günlük nereye kadar? Sen gerektiğinde kardeşini bile savunmuyorsun, kardeşine bile bazen arkanı dönüyorsun. Birbirimize arkamızı dönersek telef oluruz, birbirimizi telef etmiyor muyuz?

 

Mehmet Uçkun: Bizim derdimiz bizimle.


 

TA: Uğraştığım işte amatör ruh, profesyonel iş istiyorum. Ben yapılan bir işin sıradan olmasını istemiyorum. Bir tane güzel iş yapıyorsun diyelim, gerisi gelmiyor sonrası fiyasko.

 

MU: Altyapı ile ilgili…

 

TA: Büyük üstatlar ne demiş? 'Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyoruz.' Biz her konuda fikir sahibiyiz. Toplum olarak her konuda ama her konuda fikir sahibiyiz. Bir gün Anadolu'nun bir kentinde fotoğraf çekiyorum, boynumda makinem, sırtımda çantam dolaşıyorum. Yanımdan iki tane vatandaş geçti ve biri diğerine ne dedi biliyor musun? 'MİT' dedi. Ben de aynı anda döndüm, bir anda, gittim yakaladım ve "Siz beni tanıyor musunuz, benimle ilgili hangi bilgiye sahipsiniz, bana lütfen izah edin ki ben de kendimi tanıyayım" dedim. "Bana niçin 'MİT' dediniz" diye soruyorum, onlar "demedik" diyorlar.  Sonuçta bu kadar da ikiyüzlüyüz.
 

Bilgi sahibi olmadan fikir yürütüyoruz, bir şeyi tanımadan o şeyi tanıyormuşuz gibi ön plana çıkıyoruz, beri taraftan söylediğimiz şeyin de arkasında durmuyoruz.

 

MU: Ama bizim kökenimiz bu değil ki…

 

TA: Ama nasıl oldu bu iş?

 

MU: Özellikle 80'den sonra yaratılan bir değerler karmaşası, altüst oluş var. Dünyada yaşanan politikalardaki değişiklikler..

 

TA: Söylediklerinize katılıyorum. Aslında biz tam olarak bu değildik ve sistem bizi bu şekle dönüştürdü, kişiliksizleştirdi. Bu kişiliksizlik durumu biraz da bizim kendi sorunumuz. Burada ben teknolojinin de suçunun olduğunu düşünüyorum. Evet, 12 Eylül'ün bu ülkeye çok büyük zararları oldu, insanlar kişiliklerinden taviz verdi, bu kişiliksizlik durumu ise insanların artık hiçbir şeyin arkasında durmamaları sonucunu doğurdu.


 

MU: Özellikle bizde ve dünyada 80'lerden sonra sosyal dokunun paramparça edilmesi, güvencesizleştirilmesi, insanların politikayla bağının koparılması, neo-liberal politikalar çerçevesinde gerçekleşti. Eskiden zam demek neredeyse hükümetlerin değişmesi anlamına geliyordu. Oy vermenin bir neden-sonuç ilişkisi vardır değil mi? Ya hayatınızda bir iyileşme olacak ya da geleceğinizle ilgili bir umut vaat edecek. Böyle bir şey yok, bunu kopardılar. Bakıyorsun adam işsiz, hayatında bir düzelme yok, bir geleceği yok ama gidiyor oyunu aynı partiye veriyor, sonuçlarını gördüğü, hayatı kötüleştiği halde aynı partiye oy veriyor. İşte bu bağı kopardılar, öyle bir hale getirdiler ki içinde yaşadığımız bilgi çağında insanlar giderek dinsel öğelere sığınmaya başladılar.

 

TA: Tabii, millet arayış içerisinde. İnsanlar ekmek kavgası peşinde. Dedik ya biz günlük yaşayan bir milletiz. Kendimden bir örnek vereyim: Arkadaşlarımla istek üzerine Türkiye'de çarşı-pazarla ilgili bir çalışma yaptık ve bu çalışmamız yanılmıyorsam 2004'te kitaplaştı. Bana Kayseri bölgesi düştü. Kayseri bölgesine gittiğim zaman boynumda fotoğraf makinem, sırtımda çantam çarşı-pazar dolaşıyorum. Daha sabahın erken saatlerinde, esnaf dükkânların kepenklerini yeni yeni açıyor. Ben oradan geçerken biri "Gel kardeş bir çayımızı iç" dedi. Bana gazeteci olup olmadığımı sordu, "Eğer gazeteciysen ben sana anlatayım da yaz" dedi. Ben de gazeteci değil, fotoğrafçı olduğumu, anlatacağı bir şey varsa dinleyebileceğimi ama yazamayacağımı söyledim. "Ben burada tuhafiyecilik yapıyorum ve uzun süredir siftah yapmıyorum" dedi. Ben de "Kendini hiç sorguladım mı" diye sordum. "O nedir" diye sordu. "Örneğin, 'Ben bugün neler yaptım, kimlerle sohbet ettim, kim geldi; bana ne söyledi.' Bu söylenen sözlerin iyisini doğrusunu ayırt etmiyor musun? Bunların muhasebesini yapmıyor musun" dedim. "Muhasebe yapmak ne demek" dedi? Dedim ki, insanın kendini sorgulamasıdır, günlük yaşadıkları ile ilgili yaşananları gözden geçirmesidir, yanlışım-doğrum nerede, kim bana doğru bir laf etti, kim bana güzel bir laf etti, kim beni onore etti. Yaşlı başlı adamsın, muhtemelen uzun süredir de seçmensin ve oy kullanıyorsun. Hiç seçimde oy kullandıktan sonra oy verdiğin partiye gidip hesap sordun mu?" diye sordum. Bana dedi ki birdenbire; 'Ben gidip niye hesap sorayım ki.' Peki dedim sana bir sürü vaatlerde bulundular, o vaatlerin hiçbirini yerine getirdiler mi? Dedi ki "Hayır yerine getirilmedi." Madem bu vaatler yerine getirilmedi, niye gidip hesabını sormuyorsun dedim. Bana "Ben kişi olarak nasıl hesap soracağım" dedi. Bugün sen gideceksin yarın yanındaki hesap soracak. "Burada senin dışında hiç siftah yapmayan başka esnaf yok mu" diye sordum? "Bu sıradaki hiçbir esnaf siftah yapmıyor. İki aydır kepenkleri açıyor kapatıyoruz" dedi. Ben de "Bunun sorumluluğu sizde" dedim. O da "Ya sen güzel konuşmaya başladın" dedi. Ben de dedim ki; ilk önce bazı şeylerde bilgi sahibi olacaksın, bilgi sahibi olmadığın bir konuda yorum yapmayacaksın. İki, bu bilgiler senin sorgulamana sebep olacak, olayların muhasebesini yapmana sebep olacak, senin hata yapmamana veya hata yaptığın zaman özeleştiri yapmanı sağlayacak, gidip hesabını soracaksın. Biz böyle bir toplum muyuz? 
 

MU: Tarihsel kökenlerimiz ile ilgili…

 

TA: Biraz önce siz de dediniz ya geçmişimizde bunlar var mıydı diye? Bunlar geçmişimizde var mıydı, yok muydu bilmiyorum ama benim çocukluğumdaki insan ilişkileri çok üst düzeydeydi. Şimdiyse teknolojinin gelişmesi ile o ilişkiler zayıfladı. Mardin doğumlu rahmetli Yousuf Karsh, dünyanın en önemli fotoğrafçılarından birisi, İngiliz Başbakanı Churchill'in portrelerini çekerken bir türlü istediği duyguyu yakalayamıyor ve düşünüyor ne yapmam lazım ki istediğim duyguyu yakalayabileyim? Churchill'in ağzında duran purosunu çekip alıyor, purosunu çekince Churchill'in yüzündeki ifade birdenbire değişiyor; o anki öfke yüzüne yansıyor. İşte o anda deklanşöre dokunuş ile dünyanın en önemli portrelerinden biri oluyor. Daha sonra Yousuf Karsh bir röportajda "Gençlere öğüdünüz nedir?" diye sorulduğunda aynen şu ifadeyi kullanıyor: "Hiç kimse unutmasın ki insanlar başkalarına ve kendine karşı yüzünde bir maske taşır. Bu maske bazen kalkar.” der. Yani biz insanlar ikiyüzlü davranışlar içerisindeyiz. Yüzümüzdeki maske bir an kalkınca beklenmedik yanıtlar ve mimiklerle karşımızdakini şaşırtabiliriz. Churchill örneğinde olduğu gibi… Bu durum kiminde  biraz daha fazladır, kiminde biraz daha azdır. Toprağa yerleşimle insan ilişkilerindeki çıkarcılık hep var ve var olmaya devam edecek…


 

MU: İnsan, insan olarak doğmuyor ve insanlaşmak denen bir süreç var. Her türlü gaddar, hayvani kılığa bürüneceksin ondan sonra da kendine insan diyeceksin, toplum olarak bunları aşmanın bir yolunu bulmak zorundayız.

 

TA: Afrika'da bir kamp yerinde başında akbaba bekleyen yerli bir çocuğun fotoğrafını çeken Kevin Carter, bu fotoğrafla 1994’te Politzer Ödülü'nü kazandı biliyorsunuz. Ödülü aldığı sırada ve sonrasında ona "Bu fotoğrafı çektikten sonra çocukla ilgili olarak ne yaptın?" diye soruyorlar. Bunun üzerine Carter kendini sorguluyor ve depresyona giriyor. Çok büyük bir hata yaptığının bilincine vararak insani yönü ön plana çıkıyor. Çocuğun ölümüne sebep olduğunu düşünerek hayatına son veriyor. Geçmişte insani duygularımız daha ön plandaydı, daha iyi durumdaydı ama teknoloji geliştikçe insani duygulardan soyutlanmaya başladık.

 

Tüm insan fotoğrafı çekenler insanı kullanıyorlar. Bunun açıkça ifade edilmesi gerekir. Fotoğrafçılar olarak insani duyguları sömürmemenin bir yolunu bulmalıyız.


 

MU: 'Kutsal Bilgelik' anlamına gelen Ayasofya yıllarınızdan başlayalım. Ayasofya'daki çalışma yıllarınız, fotoğrafçılığa geçişiniz, emekli oluşunuz ve sonrası?

 

TA: Nereden nereye geldiğimi anlatmaya çalıştığım bir otobiyografi çalışmam var. Ben fotoğrafa çok erken başlayan bir fotoğrafçı değilim. Bizim mahallede bir futbol takımımız vardı, futbol oynuyorum o yıllarda. Evimizde bir Kodak makinemiz ve fotoğraf stüdyosunda çalışan Kamil adlı bir arkadaşım vardı. Bizim mahallenin takımı bir yere maça gittiği zaman ben makinemi yanımda götürüp anı olsun diye fotoğraf çekiyordum. Daha sonra bu filmleri Kamil'in çalıştığı stüdyoda yıkayıp, baskı alıyorduk. Malatya'da ben liseyi bitirdikten sonra fotoğrafla olan ilişkim bitti. Bazen albümleri karıştırırken o fotoğrafları görünce "Nereden nereye?" diyorum kendi kendime. Yıl 1979.. İstanbul Kültür Müdürlüğü'nün açmış olduğu sınavla memur alınacak. Memuriyet sınavından ve mülakattan en yüksek puanı aldım. Birkaç yere çağırdılar, torpilin varsa işe alacaklar, olmadı. 1979'un Mayıs ayının ilk haftalarında İstanbul Kültür Müdürlüğü'nden eve bir mektup geldi. Mektupta mülakat için Ayasofya Müzesi'nde bulunmam isteniyor. İyi güzel de mülakatın tarihi geçmiş. Mektup bana hafta sonu geldiği için her yer de kapalı. Kendi kendime "Pazartesi gitsem, aradan bir hafta geçmiş olacak, suç bende değil ki mektubu geç gönderenlerde" diyorum. Ben bir hafta gecikme ile Sultanahmet Meydanı'na gittim ve meydanda Ayasofya Müzesi'ni arıyorum. Bana, "Ayasofya Müzesi'nde bulun" dediler ya, ben de bildiğimiz klasik anlamda antik eşyaların, eserlerin sergilendiği bir yer, bir mekân arıyorum. Orada bir vatandaşa Ayasofya Müzesi'nin neresi olduğunu sordum, bana "Sen nerede yaşıyorsun ya?" dedi ve Ayasofya Camii'ni gösterdi. Ben de "Kardeşim ben Ayasofya Camii'ni aramıyorum, Ayasofya Müzesi'ni arıyorum" dedim. Bana "Kardeşim git, müze de ora, cami de ora, bilmem ne de ora" dedi. Ben gittim; kapıda, -şu anda rahmetli- Fahri Üstün adlı müdürün hizmetlisi duruyor.. Dedim ki "Ben müdür beyle görüşeceğim." Bana sebebini sordu. Ben de "Beni buraya İstanbul Kültür Müdürlüğü'nden memur alımı için mülakata gönderdiler" dedim. Bir dakika beklememi söyleyerek müdürün yanına girdi ve az sonra gelip "Buyurun müdür bey sizi bekliyor" dedi. Şu anda Ticaret Üniversitesi'nde eğitim görevlisi olan Sabahattin Türkoğlu bana "Buyur otur" dedi. Birtakım sorulardan sonra "Kefilin var mı?" dedi. Ben de "Bir başkası benim için niye kefil olsun, benim referansım benim, ben kendime kefilim" dedim. Daktilo bilip bilmediğimi sordu, ben de iki parmak yazabileceğimi söyledim. İçeriden bir daktilo getirtti, o söyledi ben yazdım. Daha sonra bana, iş başvurusunu geç yaptığım için "Senin işe girmeye niyetin yoktur" dedi. Çok sinirlendim "Hayatta kimseye bir şey için yalvarmadım, sana da yalvarmam, 'İlla beni işe al, ihtiyacım var' demem. İster al ister alma" dedim. Müdür ayağa kalktı ve "Çık dışarı" dedi. Tam kapıdan dışarı çıkıyordum "Kapının önünde bekle" diye seslendi. Müdür içerden İstanbul Kültür Müdürlüğü'nü arıyor "Bana sizden bir eleman geldi, harbi mi harbi, özü sözü bir arkadaş, üstelik askerliğini de yapmış. Ben bu arkadaşı size yolluyorum, evrakını hemen tamamlayıp bana gönderin" diyor. Ben tekrar içeri girdiğimde bana "Senin kefilin de her şeyin de benim" dedi. "Git İstanbul Kültür Müdürlüğü'nde seni bekliyorlar, eksiklerini tamamla, gel işe başla" dedi. 6 Haziran 1979 yılında işe başladım. Ve o lise yıllarımdaki fotoğraf duygum Ayasofya ile birdenbire depreşmeye başladı. Bakıyorum herkes fotoğraf çekiyor, "Ben de çekebilir miyim" diye merak ettim. 1979'dan 1985'e kadar izledim, tek kare deklanşöre dokunup bir kare çekmedim. Belki dokunduğum güne kadar onun deklanşör olduğunu bile bilmiyordum. Ve 1985 yılında Praktika marka bir makineyi taksitle, Büyük Postane'nin sokağındaki Foto Halis'ten aldım. Yani ben memuriyete başladıktan altı yıl sonra fotoğraf makinesi sahibi oldum. İlk olarak renkli negatif ile başladım. Fotoğraf ile ilgili hiçbir şey bilmiyordum. Müzeye fotoğraf çekmeye gelenlerden bir şeyler öğrenmeye çalışıyordum. Ben bu işi kafama koymuştum ve muhakkak yapmak istiyordum. Baktım ki kimse bana bu işi öğretmeyecek bir gün işten çıktıktan sonra Cağaloğlu'ndan aşağı yürürken bir kitabevinin vitrininde Aydemir Gökgöz'ün 'Bütün Yönleri ile Fotoğrafçılık' kitabını gördüm ve aldım. İlk öğrendiğim her şeyi bu kitaptan öğrendim. Bu kitaptan çeşitli özetler çıkarıyor A5 boyutunda kâğıtlara yazıp yanımda taşıyordum. Ben bir yandan ha bire okuyorum. O dönemlerde Türkiye'de fotoğraf kitabı azdı. 1986 yılının Ocak ayında bakanlık on iki arkadaşım ile beraber bizi Avrupa Konseyi'nin 'Venedik'i Kurtarma Operasyonu' etkinlikleri çerçevesinde Venedik'e gönderdi. Ben fotoğrafa başlangıç yıllarımda hep negatif kullanıyordum. Bizim bir hocamız vardı: Elbert. Bir gün Elbert bize bir slayt gösterisi yapmıştı, bunu gördükten sonra "Ben de yapabilir miyim" diye düşünmeye başladım, yani ben hep pratikte gördüklerim sayesinde bir şeyler yapmaya çalıştım, gittim hocaya sordum ve dia pozitif olduğunu öğrendim. Venedik'e dönersek.. Bize ayda belli bir para ödüyorlardı, pek bir masrafımız olmadığı için bu para birikti. Venedik'te yaklaşık 5 ay kadar kaldım. Ben bu biriken para ile Nikon 50 mm bir objektif ile Nikon FG bir makine aldım ve makineye ilk defa dia film taktım ve o günden bugüne kadar dia çekmeye başladım. Türk fotoğraf dünyası beni renkli fotoğraf çeken birisi olarak tanır, siyah-beyaz fotoğrafa sonradan soyundum. Daha sonra çektiğim dialara baktım, belli bir birikimim oluşmaya başladıktan sonra beğenmemeye başladım, hatalar görmeye başladım. Ben nerede, ne hata yapıyorum diye bilenlere sordum. Bunlardan eleştiri getirenler de oldu, bir şey söylemeyenler de. Kıskananlarlar da oldu, "Fotoğrafçı olma" diyenler de. Ama ben inatla devam ettim, bu işi daha güzel yapmanın yollarını aradım. Benim Sultanahmet'in minaresinden çektiğim Ayasofya fotoğrafımı bir turistik kitabın kapağında gördüm. O fotoğrafımı gururla herkese gösteriyordum.

 

Özetle ben fotoğrafta belli bir yere geldiysem bunu Ayasofya'ya borçluyum. Beni fotoğrafçı yapan mekân orasıdır. Fotoğrafı benimsememi, özümsememi, fotoğrafta belli bir yere gelmemi Ayasofya'ya borçluyum, çünkü Ayasofya dünyanın en muhteşem mekânlarından biri.


 

MU: Şu anki mevcut Ayasofya'dan önce yanan iki Ayasofya daha var sanırım.

 

TA: Birisi iç isyandaki bir ayaklanma sonucu yanmış. Bu Ayasofya zaten ahşapmış, ikincisi de yarı ahşap yarı taşmış.

 

MU: Şu anki eser sanırım Justinyen döneminde yapılmış.

 

TA: Bu eser, Bizans İmparatorluğu'nda Nika Ayaklanması diye bir ayaklanma çıkıyor ve bu imparatorluğa karşı öyle büyük bir ayaklanma oluyor ki İmparator Justinyen imparatorluğu terk edip gitmek istiyor. Tam terk edecekken karısı Teodora engel oluyor. Bizans'ın komutanlarından Belisarus'la Teodora'nın işbirliği sonucu isyan bastırılıyor fakat bu arada Ayasofya da yakılıp yıkılıyor. Daha sonra Justinyen Ayasofya'nın tekrardan yapılmasını emrediyor. Aydınlı Anthemios ile Miletoslu İsidor  denen iki mimara "Buraya muhteşem bir şey yapacaksınız" diyor. Bu yapının denetimini ise Justinyen bizzat yapıyormuş. O günkü koşullar göz ününe alınırsa, dünya mimarlık tarihinin en önemli anıtlarından biri yapılmış. Mimarlıkta pantentif stil olarak adlandırılan bu stil ilk defa Ayasofya'da kullanılıyor. Mimar Sinan Ayasofya'dan feyz almıştır, Tophane'deki Kılık Ali Paşa Camii, Ayasofya'nın küçük bir maketidir adeta ve Mimar Sinan'ın çıraklık eseri olarak adlandırılır. Ayasofya yaklaşık 1500 yaşında bir yapıdır ve içine girenin etkilenmemesi mümkün değildir. Yani ben Ayasofya'dan etkilendim, "Ben nereye geldim" diye kendimi sorguladım, "Ben şimdiye kadar niye bu yapıyı gelip görmedim" diye hayıflandım. Muhteşem bir yapı; çok etkilendim, hâlâ etkileniyorum ve hâlâ ara sıra gidip geziyorum. Ben Ayasofya adlı kitabımla Ayasofya'ya olan borcumu ödediğimi düşünüyorum.


 

MU: En büyük hayalim dediğiniz Ayasofya çalışmanız nasıl ortaya çıktı? Süreci ve gelişimini bizlere anlatabilir misiniz?

 

TA: Bu proje benim hep hayalimdi. Ben fotoğraf dünyasına ayak bastıysam bu, Ayasofya sayesinde oldu, belli bir yere geldiysem bunu yine Ayasofya'ya borçluyum. Benim bu borcumu ödemem gerekiyordu. Fotoğraf dünyası beni renkli çekim yapan bir fotoğrafçı olarak bilirdi. Ayasofya ile ilgili renkli bir sürü çalışma var, ben bir prestij kitabı yapmak istiyordum. Zaten yıllardır Ayasofya fotoğrafları çekiyordum ve benim ilk sergimin adı da 'Fotoğraflarla Ayasofya'dır. Kardeşim Almanya'da yaşıyordu, Almanya'da çalışmam için büyük bir yayınevi bulmamda yardımcı olmaya çalışıyordu, sıradışı bir şeyler yapmanın yollarını arayıp duruyordum. Hatta buradaki birkaç ajans bu işi yapalım diye öncülük etmeye çalıştılar fakat bir baktım ki işin eni boyu karışık, beni tatmin edecek duyguyu alamadım. Fotoğrafla ilgili yol göstericilik yaptığım arkadaşlarımdan Oscar adında bir arkadaşım bana "Tahsin Ağabey fotoğrafa çıkalım mı" dedi. Ben de olur dedim. O da bana "Yanımda bir arkadaşımı getirebilir miyim" dedi. Ben de "tabii olur" dedim. Yanında getirdiği arkadaşı kim biliyor musunuz? Shell'in en tepesindeki adam: George. Biz üçümüz; ben, Oscar ve George Fener'den başlayarak Ayvansaray, Balat, Edirnekapı, Tekfur Sarayı ve derken Kariye Müzesi'nin önünde mola verdik. Bu arada bunu Oscar altı ay sonra söylüyor, George bu gezimiz sırasında beni izlemiş sürekli. Çay molası verdiğimizde George sohbetin arasında bana iyi bir Ayasofya kitabını şimdiye kadar göremediğini söyledi. Bu ifade bana sanki damardan bir şey enjekte etti. Ben yanlış mı anladım diye tekrar ne dediğini sorduğumda aynı şeyi tekrar söyleyince, benim Ayasofya ile ilgili bir projemin olduğunu ve destek olabilirlerse bu projeyi birlikte yapabileceğimizi, hazır olduğunu ve bu işi yapabileceğim bir yer aradığımı söyledim. Benim ciddi olup olmadığımı sordu, ben de ona "Ciddi olmadığım bir şeyi hiçbir yerde söylemem ve arkasında da durmam" dedim. Bana bir hafta kadar müsaade edebilirse projeyi hazırlayıp ona sunabileceğimi söyledim. Kabul etti. Ben projeyi hazırlayıp sundum ve proje görülür görülmez George tarafından onaylanmış, beni çağırarak bir komisyonlarının olduğunu ve bunun formalite icabı bile olsa onlar tarafından bir görüşülmesi gerektiğini söyledi. "Hollandalı ve Türklerden oluşan bu komisyonun üyeleri seninle görüşecek" dedi. Ben kaç kişi olduklarını sordum, o da bana "beş altı kişi kadarlar" dedi."Böyle bir komisyonun karşısına çıkıp kendimi savunur bir durumda kalmak istemem ve bunu da tasvip etmiyorum" dedim. O, "Ben projeyi onayladım komisyon kısmı işin formalitesi" dedi. Formalite de olsa bunu yapamayacağımı, bu işin olmayacağını söyledim. Aradan belli bir zaman geçti, artık bu işin olamayacağını düşünüyordum ki George arayarak benimle iki kişinin görüşeceğini, komisyonun olmayacağını söyledi. Durum böyle olunca ben de kabul ettim. Derken işe başladık, firmanın halkla ilişkileri bazı firmalardan fiyat almış, benim aldığım fiyatların dörtte biri. Bu beni rahatsız etti ve bunun üzerine projeyi yapmaktan vazgeçtim. Ben yaptığım işe arkamı dönmem, işlerin hepsinin önümde olmasını isterim, benim arkamdan işlerin yürütülmesini asla tasvip etmem. Ben matbaa aşamasında bile baskının başında bulunurum, her sayfasını gözümle görmeliyim. Eğer ben işe arkamı dönersem oluşabilecek bir hataya müdahale edemem. Bundan dolayı bu projeyi gerçekleştirmekten vazgeçtim. George bunu duymuş ve beni çağırarak "Bundan sonra tek muhatabın benim, ne istiyorsan bana geleceksin" dedi. Benim Shell'in başındaki adamın gözünde bıraktığım bu intiba sayesinde işe devam edebildik.


 

Geçenlerde Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nin beni davet ettiği bir söyleşinin sonrasında aynı mekânın üst katında standların kurulduğunu öğrendim. Gittim, standlara baktım, kitap ve birçok şeyin satıldığını gördüm. Bir an "Ben niye Ayasofya kitabımı buraya koyup satmadım" diye düşündüm. Bendeki tüccar zihniyeti gelişmiş olsaydı bunu daha önceden akıl etmem gerekirdi ama gelişmemiş.

 

MU: :)

 

TA: Fotoğraf dünyanın en mutlu edici en zevk verici işlerinin başında geliyor, bir o kadar da zor, dünyanın en zor işlerinden biri. Ben fotoğrafımı çekiyorum, filmleri yıkıyorum, iletişimimi kuruyorum, arabanın şoförlüğünü yapıyorum, halkla ilişkilerimi yapmaya çalışıyorum, renk ayrımını yapıyorum vs vs. Yani her şeyini ben yapıyorum. Ayasofya kitabının A'dan Z'ye her şeyi benim elimden çıktı. Renk ayrımından tutun da grafik tasarımına kadar her şeyini ben yaptım. Bir fotoğrafçı olarak yanımda bir eleman çalıştıracak gücüm yok.

 

 

MU: Bu işin vurgunu yok.

 

TA: Ben babadan zengin biri değilim, bu saatten sonra olabilme şansım da yok. Gücüm olsa yanımda asistanlık edecek, işlerimi yürütebilecek bir yardımcı alsam ve ona para verebilsem ama bunu yapamıyorum. Ha gönüllü olarak bunu yapmak isteyen bir sürü arkadaş var. Bu da benim hoşuma giden bir durum değil. Genç bir arkadaşın benim yanımda yetişmesi ona birikimimi aktarabilmem benim de hoşuma gidecek ama karşılıksızlık konusu benim canımı sıkan bir şey.

 

MU: Sormak istediğim şeylerden biri de buydu aslında. Türkiye'de söz sahibi bir fotoğrafçı olarak arkanızda yetişen yeni nesille ilişkilerinizi ve bu konudaki katkılarınızı soracaktım.

 

TA: Bu hep düşündüğüm bir konu olmakla beraber bir türlü bunu hayata geçiremiyorum. Bugünkü koşullarda hayatınız sizin istediğiniz gibi akmıyor ki, bu akışı siz yönlendiremiyorsunuz, önünüze bir engel çıkıyor ve akışın yönü değişiyor, bazen geriye dönüşler bile yaşıyorsunuz. İlkelerimden taviz vermeden, çok zorlansam da işimi sürdürmeye çalışıyorum.


 

MU: Ayasofya kitabını Türk fotoğraf dünyasına kazandırdınız, dünyada fotoğraf alanında söz sahibi yerlerde, müzelerde, üniversitelerde yerini aldı. Ayasofya ile ilgili yaptığınız bu çalışma açısından bakarsak hedeflerinize ulaştığınızı söyleyebiliriz sanırım.

 

TA: Ayasofya ile ilgili çizdiğim hedefe ulaştım diyebilirim. Ama fotoğraf anlamında benim daha birçok hedefim var ve o hedeflerime yavaş yavaş ulaşacağıma inanıyorum.

 

MU: Analog sistemlerle çalıştığınızı biliyoruz. Günümüz, teknoloji ve dijital üzerine kurulu bir çağ, hızlı bir çağ. Hedeflerinize ulaşmaya çalışırken analog sistemler size bir engel mi teşkil edecek yoksa hedeflediğiniz yere varmanızda farklı bir katkısı mı olacak?

 

TA: Kompakt ufak bir makineyi saymazsan ben hâlâ dijital fotoğraf makinesine sahip değilim diyebilirim. Ben hâlâ analog sisteme devam ediyorum, dia ve siyah-beyaz çekiyorum. Ben dijitale karşı olmamakla beraber dijitalden o duyguyu alamıyorum. Benim için duygu ve heyecan önemli. Fotoğraf çekerken heyecanlı bir insanımdır. Dijitalin bendeki bu heyecan ve duyguyu yok ettiğini düşünüyorum. Dijitalin fotoğrafı çöp ettiğini düşünüyorum. Analogdan daha mı ucuz? Ben asla o kanıda değilim. Dijital teknoloji aldı başını gidiyor ve nerede duracağı da belli değil. Bir makine alıyorsunuz ve bir bakıyorsunuz ki daha ileri bir makine çıkmış, sürekli bir yerleri ile oynayıp insanları tüketime yönlendiriyorlar. Fotoğrafı çöp ettiği gibi dijital fotoğraf makinesi çöplüğü de oluşmaya başladı.


 

MU: Fotoğrafçıyı da çöp etmiyorlar mı bu arada? Tüketim toplumunun bir parçası haline dönüştürüyorlar onu da.

 

TA: Dijital fotoğraf makinesi ile çektiğin fotoğrafa makinenin ekranından bakıyorlar sadece. Daha sonra bu çekilen fotoğraflara bir daha bakma gereği duyulmuyor. Bu dijital fotoğrafı bilgisayara yükledikleri zaman bu fotoğraf bilgisayarın derinliklerinde kaybolup gidiyor. Bunun yorumunu okuyuculara bırakıyorum.

 

MU: 23 Mart 2006'da 'Denge' adlı fotoğraf sergisini gerçekleştirdiniz. Karşıt öğelerle çatışan güçler arasındaki uyumu, durgunluğu oluşturan doğru orantıyı bulmaya çalışmıştınız çalışmanızda. Yaşamdaki bıçak sırtı denge kavramını fotoğraflarınıza yansıtırken hangi ölçütlerden yola çıktınız? Fotoğrafta denge ne demektir?

 

TA: Fotoğrafta denge, kompozisyon kurallarından biridir. Ben de ondan yola çıkarak belli mesajları vermeye çalıştım, görsel dili kullanarak anlatmanın yollarını aradım. Dünyada ve insan ilişkilerinde dengesizlikler almış başını gidiyor. Bakıyorsunuz pek çok insan eline D300, D700, 5D, 40D gibi dijital fotoğraf makinelerini almış şakır şakır fotoğraf çekiyorlar. Acaba çektiği objeden kendilerine yansıyan yani fotoğrafı oluşturan o ışığın hangi koşullarda nasıl o objeyi yansıttığını biliyorlar mu? Böyle bir kavramın farkındalar mı? Fotoğrafın hangi fiziksel olaylar sonucunda nasıl oluştuğunu biliyorlar mı? Bence bilmiyorlar. Dost sohbetlerinde "Diyaframın, enstantanenin ne olduğunu biliyor musunuz" dediğimde "O nedir" diye soruyorlar. Çünkü merak etmiyoruz, bilgi sahibi olmak istemiyoruz. Bizim kullandığımız fotoğraf makinemiz bizim aracımızdır, yazıyı yazmak için nasıl kalemi kullanıyorsak, fotoğraf makinesi de böyle bir şey. Henry Cartier'in söylediği şey de böyle bir şey; beyin, göz ve kalp aynı çizgide buluşuyor. Bu çizgiyi buluşturan şey de araç olarak kullandığımız fotoğraf makinesidir. Fotoğraf makinesini tanımadan, kuramını bilmeden ben böyle bir şey yapabilir miyim? Yapamam. Bu, bir dengesizlik değil midir? Fotoğraf makinesi üreticisi firmalar "Makineyi şu konuma getir, deklanşöre bas" diyor, fotoğrafın her şeyini bu noktaya indirgediler. Dünyaya baktığında bir sürü dengesizliğin olduğunu, büyük balığın küçük balığı yuttuğunu görüyorsun. Ben, bu sergide simetri ve asimetriden yola çıkarak dünyanın dengesizliklerini küçük de olsa görsel güzellikle anlatmaya çalıştım. Yani dengede dengesizlik...


 

MU: Her fotoğrafın içinde bir insan öğesinin olması gerekli mi? Ayasofya ile ilgili ilk çekimlerinizde insan öğesine yer vermediğinizden dolayı bir eleştiri almıştınız sanırım.

 

TA: Benim ilk sergim 'Fotoğraflarla Ayasofya'ydı. O zamana kadar müzede çalışmanın vermiş olduğu duygu gözüm Ayasofya'dan başka bir şey görmüyordu adeta. Sergi defterine yazılan bir not dikkatimi çekmişti o zaman. Fotoğrafları çok beğenmelerine rağmen bu fotoğrafları insan öğesi kullanarak zenginleştirmemin çok daha güzel sonuçlar vereceğini yazmıştı bir arkadaş. Biz genelde gittiğimiz sergilerde pek eleştiri yapmayız, "Eline sağlık çok güzel olmuş" der geçeriz. Bana dostum tarafından yapılan bu eleştiriden sonra fotoğraflarımda insanla fotoğrafı oluşturan öğeleri buluşturmanın yollarını aradım. Ama insansız fotoğraf olmaz mı? İnsansız fotoğraf olur, sizin insan öğesi ile anlatabileceğiniz şeyler olduğu gibi insan öğesi olmadan anlatabileceğiniz şeyler de vardır. Örnekse Nemrut'taki baş heykellerinin bir fotoğrafını düşündüğümüzde bunun geçmişten gelen insan elinden çıkan bir yapıt olduğunu rahatlıkla görebiliyorsunuz. İnsansız fotoğraf karelerinde de çok zengin anlatımlar olabilir. Bir örnek Koudelka’nın ‘Kaos’ çalışmasını düşünün… örnekleri çoğaltılabiliriz.


 

MU: Fotoğrafın ömrünün insan ömründen daha fazla olması otaya çıkardığınız eserlerde nasıl bir duygu uyandırıyor sizde? Örneğin eserleriniz sizden fazla bir ömre sahipler.

 

TA: Çektiğimiz her fotoğraf eser değil. Bir eserin bir duygusu olması, belli kitlelerde ses getirmesi lazım, bir beğeniyi elde etmiş olmazı lazım. Ben böyle bir şeyin yorumunu zamana ve kitlelere bırakıyorum. Hedef o yol, yani önemli olan iz bırakmak, o yola doğru gitmek. Yaptığınız eserler duygu, içerik ve biçimsel olarak iz bırakacak nitelikteyse zaten sizin bir şey söylemenize gerek yok.

 

MU: Fotoğraf emekli olunabilecek bir uğraş mı?

 

TA: Ben memuriyet hayatından emekli olalı yaklaşık yedi yıl oldu fakat fotoğraftan emeklilik diye bir şey benim için asla söz konusu değil, bu işe gönül vermiş olanlar için emeklilik mümkün değil.


 

MU: Aldığınız birçok ödülünüz var, içlerinde sizin en anlamlı bulduğunuz hangisi?

 

TA: Fotoğraf dünyası beni aldığım ödüllerle tanıdı. Altını çizerek söylüyorum: Ülkemizde maalesef biz sadece fotoğraf yarışmalarının peşinde koşuyoruz; bu, çok yanlış bir şey. Bizim ülkemiz fotoğraf platosu açısından dünyanın en zengin ülkelerinden; bunu değerlendiremiyoruz, salt yarışma için fotoğraf çekiyoruz. Ben yaklaşık olarak iki bin yılından bu yana hiçbir yarışmaya katılmıyorum. Ama bu demek değildir ki ileride hiçbir yarışmaya katılmayacağım. Kendi kendime söz verdim, gençlerin önü açılsın diye yarışmalara katılmayacağım. Yarışma bizim amacımız değil aracımız olmalı, bunu amaç haline getirdiğimiz zaman, kafanızı kaldırın bakın fotoğraf literatüründe bu ülkede üretilen kaç tane fotoğraf var, kaç tane fotoğraf söz sahibi? Biraz kendimizi sorgulamamız lazım. O sebepten dolayı, ben uluslararası alanda bir sürü ödül kazandım ama hiçbir zaman onları bir övünç kaynağı olarak kullanmadım. Son ödülümü 1999 yılında Leica Fotoğraf Olimpiyatları'nda kazandım. Fotoğraf adına yaşadığım bu duyguları her fotoğrafçı arkadaşımın yaşamasını isterim. Beni hayatımda mutlu edici iki şeyden biri budur; ikincisini de  Ayasofya kitabımın tanıtım resepsiyonunda yaşadım ama hiçbir zaman bunların arkasına sığınmadım, sığınmayacağım. İsmimin önünde başka bir ünvanı kullanmayı da asla düşünmüyorum. Bazen biyografilerde görüyorum "şu ünvanı kazanmış, bu ünvanı kazanmış" diye, dünya fotoğrafına baktığınız zaman böyle bir şey var mı? Eugene Smith veya Sebastian Salgado'ya "AFIAP, EFIAP nedir" diye sorsan bilmez bile. Biz bunların arkasına sığınıyoruz, bunlar araç olarak kullanılabilir ama önemli olan şey eserinin gelecekte de beğenilmesidir, bir ustanın ifadesiyle "zamana dayanıklılıktır" aslolan. Öldükten sonra senin eserinden bahsedilecek mi? Önemli olan bu. Sizin bir hedefinizin olması lazım, benim kullandığım fotoğraf makinesi benim amacım değil benim aracım; makineyi araç olarak kullanırım, fotoğrafı çeken o değil, fotoğrafı benim beynim, gözüm ve kalbim çekiyor. Biz Henry Cartier'in söylediği bu lafı bile beceremiyoruz. Anlamadık ve anlamak da istemiyoruz.


 

MU: Bir sanat dalı olarak fotoğraf eğitimi sizce gerekli mi?

 

TA: Gerekli. Eğitimsiz hiçbir şey olmaz. İlkin eğitim, kültür ve sonra sanat. İlk önce kendini eğiteceksin sonra kültürleneceksin, bilgileneceksin daha sonra sanat gelecek. Eğer eğitimimiz olsa kültürleneceğiz, bilgileneceğiz, araştıracağız, öğrenmek için çaba göstereceğiz. Sonuçta ne olacak, olayları sorgulayacağız, hesap soracağız. Bu ülkede bu üçü olsaydı biz belki de bugün uygarlığın en önemli yerlerinde olacaktık. Uygarlık tarihinde birçok ilk şu yaşadığımız topraklardan, coğrafyadan dünyaya yayılmıştır. Bizi düşün, Arap ülkelerini düşün, Mısır'ı düşün, Mezopotamya'yı düşün; dünya uygarlığına hükmeden bu coğrafya şimdi ne durumda?  Eğitim olduğu zaman göreceksin, tanıyacaksın, araştıracaksın, öğrenmek için çaba göstereceksin, okuyacaksın, kendini disipline edeceksin, iletişimi iyi kuracaksın, seveceksin, sevileceksin, emeğin ne olduğunu bileceksin, akla karayı seçeceksin, kendini aydınlatacaksın. Ondan sonra o sanat eserine sahip çıkacaksın.


 

MU: "Görsel duygu ve dürtülerinizin farkındaysanız bu size farklı ve iyi fotoğraflar çekmenizde yardımcı olur" diyor Alex Webb. Alex Webb İstanbul'u fotoğraflamıştı. Sizce Batılı bir fotoğrafçı ile bu topraklara ait bir fotoğrafçı olarak İstanbul'u fotoğraflarken aranızda ne gibi bir fark var veya var mı?

 

TA: Hiç şüphesiz farklılıklar olabilir. Biraz önce eğitimden, eğitimin sanat eseri ile olan ilişkisinden bahsettik. Öncelikle Alex Webb dünyanın en önemli üniversitelerinden birini bitirmiş, Harvard mezunu. Şimdi bu topraklarda bir fotoğrafçı olarak benim İstanbul kentinin içinde, kentin duygusu ile birlikte her gün yaşayarak bunu görsel dile dönüştürmem mi daha kolay, yoksa dışarıdan gelen bir insanın bu kentin duygusunu ve kenti tanıması mı? Şüphesiz benimki daha kolay ama onlar da belli bir eğitim ve kültüre sahipler, bilgi sahibiler. Bir yerde fotoğraf çekmeden önce orayla ilgili birçok kaynaktan bilgi ediniyorlar, insanlarla ilişkiye giriyorlar ve ondan sonra fotoğraf çekiyorlar. Ben bu şehrin her gün bir şeyini öğreniyorum, her gün bir şeylerini öğrenmek için çaba gösteriyorum ama biz çaba gösteriyor muyuz? Sanmıyorum.

 

MU: Alex Webb'in İstanbul fotoğraflarına baktığınız zaman Türkiye'de İstanbul ile ilgili dolaşımda olan fotoğraflardan farklı fotoğraflar görüyorsunuz. Nasıl farklı; sade, olduğu gibi gözüken yani çöpüyle, kırık döküğüyle, modern yüzüyle yoksulluğuyla İstanbul'u görüyorsunuz. Ama bizim dolaşımdaki fotoğraflarımıza baktığınız zaman mükemmel İstanbul, mükemmel renkler, mükemmel doğa ve çevre görüyoruz. Bu bir yabancının, İstanbul'un içinde yaşayan birçok insandan İstanbul'u daha iyi anladığını ve hissettiğini düşündürdü bana.

 

TA: Alex Webb belli bir eğitim ve kültürü almış, onun fotoğraf anlayışı o. Benim bu topraklarda yaşayan insanımın fotoğraf anlayışı bu. Aradaki fark, kültürel. Onun dünya görüşü o. Biz o birikime sahip olmadığımız o seviyeye ulaşamıyoruz, ben bunu bir acizlik olarak görüyorum. Ben eğitim, kültür ve sanat diyorum, bu bizim eksikliğimiz, biz bu eksikliğimizi gidermek için gereken çabayı göstermiyoruz. Bir fotoğraf platosu olan ülkemizin iyi fotoğraflanamadığını düşünüyorum. Şu an bildiğim iki yabancı fotoğrafçı İstanbul'u çalışıyor, Nikos Ekonomopoulos Türkiye ile ilgili bir kitap yapıyor, peki bunu ben niye yapmıyorum, niye yapamıyorum? Bunun sorgulamasını yapmıyorum, burada kendimden bahsederken ülkemizdeki fotoğrafçıları kastediyorum.


 

MU: İnsanların böyle çalışmalar üretebilmesi için gönlünün ve gönül zekâsının açık olması gerekiyor sanırım.

 

TA: Biz onlardan yoksunuz, niye yoksunuz? Biz çünkü zorun peşinde değiliz, mücadeleci değiliz, biz yapamayız o tür işler. Benim bir İstanbul projem var; inşallah onaylanırsa ben İstanbul'u o zaman kendi gözümle duygularımla beynimle heyecanımla anlatmaya çalışacağım. Fotoğraf zor iştir, bu ülkedeki insanlar kolayı benimserler. Biz iki tane şak şak'ın peşindeyiz. Biz eğitimin, kültürün ve sanatın peşinde değiliz, olmadık da olamayız da. Var olan sanat eserlerimizi bile korumasını beceremiyoruz.


 

MU: Geçenlerde Sayın Ara Güler, bir söyleşisi sırasında şöyle bir söz söyledi, "Eğer sanata yakın olmasam ve uğraşmasaydım hödük herifin biri olurdum" dedi. Sanat insan hayatında nasıl bir yere sahip, katkıları neler?

 

TA: Eğer belli bir eğitim birikimin olmasa eline iki tane vurup lokmanı elinden alsalar sesiniz çıkmaz. Kafanı kaldır topluma bak, toplum öyle mi değil mi? Eline iki tane vur lokmasını al, sonra ona bir lokma ver, kendine bağla. Kendine bağladığın zaman ne oluyor? İyi insan oluyorsun, sana minnet duyuyor. "Hödük olurum" demesinin nedeni bu. Bu işin özü eğitim, kültür ve sanat. Bunlar olmadığı zaman bir hiçsin. Da Vinci, Picasso, Rembrandt'ı düşün.. Dünyada bunların eserleri ses getiriyor mu getiriyor, bunlar bir sanatçı mı, sanatçı, onların eserlerinin üzerlerinde fikir yorumu yapılıyor mu, yapılıyor. Sen okumamış, eğitim görmemiş bir adama bu kişilerin eserlerini göstersen manda göle bakar gibi bakar. Bugün Anadolu'da gidiyorlar bir 'lahit'in bir köşesini kırıp içine bakıyorlar, niye? Eğitimi ve kültürü olsaydı onu bir sanat eseri olarak düşüneceklerdi. O zaman onu ne yapacaktı, sahip çıkacaktı. Başlangıçta konuştuğumuz gibi vatandaş sorgulamasını bilmiyor, hesap sormasını bilmiyor, özeleştiri yapmasını bilmiyor, verdiği oyun peşinden gitmesini bilmiyor, eline vurup lokmasını aldığın zaman "Ben karnımı doyuracağım, benim lokmamı niye alıyorsun" bile demiyor. Neden? Çünkü eğitim, kültür ve sanat yok.


 

MU: Devam etmekte olan Urfa çalışmanız ne aşamada? Bu çalışmanızda neyin peşindesiniz?

 

TA: Bu çalışmamda çok şeyin peşindeyim. Mezopotamya'nın en önemli şehri olan Şanlıurfa, Türkiye'nin görsel olarak en zengin yörelerinden biri ama biz o zenginliğimizi görsel malzemeye yeteri kadar dönüştüremiyoruz. Teknoloji, her geçen gün bir şeyleri alıp götürüyor zaten. Fotoğraf maddi olarak külfeti olan bir dal. Maddi olarak arkanızdan itici bir gücünüz olmazsa zor. Bu proje on yıldır sürüyor. Kodak Film malzeme olarak bu çalışmanın arkasında duruyor fakat bu bana yetmiyor, konaklama, yol, yeme içme vb masraflar inanılmaz boyutlarda, bunları sürekli kendi cebimden karşılamak beni bütçe olarak da sarsıyor. Şu ara İstanbul projesinin peşindeyim, bu proje benimsenir ve gerçekleşirse arkasından Urfa çalışmama ağırlık verip bu projemi de hayata geçirmeye çalışacağım.


 

MU: Sırası gelmişken İstanbul projenize de değinelim.

 

TA: İstanbul projemin alışılmışın dışında bir çalışma olmasının yollarını arıyorum. Bu çalışmamın ismi; 18. yüzyıl şairi Nedim'in yazdığı şiirdeki bir dizeye yakıştırma niteliğinde: 'Bu Şehr-i İstanbul ki…' Kitap İngilizce-Türkçe basılacak. Tarih, deniz ve yaşamın içinde yer aldığı üç bölümden oluşacak, her bölümde kırk fotoğraf olacak.

 

MU: Yüzümüz Umuttur projesinde en son gelinen nokta nedir? Fotoğraf sanatının bu projeye bir katkısı oldu mu?

 

TA: Fotoğrafın bu projeye bir katkısının olup olmadığını bilmiyorum. Belki müzayedede yapılan satışların bir katkısı olabilir. Bu projeyi fotoğraf sanatı boyutundan değil de eğitime yapabileceğimiz bir katkı olarak düşündük. Bu sebepten dolayı bu desteği diğer beş arkadaşımla beraber yerine getirebildiysek ne mutlu bizlere.


 

MU: Baskı teknikleri üzerine de çalışmalarınızın olduğunu biliyoruz. Baskı, fotoğraf sanatının ayrılmaz bir parçası olarak fotoğrafı tamamlayan bir unsur mu?

 

TA: Ben siyah-beyaz baskı yapıyorum ve uluslararası kalitenin önemli olduğunu düşünüyorum. Karanlık odaya malzeme bulduğum sürece devam ettireceğim. Arşivsel baskı tekniğini kullanıyorum yani bir koleksiyoncu tarafından alındığı zaman onun her türlü garantisini veriyoruz. Arşivsel teknik ne dersen eğer, müze ve koleksiyoncu kalitesinde fotoğraf baskı yapma tekniğidir. Bu uzun ve ayrı bir söyleşinin konusu olabilir. Ve tabii ki baskı ve tekniği fotoğraf sanatının ayrılmaz önemli bir parçasıdır.

 

MU: Fotoğraftaki an duygusu, deklanşör ve siz.. Aranızdaki ilişkiyi, duyguyu anlatabilir misiniz?

 

TA: Fotoğraf çekerken Henry Cartier Bresson'un beyin, göz ve kalp için söyledikleri benim ilkelerimin başında geliyor. Benimle fotoğrafa çıkan arkadaşlar "Biz böyle heyecanlı bir vatandaş görmedik" derler.

 

Eğer bende bu heyecan yok olursa fotoğraf yok olur, biter benim için. Ben heyecanın yok olmamasını istiyorum. Fotoğrafa çıktığım insanlardan ben bu heyecanı almazsam onlardan uzaklaşır, beni etkilemelerine izin vermemeye çalışırım. Siz heyecan duymazsanız fotoğrafınız daha başlangıçta bir hiç olur.


 

MU: Tüketim toplumu, uygarlık ve gelişim insanlara taraf gibi gözükseler bile uzun dönemde insanlığın aleyhinde geliştiğini düşünüyorum. Tarihi ve günümüzü yapan şeyin ticaret merkezli şirket kârlarından ibaret olduğunu ben değil tarih söylüyor. Fotoğraf bu çarkın ne kadar içinde veya ne kadar dışında yer alıyor sizce? Fotoğraf da diğer alanlar gibi küreselleşiyor mu?

 

TA: Che Guevara 1959 yılındaki Küba Devrimi'ni Castro ile beraber yapan devrimcilerden biridir biliyorsunuz. Che'nin Aberto Korda tarafından çekilmiş ölümsüz bir portre fotoğrafı var. Bu portre fotoğrafı günümüzde dahi hâlâ kullanılmakta, ilanlarda, reklamlarda kullandılar. Her fotoğrafçının hayalinde bir fotoğraf makinesi vardır. O da kimileri için Leica'dır. Che'nin o portresi Leica ile çekilmiştir. Leica'nın sloganı ne biliyor musunuz? 'Bir kamera ne kadar devrimci olabilir?' Bu slogan binlerce broşüre basıldı vb. Özet olarak tüketim toplumunun nereye gittiğini, insanların nasıl sürekli tüketime yönlendirildiğini ve sermayenin bu işten nemalanmanın yollarını nasıl aradığını bir düşünün. Geçmişin üretim şekli ve üretimleri tu kaka olarak kabul edilip bir teknik buluş ve bunu izleyen bir furya ile beraber adına çağdaş sanat dedikleri farklı kavram ve algılayışlar ortaya atılır, o kavramların içerisini doldurmaya çalışırlar ama amacın ne olduğunu ve kitlelerin ne ile uğraşmasıyla ilgili bir içerik sunmadıkları gibi bunun ne olduğunu kendileri de bilmezler. Böyle abuk subuk bir duygunun içerisinde yol alır gideriz. Dünya da bu sürecin içerisinde yol alıp gidiyor, nerede duracak, ne zaman ne olacak belli değil. Çünkü sen kendini kendi ruh halinle ifade etmiyorsun, sen kendini onların yönlendirdiği ruh hali ile ifade ediyorsun.

 

MU: Bir anlamda oyunun içine dahil ediliyorsun, oyunun içinde yer alıyorsun. Oyunun içinde söylem dilimizi bulup yola öyle devam etmemiz gerekiyor sanırım, oyun içinde oyun gibi.

 

TA: Mecbursun, yoksa yoksun.


 

MU: Fotoğraf çekmek evrensel tanıklığın ötesinde kişisel bir yaşam deneyimidir. 12 Eylül sizin için nasıl bir deneyimdi? Bizim için bir fotoğrafını çekebilir misiniz?

 

TA: 12 Eylül ile ilgili bir fotoğraf; gece saat 02.30, evin kapısının zili çalıyor ve bir baskın düzenleniyor, evin içerisinde siz, eşiniz, kız kardeşiniz, babanız ve yeni emeklemeye başlamış çocuğunuz var.. Kapıyı açıyorsunuz ve neye uğradığınızı anlamıyorsunuz, karşınızda bir yüzbaşı, iki-üç sivil; ellerinde inanılmaz silahlar, evi tarumar ediyorlar ve hiçbir şey bulamıyorlar. Dede ve torun hariç herkesi alıp gidiyorlar. Siz, "Ya bu çocuğun annesi bari burada kalsın" diyorsunuz. Fakat dinlemiyorlar bile. Alın size bir fotoğraf. Evde kalan dede ve o yürüyemeyen çocuğu düşünün. Aradan on beş gün geçiyor ve hiç kimse de "Bu yaşlı adamla çocuk ne yapar" diye merak edip sormuyor, bu çocuğun mamaya mı, altının değişmeye mi, bakıma mı ihtiyacı var diye kimse sormuyor, bunların hepsini o yaşlı dede yapıyor. Bu saf, temiz, okuma yazması olmayan dede "Selimiye'nin önüne gideyim de belki bizimkilerden haber alırım" diye düşünüyor ve kalkıp gidiyor. Torununu omzuna almış tepesinde taşıyor ve oradan geçen bir yüzbaşı ile karşılaşıyor, saf ve temiz duygularla "Bu torunum annesini bir görebilir mi" diye soruyor. Yüzbaşı inanılmaz bir ifade ile yaşlı adama bağırıp çağırarak cevap veriyor. O anda tepesinde bulunan torunu korkudan altına kaçırıyor ve dedesinin omuzlarından sidik akmaya başlıyor, alın size diğer bir fotoğraf.


 

MU: Bu güzel ve zevkli söyleşi için teşekkür ederim.

 

TA: Ben teşekkür ederim.

 

 


Tahsin AYDOĞMUŞ Hakkında
 

1953 yılında Malatya'da doğdu.

1985 yılından beri fotoğrafla uğraşıyor.

1979 - 2003 yılları arasında Ayasofya Müzesinde çalışmış ve bu ortam fotoğrafına birçok açıdan kaynaklık etmiştir

1994  Ballantine yarışmasında başarı ödülü,

1996  aynı yarışmada büyük ödülü kazandı.

1997  Ballantine başarı ödülü

1998  Fuji Film Türkiye Basın Fotoğrafçısı ödülü

1998  Fuji Film Türkiye Röportaj ödülünü kazandı.

1998  8. Devlet Fotoğraf yarışmasında  "Başarı Ödülü" kazandı

1999 4. LEICA Fotoğraf Olimpiyatın da Büyük Ödülü kazandı.

 


Tahsin Aydoğmuş (Fotoğraf: Mehmet Uçkun)


Fotoğrafları yerli yabancı pek çok dergi ve yayınlarda yayınlanan fotoğrafçının işler çeşitli uluslararası karma sergide yer aldı. Bugüne değin 7 kişisel sergi açan Tahsin Aydoğmuş, birçok fotoğraf etkinliklerinde yer aldı. İstanbul'da yaşamakta olan Aydoğmuş halen uzun süreçli fotoğraf projeleri üzerinde çalışmaktadır. Son altı yıldır Urfa belgeseli hazırlamaktadır.


Emekli olduktan sonra kurduğu kendi atölyesinde fotoğraf çalışmalarını sürdürmekte..  Daha önce renkli saydam çalışmaları yapan Aydoğmuş son yıllarda "arşival baskı" teknikleri ile siyah beyaz çalışmalara ağırlık vermiştir.


Sergiler;

1. 1991 Fotoğraflarla AYASOFYA - İstanbul /Ayasofya

2. 1992 Fotoğraflarla AYASOFYA -  Nurnberg/Almanya

3. 1995 Doğa ve İnsan - Fotoğrafevi / İstanbul

4. 1997 Türkiye'nin Turizm yöreler - Nurnberg / Almanya

5. 1997 İstanbul'dan Nepal'e - Lefkoşe / Kıbrıs

6. 2001 TÜRKİYE'den - Köln / Almanya

7. 2006 DENGE İstanbul fotoğraf Merkezi 


Yayınlar;

Kültür Bakanlığı yayınları  Ayasofya İkonaları 2 cilt / 1992  (Türkçe)

Scala yayınevi - Londra Ayasofya  / 2004  (Türkçe - İngilizce)

"İsatanbul' an" istanbul merkezi yayınları / 2006

"Yaşayan çarşılar"  Novartis yayınları / 2005  (ortak proje 5 fotografcı ile)

"öbür yanım" Novartis yayınları / 2006   (ortak proje 5 fotografcı ile) 
"Ayasofya - Hagia Sophia" Shell Yayınları / 2008, Tahsin Aydoğmuş
 



Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.

Use By Author Permission Only.

Yorumlar - Comments
Toplam 6 yorum, 1-6 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
Albümünüzü görme fırsatım oldu.Harika fotoğraflar ve baskısı mükemmel.
uğur cavaç eklemiş - adds | 05 Şubat 2010 Saat - Time 16:29
Fotoğraflarınız, tarihin derinliklerinde unutulmaz bir gezi yapmak gibi; heybetli dokusunu yüzyıllardır cömertçe sunan tarihin
dokunuşunu, teninizde hissettiren muhteşem bir gezi...

Çalışmalarınız, emeğiniz ve bizlerle paylaştığınız için ellerinize sağlık.
Nuran Sarıkaya eklemiş - adds | 09 Şubat 2010 Saat - Time 00:20
"HAGIA SOPHIA" Albümü Uluslararası düzey ve kalitesinde dev bir eser.Her aydının kütüphanesinde bulunması gerekir.Saygıdeğer AYDOĞMUŞ'u birkez daha tebrik eder,başarılarının devamını dilerim.
Dr.Recep ÜNÜR eklemiş - adds | 11 Şubat 2010 Saat - Time 08:57
Tahsin bey'in sözlerine ve şikayetlerine tamamen katılıyorum.
Yaptığı bu çalışmanın önem ve değerini takdir ediyorum...
Bu çalışmalar, Osmanlı Dönemi'nde yapılmış çinko/gravürler, taşbaskılar ve resimler gibi ebediyen yaşıyacaktır.
Candan kutluyorum...eline-gözüne ve yüreğine sağlık...
turkobaba/ Turhan Şeref Ener eklemiş - adds | 15 Şubat 2010 Saat - Time 17:58
Tahsin Aydoğmuş'u tanıyorum tanımaktanda mutluluk duyuorum.Söyleşiisini okudum hiç değişmemiş.Dediği gibi beyni.gözü ve kalbi sonuçta oluşturduğu duyguları fotoğraflarında...Kendisini saygıyla anıyor emeğine sağlık diyorum.
Huriye Uğurtay eklemiş - adds | 19 Şubat 2010 Saat - Time 17:48
Teşekkürler;Tahsin bey...Sağlıklı uzun soluklu,sevdiklerinizle uzun soluklu yaşamlar dilerim;usta...
Giriş kısmındaki"biz eğitimin kültürün ve sanatın peşinde değiliz"düşüncenizi anlamakta güçlük çekmiş olmama rağmen,ileri anlatımlarda bunun;farklı bir düşünce ile dile getirildiğini;kendimce yorumluyorum...Özellikle;"Günlük yaşıyoruz"tesbitiniz'e katılmamak olası değil...
Saygılar sunuyorıum...
Veysel KEBANLI eklemiş - adds | 12 Mayıs 2010 Saat - Time 18:42
Yorum Ekleyin - Add Comment
Yorum - Comment
Adınız Soyadınız - Name Surname
Mail
Web Sitesi - Web Site
Beni hatirla - Remember me
Yeni bir yorum geldiginde haber verin. Notify me when new comment is added.

 

e-Panel

Ara - Search


 

M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı

Türkiye Sanal Fotoğraf Müzesi

Anadolu Fotoğraf Dergisi

  Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin İzinsiz Olarak Kısmen veya Tamamen Kopyalanması ve Kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına Göre Suçtur.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.