e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
FOTOGRAFIN “arap” I (*)
Yıl 1955. Kış erken bastırdığı, yollar fırtına ve tipiden kapandığı, kamyon şöyle dursun, yük hayvanlarıyla bile ulaşım neredeyse imkânsız hale geldiği için, Binboğa-Toros kıyısındaki küçük köylerden birinin tek derslikli-tek öğretmenli yeni ilkokulunun çatısına kiremit koymaya fırsat kalmamış ve bu nedenle kış boyu beton tavanın hemen her yerinden sürekli su damlamıştı.
Okulun kaba el yontması sıraları, açılıp kapanması hayli zor olan yamrı yumru kalın tahtadan kapıları, naylonla kapatılmış pencerelerinin çerçeveleri, tahsil terbiye şansı bulamadığı, talebeliğin kendine özgü havasını teneffüs edemediği ve vakarını yaşayamadığı için yüreği içten içe hep yanmış, mektebe meraklı ve muallime hayran, yetmişine merdiven dayamış Rahmi ustanın maharetli ellerinden çıkmıştı.
Minik yüzlerini yakıp geçen soğuğa-ayaza, nefes almayı-yürümeyi güçleştiren tipiye-fırtınaya ve ıslak esvaplarına aldırmadan, derslikte ve öğretmenin lojman olarak kullandığı odada bulunan sobalar için her gün kucaklarında bir miktar odun getiren öğrencilerin bütün olumsuz koşullara mukavemeti ile bazı ideallerle donanmış genç öğretmenin ısrarı ve dirayeti sayesinde, eğitim-öğretim aksamadan yürütülmüş ve baharın sona ermesi ile birlikte Ali Nihat, okulun sayısı sekizi geçmeyen ilk mezunları arasında yerini almıştı.
Bir süre sonra parasız yatılı öğretmen okullarının imtihanları olduğu duyuruldu. İstisnasız o yıl ilkokulu bitiren herkesin sınava girmesi için haber yollanmıştı. Ali Nihat ve diğer mezun çocuklar, köyde tahsile en meraklı kişi olan Rahmi ustaya emanet edilecek ve sınava girebilmeleri için O’ nun rehberliğinde ilçeye gönderileceklerdir.
Sınav gününün sabahı, gün ağarmadan yola çıktılar ve sıkı bir yürüyüşle öğlen güneşi tepelerinde iken ilçeye ulaştılar. Çocuklar ilçeyi ilk kez görüyorlardı. İki-üç katlı binaların ve birbiri peşisıra dizilmiş dükkanların yarattığı şaşkınlık içinde, önce sınava girecekleri, çok sayıda camlı penceresi bulunan, gri büyük okulu gördüler. Sınava girebilmeleri için gerekli olan belgeleri doldurdular. Belgeleri ve nüfus kâğıtlarını ellerinden alan okul görevlileri, çarşıya gidip Foto Eşref’ te “resim” çektirmelerini, dörder tane vesikalık resim getirdiklerinde, nüfus kâğıtlarının geri verileceğini, saat 15.30 da sınavın başlayacağını, sınava en az yarım saat kala okulda hazır olmalarını söylediler.
Sınav saatini kaçırmamak için, çocuklara komut veren Rahmi usta acele ile okuldan çıkarken, görevlilerden biri arkalarından, “resimlerin arabını getirmeyi unutmayın sakın” diye bağırdı. Söylediklerinin duyulduğundan emin olmak için, bir kez daha avazı çıktığı kadar bağırdı; “vesikalıkların arabı da lazım. Sakın arapları getirmeyi unutmayasınız”.
Söyleneni tam olarak duymuştu herkes. Ama, ne demekti bu “arap” ? İşte onu anlayamamıştı hiç kimse. Rahmi ustaya sordular sıkılarak, mırıltıyla. Neydi acep bu “arap” ? Kızaran yüzünü saklamak için hızla öne atılan Rahmi usta çareyi, biliyormuş da söylemiyormuş gibi yapmakta buldu. “Hadi acele edin hadi,... Vakit kaybetmeyelim, imtihana yetişemeyiz yoksa” dedi ve “resimleriniz çekildiğinde görürsünüz nasıl olsa, şimdi bunu düşünmenin zamanı mı…” diye ekleyerek adımlarını sıklaştırdı.



Sadece “arap” mıydı çocukların anlayamadığı ?! “Vesikalık” da ne demekti?... Evlerin en mutena yerlerine asılı duran kırık aynaların ve dökük çerçevelerin kenarlarına iliştirilmiş hatıra resimleri görmüşlerdi. Resmin ne olduğunu biliyorlardı bilmesine de,“vesikalık” neydi, işte onu anlayamamışlardı. Merak içindeydiler. Açlıktan mideleri kazınsa da, aldırış eden olmadı. Heyecan içinde önce resim çektirmek için Foto Eşref’ e gittiler.
Arkasında koca siyah bir kumaş bulunan arkalıksız tahta sandalyeye sırayla geçip oturdular. Yeleğinin cebinde köstekli saat bulunduğu, bir taraftan diğerine sarkan zincirinden belli olan kır saçlı, irikıyım adam sert hareketlerle gelip duruşlarını düzeltiyor, kafalarını bir o yana bir bu yana hafifçe çeviriyor, sonra da gidip üç büyük ahşap ayak üzerinde duran, ön tarafında da giderek daralan siyah bir körüğü bulunan, neredeyse sandık büyüklüğünde tuhaf bir aletin arkasından bakıyor, eğer çocuğun duruşunu beğenmezse, bir kez daha gelip kafasını istediği tarafa eğip büküyor ve son bir kez duruşunu bozmaması için azarlıyordu.
Sıklıkla elini yelek cebine atıp, çıkarıp baktığı ve tekrar yerine koyduğu köstekli saat de, çekilecek resimler kadar çocukların ilgi alanındaydı. Köstekli saat dikkatlerinden kaçmamıştı. O da son derece gizemli bir şeydi. Heyecandan zaten nefes alamayan çocuklara, sandığın arkasından son kez bakarken “nefesini tut” diye sert şekilde uyarıyor ve sandığın ön kısmında, siyah perdeyle arkalıksız sandalyenin olduğu tarafta bulunan yuvarlak camın önündeki kapağı açıyordu. Bir an öyle durduktan sonra “hadi geçmiş olsun” diyerek, resmi çekilen çocuğun sandalyeden kalkmasını işaret ediyordu. Her “geçmiş olsun” sözünün ardından, sandığın arka tarafından sarkan uçları büzgülü siyah bezden içeri kafasını, yanlarından sarkan ve gene uçları büzgülü olan siyah bezlerden de kollarını sokuyordu sandığın içine. Çocukların anlayamadığı ve akıl erdiremeyeceklerini düşündükleri şeyler yapıyordu Eşref usta. Herkesin resmi çekildikten sonra, “hadi bakalım, yarım saat kadar sonra gelip alın resimleri” dedi ve resim çektirmek için orada epeydir ayakta bekleyen başkalarını çağırdı.
Kısa bir süre etrafı dolaştıktan sonra, Foto Eşref’ e döndüler. Dönüşlerinin erken olduğunu farkedip mahcup olmuşlardı. Resimler ıslaktı çünkü. Kuruyana kadar da dokunmak yasaktı. Eşref usta ıslak resimleri güneşte kurumaları için büyükçe tahta bir masanın üzerine dizmişti. Heyecanlı bekleyiş sırasında çocuklar, bırakın çıkan resimlere bakmayı, azar işitiriz endişesiyle birbirlerine dahi bakmaya cesaret edemiyorlar, bir kenarda sessizce bekleşiyorlardı.
Ne kadar beklediklerini hatırlamıyordu Ali Nihat. Ama sonunda resim çektirme işi bitmişti. Çekilen resimlerden anladığı kadarıyla vesikalık resim, insanın sadece baş ve göğüs kısmının bulunduğu resimdi. Resimleri Rahmi ustaya teslim edip parasını alan Eşref usta; “Bunlar da araplar. İmtihan için bunu da isterler sizden. Talebeler dışında hiç kimseye resimlerin arabını vermem, araplar bende kalır. Tapuda, nüfusta, orada burada, bir daha vesikalık lazım olan kimselerin bende önceden arabı varsa, onların yeniden resimlerini çekmem. Bendeki araptan vesikalıklarını yeniden çoğaltırım. Lakin talebelerinkini mecburiyetten veriyorum. Onları mektepten istiyorlar”, diye vakur bir edayla yaptıklarını gerekçelendirirken, bir yandan da içi pırıl pırıl kalaylanmış bakır leğende bulunan berrak suya ellerini daldırıp iyice yıkadı. “Hadi bakalım hayırlı olsun çocuklar, size muvaffakiyet temenni ediyorum”, şeklinde kendisinden umulmayacak şefkatli sözlere, Rahmi ustaya yönelik “çocukların karnını doyur mutlaka, aç karına imtihana girmesinler,... karınları tok olsun ki zihinleri açık olsun”, yolundaki uyarısını da ekledi.
O güne dek hiç yemedikleri iki yeni şeyle tanıştılar, sınava gelişleri sayesinde. Simit ve halka tatlısıydı bunlar. Karınlarını bir güzel doyuran çocuklar, vakit kaybetmeden imtihan için okula yöneldiler. Ali Nihat, hayranlık duyarak Eşref ustanın ellerinden çıkan resimlere yeterince bakmıştı bakmasına ama, pek koyu renkli görünen ve nasıl bir şey olduğunu çözemediği arabı, şöyle bir göz ucuyla baksa da, çok merak etmesini mukabil dilediği gibi inceleme fırsatı bulamamıştı. Okul yolunda iken, bütün cesaretini toplayarak bir kez Rahmi ustadan isteyecek oldu arabı, ama Rahmi usta, “amman haaaa..., bakayım derken yere düşer müşer,... neme lazım, emanetleri sağ salim mektebe teslim edelim de...” deyip endişesini dile getirerek Ali Nihat’ ın isteğini geri çevirdi.
Bir ay kadar sonra sınav sonuçları açıklanmıştı. Muhtar, haberi duyar duymaz “imtihan neticeleri belli olmuş, Ali Nihat imtihanda birinci olmuş” diye köye ilan etti.
Yatılı okul sıralarında iken Ali Nihat; yatakhanede yatak açmayı toplamayı - yemekhanede çatal bıçak tutmayı öğrenmişti. Sadece bu mu ? Nota öğrenmiş, kısa sürede klasik müziğe merak sarmıştı. Çok sevmesine karşın okulda bulunan tek piyanoda fazla çalışma fırsatı bulamamış ama mandolinde ustalaşmıştı. Spor etkinliklerine ve münazaralara katılmış, “piknik” kelimesini ilk kez burada duymuştu... Velhasıl yatılı okul aynı zamanda hayat okulu da olmuştu Ali Nihat için.
Ancak, Foto Eşref’ ten bu yana kendisine en fazla heyecan veren şeyle, “resim çekme” ile karşılaşması okulun son yılına, yani mezuniyetine bir yıl kalaya rastlamıştı. O zamana kadar yatılı mektebin resim işleri dışarıya yaptırılırken, o yıl okul yönetimi ihtiyaca binaen okulun demirbaşları arasına bir de “fotograf makinası” ilave etmiş ve okul kâtibini bu işi öğrensin, okulun resim ihtiyaçlarını karşılasın diye büyük kente kursa göndermişti.
Ufak tefek, sevecen, efendice bir insan olan kâtip, kurs dönüşünde, önce bütün öğretmenlerin ve öğrencilerin tek tek ve topluca, sonra da okul ve çevresinin resimlerini çekti. Çektiği resimleri, “karanlık oda” dediği, günler önce epeyce emek verip garip görünüşlü birçok alet edevat yerleştirerek hazırladığı özel odada, kapıyı sıkı sıkı kilitleyerek hazırladı.
Sihir gibiydi bütün bunlar. Ali Nihat ve arkadaşlarından özellikle son sınıfta okuyan kafadar birkaç kişi okul idaresinden, okul kâtibine resim çekme işinde yardımcı olmak istedikleri için kâtibin kendilerine resim çekmeyi öğretmesini talep ettiler.
Okul idaresinin onayını alır almaz da, Everest de zirveye tırmanan bir dağcının heyecan ve merakını aratmayacak ruh haliyle atıldılar fotografa ve karanlık odaya. Kâtip bu işle ilgili bir de kitap verdi öğrencilere. “Resim demeyin bir daha,.. resim başka bir şey..., fotograf bunun adı” diyerek en başından uyardı hepsini. Filmle tanıştılar. Bir kez daha katip, “arap değil bunun adı, negatif diyeceksiniz bundan sonra, kart baskısı da bunun tam tersidir..., yani pozitifidir çocuklar...” diye yeni uyarılarda bulundu.
Eskiden “arap” tı, “film” olmuştu şimdi. Film banyosu yaptılar. Banyo edilip kurutulan filmlerle,“agrandizör” denen sihirli aletin altında sayı sayarak kart bastılar. Saatlerce geliştirici ve durdurucu solüsyonlar içinde kalan eller sarardı, yıprandı. Film ve kart banyolarının kimyasına, kokusuna alıştılar. Kart basarken mucize ile karşılaşır gibi her defasında tarifsiz heyecan duydular ve usanmadan aynı şeyleri ustalaşıncaya kadar tekrar ettiler.
Yıllar geçti aradan. Geçen zaman içinde meslek hayatında epey mesafe almıştı Ali Nihat öğretmen. Fotograf makinası da edinmişti. Görev yaptığı yerlerin doğasının, oralarda yaşayan insanların ve öğrencilerinin fotograflarını çekti yıllarca. Ne zaman büyük kente gitse filmleri yıkatıyor,baskılarını yaptırıyor ve dönüşünde hiç para almadan fotografları sahiplerine dağıtıyordu.
“Hobi” kelimesinin içerdiği gerçek anlam, işte o zamanlar yerli yerine oturmaya başlamıştı. Ancak tutkuya dönüşmüştü “fotograf” Ali Nihat için. Fotografa dair kitaplar ve dergiler topluyor, okuyor, araştırıyor ve bıkmıyordu yeni fotograflar çekmekten.
Renkli film çıktı sonunda. Sürpriz. Ama ne sürpriz. İşte o zaman farketti Ali Nihat, kullandığı filmin ve yaptığı baskıların Siyah - Beyaz olduğunu. O zamana kadar ne üzerinde düşünmüştü ne de konuşmuştu başkalarıyla bunu. Renklisi çıkmasa belki de hiç sözü edilmeyecekti “Siyah - Beyaz Film” in.
Fotograf makinaları da yenileniyordu. Hızla gelişiyordu teknoloji. Epeyce para vererek güçlükle alabildiği fotograf makinasının muktedir olmadığı pek çok şey vardı yeni fotograf makinalarında.
Sihrini kaybeden “arap” kelimesi gibi, S/B film de revaçta kalmayı başaramadı. Renkli film hızla girmişti herkesin hayatına. Fotograf makinaları bulunan hali vakti yerinde aileler için S/B fotograflar küçümsenir olmuş, titizlikle korudukları albümler adeta kimse görmesin diye sandıkların diplerine atılıp gizlenmiş, renkli fotografların konduğu albümler evlerin en görünür yerlerine konmuştu.
Yıllar yılları kovalayıp Ali Nihat’ ın saçlarına belirgin şekilde ak düşmeye başladığında, “dia” / “slayt” denen yeni bir film çıktı ki, bu inanılmaz gelişme gerçekten baş döndürücü idi.
Başlangıçta sadece profesyonellerin zorlukla edindiği ve banyo edilebilmeleri için uzun yıllar Avrupa ülkelerine gönderdikleri bu pozitif filmle birlikte, “arap” (S/B negatif film) neredeyse tamamen unutuluyordu. Dia banyolarının nihayet Türkiye’de de yapılabildiği, dia projeksiyon makinaları edinilebildiği ve giderek yaygınlaştığı dönemde ise, S/B ya da renkli negatif olsun, negatif filmlerin tümü, özellikle profesyoneller nezdinde iyice gözden düştü.
Ali Nihat öğretmen inatla S/B film (yani ilk göz ağrısı “arap” ı) kullanmayı sürdürdü. Saçları griden beyaza dönmeye başladığında fotograf ustası Ali Nihat hoca, yeni ve farklı bir çok ekipman görmüş, ama amatör çabalarından asla vazgeçmemiş, yurdun her köşesinde fotograf çekerek hatırı sayılır bir S/B negatif (arap) arşivi oluşturmuştu.
Geçen zaman içinde çeşitli yerlerde fotograf dersleri de veren Ali Nihat hoca, henüz dijital teknoloji ile tanışmazken, “arap” ın öyküsünü öğrencilerine anlatır, onlara S/B negatif kullandırır ve mutlaka film banyosu ile kart baskısını öğretirdi. O zamanlar öğrencilerinin “fotografın arabı” nın ne anlama geldiğini kolayca kavradıklarını ve anlattığı öyküden keyif aldıklarını bilirdi.
Dijital teknoloji, “film” i tarihe gömdüğünden bu yana Ali Nihat hoca, “ilgilerini çekmez, enteresan bulmazlar artık..., hatta bıyık altından gülerler belki” diye, öğrencilerine bu öyküyü anlatmaz olmuş.
Ama her şeye rağmen arşivindeki S/B negatiflerin ve S/B fotografın gelecekte bir gün çok önemli olacaklarına dair umudunu asla kaybetmedi.
Tekin ERTUĞ
Not: Bu öykü ve öykü içinde geçen insan ve yer isimleri tamamen hayalidir.
(*) Anadolu’ nun köy ve kasabalarında uzun yıllar Siyah - Beyaz negatifler (tonlarından) için, “siyah / kara” anlamında “arap” sözcüğü kullanılmıştır. Metin içinde bu anlamda kullanılan “arap” sözcüğünün özel isim olmadığını, herhangi bir etnitiseye karşılık kullanılmadığını özellikle belirtmek isteriz. O nedenle metin içinde “arap” kelimesini de küçük harflerle yazdık.
FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Kapadokya'da Fotoğraf Şöleni
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Dikiş Makinesiyle Fotoğraf Çekmek
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Genç Fotoğrafçıların "Symzonia"ları
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Kapak Fotoğrafı
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Fotoğraf Atölyeleri
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine Dair
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mut'da Dogay
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Fotoğrafçı "Hatırat" ı
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Bilgisayar Başında Sergi ve Açılış Kokteyli
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Yılan Adası ya da Gül Adası
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Bitiş Çizgisi
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından: Eser Adı İsimsiz
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : "Roman" a Öykünen Fotoğraf
Tekin Ertuğ ile Söyleşi - 1
Tekin Ertuğ ile Söyleşi - 2
Tekin Ertuğ ile Söyleşi - 3
Tekin Ertuğ ile Söyleşi - 4
Tekin Ertuğ : Fotografla Portre Yapmak ve Fotografçının Yaratıcılığı
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.