Bookmark and Share
Tansu Gürpınar ile Söyleşi

“Başta sulak alanlar ve ormanlar olmak üzere, ülkenin temel ekosistemleri kan kaybediyor. Uygulamalar yetersiz!”


Tansu Gürpınar


Tansu Gürpınar: Her şeyden önce Fotoritim Dergi`sinin ilgisine ve size teşekkür ediyorum ve yeri gelmişken iki noktaya değinmek istiyorum.

 

Öncelikle Fotoritim Dergisi`nin geniş bir spekturuma sahip, dolu dolu bir yayın olduğunu, bir ay boyunca ilgi ve zevkle okuyorum ve bu vesile ile dergiye emeği geçen herkesi kutluyorum. Derginin sitesinde geçmiş yayınlara yer verilmesi onu adeta bir kitap haline getiriyor.

 

Bildiğiniz gibi dergide ara ara “doğal çevre ve fotoğraf” konularında yazıyorum. Yazılarıma yorum ekleyen dostlar oluyor. Onlara aynı köşede teşekkür etmek ve sorusu olanlara yanıt vermek istiyorum; ancak muhtemelen bir şeyleri eksik ya da yanlış yaptığım için mesajlarımı ulaştıramıyorum. Bu nedenle kendilerine buradan özür ve şükranlarımı sunuyorum.

 

Funda Gönendik: Dergimizin çalışmalarını yürüten tüm arkadaşlarım adına bizlerde bu güzel düşünceleriniz için çok mutlu olduk. Teşekkür ederiz.

 

Sizi tanıdığım ve araştırdığım kadarıyla önce Tıp Fakültesini kazanmışsınız ve bırakıp Fen Fakültesinde Botanik, Zooloji ve Jeoloji eğitimi almışsınız… Bu, doğa bilimlerine olan tutku nasıl gelişti?

 

TG: 1940`lı yılların ilk yarısında Ordu’da doğayla iç içe bir çocukluk yaşamıştım. Evimiz deniz kıyısında kayalıkların üzerine yapılmış taş sütunlar üzerindeydi. Altına kayıklar çekilirdi. Deniz, kumsal, orman, arkadaşlarımla paylaştığım oyun alanlarıydı. Sonraları Samsun’da da kafa dengi bir arkadaş gurubu ile doğayla olan beraberliğimi sürdürdüm. Liseyi bitirince Ankara Tıp Fakültesini kazandım. Tıp Fakültesinin birinci sınıfını (FKB) Fen Fakültesinde okuyorduk. Fen Fakültesinin Tabii Bilimler Bölümünde işlenen konular bana tanıdık ve yakın geliyordu. Fen Fakültesinin de giriş sınavını kazanınca bu bölüme geçiş yaptım.


 

FG: Sonra yaşamınızda Milli Parklar dönemi var. Bu dönemden bahseder misiniz? Sizce bir Milli Park nasıl olmalı? Nasıl korunmalı ve tanıtılmalı? Şu anda Türkiye’deki Milli Parklar ne durumda?

 

TG: Fakülteyi bitirip askerlik görevimi tamamladıktan sonra 1966 yılında iş aramak için Ankara’ya geldim. MTA Enstitüsüne yaptığım başvuru kabul edildi. Bu arada bir arkadaşımın önerisi ile Milli Parklar seminerini izledim ve seminerin son günü askerliğimi yapmış olduğum Hakkari dağlık yöresi hakkında slaytlarımla bir sunuş yaptım. Türkiye’de milli park sistemini kuran ve o sıralarda Orman Genel Müdürlüğünde Daire Başkanı olan M. Zekai Bayer seminer sonunda birlikte çalışmayı teklif etti. Alacağım maaş MTA dakinin yarısı kadardı. Kabul ettim ve hiç pişman olmadım.

 

Milli parklar, doğanın ulusal ve uluslararası ölçekte farklı özelliklerini bulunduran yerlerinin nitelik ve niceliklerinin, bozulmadan, kaybedilmeden sürdürülebilmeleri amacıyla koruma altına alınan sahalardır. Benzer nitelikteki tarihi ve arkeolojik alanlar da milli park olarak değerlendirilebilir.

 

Her milli parkın, kendine özgü öne çıkan özellikleri vardır. Örneğin Kuşcenneti Milli Parkı`nda kuş toplulukları baskın bir özellik iken, Göreme Milli Parkı`nda peri bacaları ve benzeri jeomorfolojik oluşumlar, tarihi eserler ve özgün tarım şekilleri baskın özelliklerdir. Yukarıda da belirttiğim gibi bir alanın “milli park” statüsüne alınmasında amaç, özelliklerin yaşatılabilmesidir. Başka bir anlatımla, bu özellikleri günümüz insanlarının olduğu kadar gelecek kuşakların yararına sunabilmektir. Bu alanlarda doğanın işleyişine karışılmaz. İnsan müdahalesi en az düzeyde tutulur Bu nedenle milli parklarda koruma kullanma dengesinin sağlanması büyük önem taşır.

 

Bilindiği gibi, ilk milli park ABD deki Yellowstone’dur ve 1873 yılında tesis edilmiştir. Amerikalılar milli parkları dünyaya tanıttıkları en uygar kavramlardan biri olarak kabul ederler. Ayrıca milli parklar Amerikalıların gözünde bir koruma olayı olduğu kadar demokrasi uygulamalarının da en güzel örneklerinden biridir, çünkü ülkenin en güzel, en değerli alanlarının mülkiyeti kişilere değil toplumun tamamına aittir.

 

Milli parkların bilimsel, rekreasyonel, sportif değerleri gibi estetik değerleri de çok yüksektir. Doğa fotoğrafçıları için harikulade çalışma platoları oluştururlar. Fotoğrafçı gözüyle elde edilen görüntüler toplum üzerinde etki sağlar. Böylelikle milli parklar ve sahip oldukları değerler iyi ve objektif bir şekilde tanıtılmış olur.  Ansel Adams’ın çalışmaları bu duruma örnek oluşturmaktadır. Amerikan milli parklarında çektiği fotoğrafları sergilerle yayınlarla topluma aktarmış ve milli parkların tanınıp benimsenmesinde önemli etken olmuştur.

 

Son yıllarda Türkiye’deki milli park sayısında artışlar oldu; yanılmıyorsam sayıları kırk civarında. Bu sevindirici bir gelişme, ancak koruma – kullanma dengesinde ibre kullanmadan yana görünüyor ki bunun düzeltilmesi lazım.


Tansu Gürpınar

 

FG: DHKD (Doğal Hayatı Koruma Derneği) Başkanlığı yaptınız Bu dönemden ve yaptığınız çalışmalardan söz eder misiniz?  

 

TG: Doğal Hayatı Koruma Derneğinin kurucularından biriyim. Derneğin kuruluş amaçları hakkındaki ilk toplantıyı iki arkadaşımla birlikte, kelaynakları ile ünlü Birecik’ de yapmıştık. Derneğin logosu da bilindiği gibi kelaynaktır.

 

Dernek, 1970’ li yılların ortalarından itibaren adına yakışır bir şekilde Türkiye’ nin canlı doğal varlıkları ile bunların yaşama alanlarının korunmaları için ciddi çalışmalar yapmış, projeler üretmiş ve başarılı olmuştur. Dernek, çalışmalarında daima dürüst, saygılı, özverili, sevecen ve vatansever bir çizgi izlemiş ve bu sayede toplumda güvenilir ve saygın bir konuma gelmiştir. Bugün insanlarımızın çoğu kelaynakları, karettaları, fokları, kardelenleri, doğal yaşlı ormanları, önemli kuş alanlarını, önemli bitki alanlarını biliyorlarsa bütün bunlar derneğin çalışmaları sonucunda gerçekleşmiştir.

 

1996 Yılında Çevre Bakanlığı`ndan emekli olduktan sonra derneğin Ankara temsilciliğini kurmak ve yürütmekle görevlendirildim. (Derneğin merkezi İstanbul’dadır.) 2001- 2002 yıllarında da genel müdür olarak görev yaptım. 2004 yılında yaşadığım sağlık sorunundan sonra Ankara temsilciliğinden de ayrıldım.

 

Doğal Hayatı Koruma Derneği, koruma çalışmalarına koşut olarak eğitim ve bilgilendirme çalışmalarına da ağırlık vermiştir. Bugün daha küçük bir kadro ile önemli bitki alanları konusunda çalışma yapan derneğin eski personelinden bazıları, Doğal Hayatı Koruma Vakfı, Doğa Derneği, Doğa Koruma Merkezi ve Kuş Araştırmaları Derneğinde ülke doğasının korunması gayretlerine omuz vermeğe devam etmektedirler.



“Öğretmenliğe niçin “Tanrı mesleği” dendiğini o zaman anlamıştım”


 

FG:  Türkiye’de yok olmaya başlayan türler, alanlar konusunda şu anda ne tür çalışmalar yapılıyor? Doğal değerlerimiz ve bunların korunması ile ilgili misyonu sürdüren geniş kapsamlı çalışma yapan başka kurumlar var mı?

 

TG: Türkiye’de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan türlerin ve alanların korunmaları amacıyla Çevre ve Orman bakanlığı bünyesinde görev yapan iki büyük kamu kuruluşu var; Doğa Koruma Genel Müdürlüğü ve Özel Çevre Koruma Kurumu. Yukarıda saydığım gönüllü kuruluşlar da aynı amaç için çalışıyorlar. Kamu ve gönüllü kuruluş görevlileri eskiye göre daha yaygın, daha yoğun çalışmalar yapıyorlar. Yeni yöntemlerle bilgi topluyorlar ve bilgisayar yardımıyla bunları işleyip değerlendiriyorlar. Bunları yayınlayıp geniş çevrelerle paylaşıyorlar. Gerektiğinde yeni koruma alanları ayrılıyor.

 

Çalışanların sayısı daha fazla ve bilgi düzeyleri daha yüksek… Yeni yasalar, yönetmelikler, uluslararası sözleşmeler koruma çalışmalarına hukuk desteği sağlıyor. Bunlar iyi ve madalyonun parlayan yüzü. Madalyonun diğer yüzü ise pek öyle iç açıcı değil. Ayrıntıya girmeden özetle belirteyim: Başta sulak alanlar ve ormanlar olmak üzere, ülkenin temel ekosistemleri kan kaybediyor. Uygulamalar yetersiz! 


 

FG: Tabii bu denli doğa tutkusu ve doğa araştırmalarının içinde fotoğraf; olmazsa olmazlardan… Tansu Gürpınar aynı zamanda bir fotoğraf sanatçısı… Fotoğraf serüveninizden bahseder misiniz?

 

TG: Ortaokul son sınıfta fotoğraf çekmeye başlamıştım. Lisede iken bir gece Samsun’da evimizin çatısına çıkıp objektifi kutup yıldızına çevirip pozlamayı başlattım. Sekiz saatlik bir pozlamadan sonra sabaha karşı saat dörtte tekrar çatıya çıkarak işlemi tamamladım. Sonuç etkileyici idi. Ondokuzmayıs Lisesinde günün konusu oldu. Astronomi hocamız fotoğrafı büyüttürdü ve ders malzemesi olarak kullanmaya başladı. Bu beni yüreklendirdi. Üniversite yıllarında, Ankara’da fotoğraf konusunda Türkçe yayın yok denecek kadar azdı ve bu yüzden İngilizce dergileri okuyordum. Böylelikle lise seviyesindeki İngilizce bilgimi geliştiriyor ve fotoğraf dünyasında olup bitenden haberdar oluyordum.

 

1970’li yılların başlangıcında Çankaya Halkevi yönetimi fotoğrafçılık kursları vermemi önerdi. Kabul ettim. Kursa başlamadan önce kitapçıları dolaşarak fotoğrafla ilgili bulduğum yayınları aldım. Topu topu beş altı kitap vardı. İçerikleri tatmin edici olmakla birlikte fotoğraf makinelerinin mekanik ve optiği hakkındaki bilgiler eksikti ve bazıları yanlıştı. Fotoğrafı bilmeyenlere nasıl öğretebileceğim hakkında kafa yordum. Bazı kavramların doğru tanımlarını yaptım. “ Fotoğraf makinesinin değişkenleri ve bu değişkenler arasındaki bağlantılar” öğretisini bu sırada ortaya koydum. O yıllarda fotoğraf siyah beyazdı ve karanlık oda işin önemli bir kısmı idi. Kurs, temel bilgilerle başlıyor, uygulamalı çekimlerle sürüyor ve karanlık oda çalışmaları ile son buluyordu. Karanlık odada ilk baskılarının bile çok iyi olduğunu gören öğrenicilerin yüzlerindeki sevinci unutamam. Öğretmenliğe niçin “Tanrı mesleği” dendiğini o zaman anlamıştım.

 

Kurslar birkaç yıl devam etti, sonrasında da, bildiğiniz gibi halkevleri kapatıldı, daha doğrusu işlevsiz hale getirildi.

 

Kurstan mezun olanlardan bazıları çalıştıkları kurumlarda fotoğrafla ilgili işleri yapmaya başladılar. Rahmetli Merter Oral ve sevgili Özcan Yurdalan AFSAD’ın kuruluşuna katkı sağladılar.


 

Milli parklar ve yaban hayatı konusundaki çalışmalarım devam ederken fotoğraf teknik ve eğitsel yardımcım oluyordu. Günümüzden otuz kırk yıl önce ülkenin doğal varlıkları pek tanınmıyordu. Örneğin TRT’de gösterilen “Flamingo Yolu” dizisinden dolayı herkes ABD’yi flamingolar için bir cennet zannediyor,  bu kuşların ülkemizde yaşadığını aklına bile getirmiyordu. Slayt gösterilerimde Sultan Sazlığı`ndan, Gediz Deltası`ndan, Tuz Gölü`nden, Seyfe Gölü`nden flamingoları perdeye yansıtıp, bu kuşların dünyadaki beş türünden en büyüğünün ülkemizde yaşadığını, Türkiye’nin bu türün yeryüzündeki en önemli topluluklarını barındırdığını, ABD’de flamingo bulunmadığını, bazen şiddetli fırtınalarla Antil adalarından Florida’nın güney ucuna sürüklenip geldiklerini ve orada birkaç hafta oyalandıktan sonra tekrar Antil’lere döndüklerini anlattığımda, izleyenler önce çok şaşırıyorlar, heyecanlanıyorlar ve böylesine güzel varlıkların bulunduğu bir ülkenin insanı olmaktan gurur duyuyorlardı. Bu kabil tanıtımlar doğa koruma çalışmalarıma destek sağlamada etken oluyordu.

 

Gösteriler dışında zaman zaman karma sergilere ve yarışmalara katılıyordum. İlk kişisel sergimi Türkiye’nin ilk tam zamanlı fotoğraf galerisi olan Galeri Lotus’da 1992 yılında açtım.

 

Galeri Ankara’da Gaziosmanpaşa semtindeydi. Adnan Polat, Merter Oral ve ben birlikte açmıştık. Bir seneden biraz fazla yaşatabildik. İkinci sergimi İstanbul’da Sabancı Kültür Merkezinde 1994 yılında, üçüncüsünü New York’da Türkevinde 1995 de, dördüncüsünü Ankara’da ODTÜ Vakfı galerisinde 1995 de açtım. Katıldığım yarışmalarda sergilemeden birinciliğe kadar çeşitli ödüller aldım. Ancak aldığım en büyük ödülü katıldığımı bile bilmediğim bir yarışmadan kazandım. Turizm Bakanlığı 1999 yılında Avusturya’da yapılan bir yarışmaya benim fotoğrafımdan yaptığı posterle katılmış. Sonradan öğrendiğime göre hayli çekişmeli geçen değerlendirme sonucu fotoğrafımdan yapılan poster “Grand Prix” ödülüne layık görülmüş.

 

Fotoğrafın konusu; İstanbul’da Sultanahmet Camisi üzerinden günbatışı idi.

 

Ayrıca bildiğiniz gibi Fotoğraf Sanatı Kurumu ve Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonunun kurucuları arasında yer aldım. 



“Bazen bir iki ay sırtım yatak yüzü görmeden arazi incelemeleri yapıp, geceleri uyku tulumunda geçirdiğim olurdu”


 

FG: Türkiye’de doğal değerlerimizin ve çeşitliliğinin yer aldığı yayınlar ve kitaplar oldukça az, Sizin bu konudaki birikimlerinizle geniş kapsamlı bir çalışma yapmayı düşünür müsünüz? Yaptığınız doğa araştırmalarınızı ve yazdığınız kitaplarınızdan bahseder misiniz?

 

TG: Türkiye’de doğal varlıklar hakkındaki yayınlar, bu varlıkların çeşitliliği, zenginliği, güzelliği ve değeri ile ölçülemeyecek kadar az. Ne yazık ki utanılacak bir durum. Gerçi son on yıldır yapılan yayınlar küçümsenecek gibi değil, ne var ki bu kaynaklar başka bir ülkede olsa, inanın bunun on onbeş katı yayın yapılırdı. Ben az da olsa Türkiye’nin doğal varlıkları hakkında yayın yaptım. 1970'li yıllarda Redhouse Yayınevinin başlattığı Tabiat Bilimleri dizisinin “Akarsularımız” ve “Yabani Bitkilerimiz” kitaplarının metin ve fotoğraflarını hazırladım. Kuşcenneti Milli Parkının Avrupa Konseyi tarafından basılanı da dahil, bütün broşürlerini hazırladım. Avrupa’da Almanca ve İngilizce olarak yayınlanan  “Avrupa’nın Milli Parkları” kitabının Türkiye bölümünün metnini kaleme aldım ve fotoğraflarını çektim. Çevre Bakanlığı’nın prestij kitabı olan ve 1995 yılında yayınlanan “Türkiye’nin Doğal Değerleri” daha çok bilinen adıyla “Renklerin Türküsü” kitabının metni ve fotoğrafları bana aittir.

 

2006'da Çevre ve Orman Bakanlığının Prestij yayını olan “Doğanın Penceresinden Türkiye” kitabının metinlerinin büyük bölümünü kaleme aldım, fotoğraf verdim ve editörlüğünü yaptım. Son olarak 2007 yılında Kuş Araştırmaları Derneği projesi olan “Doğa Korumacının El Kitabı” yayınının editörlüğünü yaptım, bazı bölümlerini kaleme aldım ve uygun fotoğrafları verdim. 

 

Kitaplar dışında çeşitli dergilerde fotoğraflarımla desteklenen iki yüzden fazla makalem yayınlandı. Ancak benim kaleme alıp da yaygınlaşmasını istediğim metinler hiç basılmadı. Kuş sayımları, inceleme ve değerlendirme raporları ve yönetim planlarının hepsi resmi evrak olarak Bakanlıkta kaldı. O yıllarda daktiloda yazılanları çoğaltmak imkanı yoktu. Fotokopi mevcut değildi. Daktiloda bir asıl, iki pelür olmak üzere üç nüsha metin üretilebiliyor ve bunlar da Bakanlık’da ilgili kademelerin dosyalarına giriyor ve bana bir şey kalmıyordu. Bugün onlardan geriye bir şey kalmamış olmasına üzülüyorum.


 

Yeni bir yayın için zemin uygun. Görsel yanı ağır basan kitaplar olabilir. Bunun için başlattığım ve epeyce mesafe aldığım çalışmaları tamamlamam gerekiyor.

 

Yaptığım çalışmalara gelince: 1960`lı yılların ortasından itibaren Türkiye’de bütün doğa koruma çalışmalarının odağında yer aldım. Yeni milli park alanlarının incelenmesi, raporlanması ve tesisi, nesli tehlikede olan türlerin korunmasına yönelik projelerin hazırlanması ve uygulaması,  yaban hayatı türleri için önem taşıyan yaşama ortamlarının belirlenip korunması, göçmen su kuşlarının kışlama alanlarındaki popülasyonlarının tespiti, leyleklerin ve yırtıcı kuşların İstanbul üzerindeki göçlerinin izlenip raporlanması, Kuşcenneti Milli Parkı`nın yıllık yönetim planlarının hazırlanması ve bütün bu konularda ulusal ve uluslararası hukuk çalışmalarının izlenmesi ve gereken katkının sağlanması. Çok yoğun çalışırdım. Bazen bir iki ay sırtım yatak yüzü görmeden arazi incelemeleri yapıp, geceleri uyku tulumunda geçirdiğim olurdu.

 

FG: Doğal alanlarla ilgili sizce bugüne kadar gereken önemi görmemiş ve fotoğraflanmasını istediğiniz yerler var mı?

 

TG: Doğal alanlar içinde bozkırlar hep ihmal edilmiş gibi gelir bana. Mevsim ilkbahar değilse kimse yüzüne bile bakmaz bu yerlerin. Tuz Gölü ve çevresi hem bir sulak alan hem de çorak bir bozkır olarak farklı özellikler sergilemektedir. Bu alana ilgi gösterenler var fakat göl ve çevresinin taşıdığı özellikler akla getirildiğinde gösterilen ilginin çok yetersiz kaldığı düşünüyorum.


“Saydam filmi kullanmanın getirdiği görüş disiplinini ve bu sayede kazanılan göz terbiyesini hiç unutmayalım”


 

FG: Doğa Fotoğrafçılığı dışında fotoğrafta başka ilgilendiğiniz bir alan var mı?  

 

TG: Doğa fotoğrafçılığı dışında kentlerin mimari yapıları ilgimi çekmektedir. İstanbul bu konuda beni büyülüyor. Yukarıda belirttiğim gibi, büyük ödülü de bir İstanbul fotoğrafı ile kazandım. İstanbul dışında küçük ölçekli de olsa, New York, Paris ve Köln’den de çalışmalarım var.


 

FG: Dijital fotoğraf çekmeye ne zaman başladınız? Bilgisayar teknolojisinin olanaklarını kullanma konusunda fikrinizi öğrenebilir miyim?

 

TG: Dijital fotoğrafa 2004 yılında başladım. Çektiğim fotoğraflardan öylesine etkilendim ki “bir teknoloji bu kadar gelişir de insanların neden zamanında bundan haberi olmaz” diye düşündüm ve ben neyi kaçırdım diye fotoğraf dergilerimin eski sayılarını karıştırmaya başladım. New York piyasasında ciddi anlamdaki dijital makinelerin 2001 – 2002 yıllarında boy göstermeye başladığını gördüm.

 

Dijital teknoloji bence fotoğraf dünyasına sunulmuş harikulade olanaklar silsilesidir. Dijital makineler, yapıları benzese de, film makinelerinden farklı özelliklere sahipler. Film makinelerinde olduğu gibi kaliteli bir görüntü oluşturup kaydetmelerinin dışında, farklı olarak, görüntü üzerinde işlem de yapıyorlar. Daha yalın bir anlatımla, dijital makineler sadece çekim yapmıyor; bir fotoğraf laboratuarı gibi görüntüleri birtakım işlemlerden de geçiriyorlar. Makine işin bir bölümü. Bir de tabii aydınlık oda bölümü var. Burada yapabileceklerinizi bilgisayarınızdaki fotoğraf yazılımı üzerindeki hakimiyetinizle çalıştığınız fotoğraflar üzerindeki hayal gücünüz belirliyor. Makinede olsun, bilgisayarda olsun, dijital teknoloji bizi daha çok öğrenmeye, daha çok düşünmeye yönlendiriyor ve buna karşılık sadece çektiklerimizin daha iyi olmasını değil, hayal gücümüzün ürettiklerini oluşturmamızı da sağlıyor. Ne dersiniz, çok daha insanca değil mi? 


 

Dijital teknolojinin iyi ve gelişmiş olması film teknolojisinin kötü ve geri kalmış olduğu anlamına gelmiyor. Film tu kaka olmadı, olmayacak da. Unutmayalım ki kitap, dergi vb. yayınlarda gördüğümüz fotoğrafların büyük bir kısmı film dönemine ait. Filmle dijitali yarıştırmayı doğru bulmuyorum. İkisinin de kendi özelliklerinden kaynaklanan üstünlükleri ve zayıflıkları var. Ben film kullanmaktan vazgeçmiş değilim.  Velvia’nın son iki yıldaki emülsiyonlarının öncekilerden daha iyi olduğunun pek azımız farkında; film neredeyse unutuldu çünkü. Çekime giderken çantamda film ve dijital makinelerim birlikte yer alıyor. Filmden duyduğum heyecan ve hazzı eskiden olduğu gibi alıyorum. Bence herkes ara sıra film kullanmalı. Saydam filmi kullanmanın getirdiği görüş disiplinini ve bu sayede kazanılan göz terbiyesini hiç unutmayalım.

 

Son olarak, dijital ile gelinen noktanın bilimsel durumunu açıklamaya çalışırsak; film kullanımı fizikle kimyanın beraberliği idi, dijitalde ise ortalıkta sadece fizik var.

 

FG: 14. FIAP Doğa Bienali Sonuçları hakkındaki düşünceleriniz nedir? Aldığımız sonuç hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

TG: FIAP Doğa Bienaline saydam dalında çok az fotoğraf geldi. Yukarıda da belirttiğim gibi,  çok kısa zamanda film adeta unutuldu. Sekiz fotoğrafla katılabildik ve söylediğiniz üzücü sonucu aldık. Renkli baskı dalındaki çalışmalar çok daha iyi idi. Şartnameye uysa birkaç kişiden birkaç fotoğraf seçip gönderirdim. Katılımcılardan birer fotoğraf alınabildiği için iyi fotoğrafların hepsini gönderemedik. Seçici kurul olarak beğendiğimiz fotoğraflar FİAP tarafından yirmi üzerinden on dokuz ve on yedi puan alarak değerlendirildiler. Böylelikle yirmi beş ülke arasından on üçüncü olduk. Elimizdeki bütün iyi fotoğrafları gönderebilseydik ilk üçe girebilirdik.


 

FG: En beğendiğiniz yabancı ve ulusal fotoğraf sanatçıları kimlerdir?

 

TG: Klasik bir soruya önce klasik olmayan, sonra da klasik bir yanıt vereceğim.

 

Türkiye’de fotoğraf dünyasında yeri ve ismi olup da beğendiğim kareleri olmayan kimse yok çok şükür. Hayranlıkla izlediğim eserlerin çoğu belleğimde yer etmiştir. Bu durum bana memnuniyet ve huzur veriyor. Yabancılardan sayabileceğim isimler var ama Ansel Adams, fotoğraf tekniğine ve çalışma konularına hakimiyeti, çekimden baskıya uzanan dikkat ve özeni, çalışma konularına duyduğu ilgi ve saygı nedeniyle öne çıkan bir isim.

 

FG: Fotoğraf adına yapılan projeleri takip ediyor musunuz? Hangilerini beğeniyorsunuz?

 

TG: Bazı projelerden haberim var. Amaçları belirlenmiş, çalışma alanı iyi tanımlanmış, süresi belirlenmiş olanların başarı şansı yüksek. Örneğin Trakuş Topluluğu Türkiye’de kaydedilmiş bütün kuşların fotoğrafını çekmeyi hedeflemiş. Şimdiye kadar dört yüz den fazla türü görüntülemişler. Geriye elli civarında bir şey kalmış. Doğru ve yararlı bir hedef, ciddi çalışma ve büyük başarı. Her alanda örneklerin çoğalmasını diliyorum.

 

FG: Bir fotoğraf olsaydınız nasıl bir fotoğraf olurdunuz?

 

TG: Tabii ki doğa fotoğrafı olurdum.

 

FG: Tansu hocam dergimize konuk olduğunuz, değerli bilgileriniz ve dergimiz hakkındaki güzel düşünceleriniz için Fotoritim ekibi adına çok teşekkür ediyorum. Dergimizde doğa ile ilgili yazılarınızı merakla bekliyoruz…


Tansu Gürpınar ve Funda Gönendik


Röportaj : Funda GÖNENDİK

 

FOTORİTİM ARŞİVİNDEN : 

Tansu Gürpınar ile Doğa : Ormanlar
Tansu Gürpınar ile Doğa : Sulak Alanlar
Tansu Gürpınar ile Doğa : Doğal Çevre ve Fotoğraf 
Tansu Gürpınar ile Doğa : Doğa Fotoğrafı 



Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.

Use By Author Permission Only.

Yorumlar - Comments
Toplam 2 yorum, 1-2 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
Zaman zaman afsad'da sevgili hocamızın fotoğraflarını hayranlıkla izliyoruz. Ama onun dışında Tansu Hocamız bize çiçekleri, ağaçları ve doğayı tanıtma konusunda büyük katkılar sağlıyor. Keşke daha çok sayıda doğa fotoğrafçısının, doğa gönüllüsünün katılabildiği konferanslar ve çekim gezilerini de birlikte yapabilsek.
Sinan Vargı eklemiş - adds | 06 Şubat 2009 Saat - Time 10:00
Tansu Gürpınar adına ilk kez yetmişli yılların ikinci yarısında Redhouse yayınlarının Türkiye Tabiatı serisinin kitaplarında rasladım. O zamanlar lise öğrencisiydim. Doğaya büyük bir ilgim vardı ama bilgi edinebileceğim herhangi bir yayın yoktu. Redhouse bu renkli fotoğraflı seriyi yayınlayınca hepsini sırasıyla aldım ve okudum. Serinin en güzel yanı renkli fotoğraflarydı. Bu fotoğraflar ülkemize ve bizim fotoğrafçılarımıza aitti. O zamanlar böyle fotoğraflar çekebilmeyi hayal ederdim.
Aradan yıllar geçti. 1991 yılında Galeri Lotus'ta bir karma sergide yine Tansu Gürpınar adıyla karşılaştım. Ama galeride olmadığı için tanışma fırsatını kaçırmıştım. Ama başka bir fırsat yakaladım. Galeride görevli hanımdan AFSAD'ın düzenlediği seminerlere katılmam yönünde bir öneri aldım. Bu sergi AFSAD'la tanışmama vesile oldu.
Tansu Beyle tanışmak ise bir yıl sonra Side Fotoğraf Şenliğinde kısmet oldu.
O yıllarda AFSAD'da değil bir doğa fotoğrafı gurubu ve atölyesi, ciddi anlamda doğa fotoğrafı çalışan bir kişi bile yoktu.
Ben de çeşitli etkinliklerde karşılaştığım(yakaladığım) Tansu beye doğa ve doğa fotoğrafı üzerine sorular sorarak bilgimi arttırmaya çalışıyordum. Kimi zaman'da ziyaretine gidiyordum. Sohbetlerimizin ortak konusu doğa ve fotoğraftı.
Böylece bu günlere geldik.

Sayın Ustam,
Fotoğrafçılığımın oluşmasındaki katkılarınızı inkar edemem. Bu nedenle size bir vefa borcum olduğunu biliyor ve teşekkür ediyorum.
Ayrıca ülkemizin doğasının korunmasına ve doğa koruma bilincinin yaygınlaşmasına yaptığınız katkılar yadsınamaz. Bugün doğa koruma alanında faaliyet gösteren bir çok kurumun, derneğin ve vakfın temelinde sizin harcınızın bulunduğunu biliyoruz.
Sağlık ve esenlikler diliyorum.
Tarık Yurtgezer eklemiş - adds | 11 Şubat 2009 Saat - Time 11:28
Yorum Ekleyin - Add Comment
Yorum - Comment
Adınız Soyadınız - Name Surname
Mail
Web Sitesi - Web Site
Beni hatirla - Remember me
Yeni bir yorum geldiginde haber verin. Notify me when new comment is added.

Ara - Search

 

Fotoritim Mail-Grubu

Fotoritim Mail-List

 

 

Arşivimizden  - From Our Archives

 

Adem Sönmez

 


 

M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı

 

 

FR'yi takip et

Follow us at

 

 

 

 

 

 

  

 

 

  Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin İzinsiz Olarak Kısmen veya Tamamen Kopyalanması ve Kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına Göre Suçtur.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.