Arşivimizden  - From Our Archives

 

Salih Güler

 

 
 

Fotoritim Künye - FR Staff

Ali Emre Çetiner

Baybars Sağlamtimur

Berna Akcan

Birgül Erken

Celal Kılıç

Ergün Karadağ

Evren Şar

Faika Berat Pehlivan

Funda Gönendik

İmren Doğan

İnci İşler

Levent Yıldız

Pınar Dağ

 

Fotoritim duyuruları için e-posta kaydı.

Join our mail-list.

FR DUYURULAR - FR NEWS
ETKİNLİKLER - ACTIVITIES
Ana Sayfa - Main Page > HAZİRAN 2008 SAYISI - JUNE 2008 ISSUE > Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine Dair
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine Dair

Tekin ERTUĞ : SANATIN KIYISINDAN


MAYIS 2008 DE GERÇEKLEŞEN İKİ BÜYÜK FOTOGRAF ETKİNLİĞİNE DAİR

 

Geçtiğimiz ay (Mayıs 2008 de) gerçekleşen büyük çaplı iki farklı organizasyondan söz etmek isteriz, bu yazımızda. 

 

İlki; 2 - 3 - 4 Mayıs 2008 tarihlerinde düzenlenen “Afsad 7. Fotograf Sempozyumu – Belgesel Fotograf Buluşması” dır.

 

Sempozyum öncesi Afsad “Toplumcu Gerçekçi Belgesel Atölyesi”, atölye sorumlusu ve Sempozyum Düzenleme Kurulu Başkanı Mehmet Özer’ in Afsad Bülteni’ nde yayınlanan “Fotograf Bize Dünyayı Gösterdi” başlıklı yazısından bazı cümleler (1);  

 

Fotoğraf gelecekten ödünç aldığımız dünyamızın nasıl kirletildiğini ve bizden nasıl çalındığını anlattı…Her şeye rağmen yarın düşünün, umudun olduğundan söz etti…Kuşların uçmaktan korktuğu kentlerde gökyüzü ve bulut oldu fotograf…Uzaklara çağırdı bizi, yeni serüvenlere çıktık içimizdeki insanı bulmak için…Fotoğraf bakarkör olduğumuz hayatı görünür kıldı...Fotoğraf acılar, tükenişler, hızla yitirdiğimiz dünya için aralıksız konuştu ve yaşamın tek değerli şey olduğunu anlattı….Geçip gidene yeniden dönmek olanaksızdı, bizi düşsel yolculuklara çıkardı. Sararmış bir fotoğraftaki solgun ışıktan yola çıkarak bulduk önceki yaşamlarımızdaki izlerimizi…İnsanın bir çehresinde bin bir yüzünün hallerini gördük bir kadraj içinde…, sözün tükendiği yerde konuştu fotoğraf. Birer tarih yazıcısıydık, fotoğraflarla tarih yazıyorduk. Bu sorumluluk bizi uykusuz bıraktı, aç ve yorgunduk. Ama güzeldi ve her karede söylediğimiz ayrı bir şarkı vardı....


Fotoğraf : Tekin Ertuğ, “Harran’ da Kadın” 1996

 

Çok büyük emekle inşa edilen “Sempozyum” da yer alan her etkinliği baştan sonra adım adım izleme olanağımız bulunmasa da, önemli bir kısmını izledik. İzleyebildiğimiz bölümlerine ilişkin izlenimlerimizi ve çıkarımlarımızı özetleyerek paylaşmak dileğindeyiz.

 

Daha baştan söylemeliyiz ki; yazılı metinlerden çıkartılmış özetler olmadıkları, konuşmalar sırasında not tutulmak suretiyle oluşturuldukları için, aktaracağımız cümleler, konuşmacıların telaffuz ettikleri cümlelere birebir tekabül etmeyebilir. Ancak, özetlenerek aşağıda sunulan metnin, elden geldiğince konuşmanın özüne aykırı düşmeyecek, onu bozmayacak, anlam yitimine veya yanlışa yol açmayacak şekilde düzenlendiğinin bilinmesini isteriz. Metni hazırlarken gösterdiğimiz bütün dikkate rağmen, istem dışı (yanlış duyma, eksik duyma ve algılama,…gibi nedenlerden) oluşabilecek eksik ya da hatalar, sürç-i lisan halleri için, konuşmacıların bizi bağışlayacaklarını umuyoruz.     

 

İbrahim Demirel‘ in yönettiği “Gelenekten Geleceğe Türkiye’ de Belgesel Fotograf Yaklaşımları” başlıklı Panel’ de, konuşmacılardan Oktay Çolak, fotografı üç temel kategoriye ayırdı.

 

“Kavramsal Fotograf”,  “Deneysel Fotograf”  ve  “Doğrudan Fotograf”.

 

Kısa bir tarihçe sundu ve Batı’ da ilk dönem fotografçıların genellikle eğitimli ressamlar olduğunu, o nedenle o döneme ait bütün fotografların sanatın temel prensipleri bakımından oldukça iyi olduklarını belirtti. Osmanlı’ da Sultan Abdülhamit’ in fotografı ne kadar önemsediğine dair örnekler sundu. Cumhuriyetle birlikte Atatürk’ ün himayesinde Türkiye’ nin tanıtımına ilişkin çok kapsamlı fotograf eylemleri gerçekleştirildiğini ifade etti.

 

Yaptığı sergilerde ve ortaya koyduğu eserlerle ustalığını kanıtlamış, rüştünü ispat etmiş olan Akademisyen fotografçı Oktay Çolak, “Atatürk’ ü hiç görmedim, tanışmadım ama rastlasam-görsem tanırdım mutlaka. Çünkü fotograflarını gördüm Atatürk’ ün...” gibi, fotografın belgeci yanına ilişkin olarak sunduğu çok etkili bir örnekle, aynı zamanda söz ustası olduğunu da gösterdi.

 

Sözlerinin devamında, Türkiye’ de 60 lı yıllarda fotografçılar arasında iki temel görüş olduğunu; bunlardan birinin, her şeyi iyisi ve kötüsüyle olduğu gibi, bizim gerçeğimiz olarak göstermekten yana olduğunu, diğerinin ise (yoksulluk sefalet görüntülerinin ağır basması, karamsarlığa yol açması sonucu olarak belki de) hayatın iyi ve güzel taraflarının da bulunduğu yolundaki görüşten hareketle, iyi şeyleri göstermekten yana olduğunu belirtti.

 

70 li yıllarda Batı’ da “Deneysel Fotograf” hat safhada bir yoğunluk ve arayış içindeyken, Türkiye’ deki fotografçıların bundan uzak olduklarını ve sosyal gerçekliğin önde tutulduğunu, 80’ den sonra bunun yerine deneysel çalışmaların hız kazandığını, 90 lı yıllardan sonra ise tek tek başarılı fotograflar yerine “proje” kavramının benimsenmeye başladığını söyledi.

 

Panel yöneticisi İbrahim Demirel, kırk yıla yakın bir süredir İletişim Fakültesinde ders verdiğini, fakültede fotograf derslerinin kapsamının yeterli olmadığını, bu gün özel üniversitelerde de ders verdiğini ve aslında buralarda da durumun çok parlak olmadığını” belirtti. “Resim ve Heykel dersleri Güzel Sanatlar Fakültelerin’ de ne kadar önemseniyorsa, fotograf derslerinin de o denli önemsenmesi gerektiği nin altını çizdi.

 

Oktay Çolak, herhangi bir değerlendirme yaparken ülke gerçeklerinin mutlaka dikkate alınması gerektiğini, Üniversitelerin fotograf bölümlerine ( kendisi gibi bilinçli tercih, bilinçli seçim yapmış ender sayıdaki insanlar dışında ) daha çok Üniversite sınavlarında iyi puan alamamış öğrencilerin girdiğini, bunlardan da çok büyük başarılar beklemenin iyimserlik olacağını ima etti. 

 

Taksi şoförü “ne iş yaptığımı sorduğunda fotografçıyım diyorum, taksi şoförü ben de fotografçıyım diyor”, cümlesiyle Çolak, son derece ilginç bir gözlemini de iletti.

 

İbrahim Demirel, “Sanat Sanattır. Sanat bencildir, bireyseldir. Güzel Sanatlar’ da okuyan herkesin iyi ressam, iyi heykeltraş olmaması gibi, iletişim okuyan herkesin de iyi gazeteci iyi fotografçı olmasının beklenmemesi gerektiğine, özel merakı olan, ciddiye alan, çalışan insanların sadece başarılı olabileceği” ne vurgu yaptı.       

 

“Belgesel Fotografın Toplumsal Bilince Etkisi” başlıklı sunumunda Handan Tunç’ un; felsefi, sosyolojik, tarihsel, psikolojik,… gibi diğer bir çok boyutuyla da yaptığı analiz ve değerlendirmeler bir sanat insanını ilgilendiren oldukça fazla veri içermekteydi ( İtalik karakterli yazılar, Handan Tunç’ un sözlerini ifade etmektedir ).

 

Söylemlerim karmaşıktır. Karıştırmayı severim. Çatışma konusunda eskisi kadar performansım iyi olmadığı için bu kez fotograftan az söz edip, toplumdan söz edeceğim.

 

Bildik şeyleri kurcalamak istiyorum; Toplumsal bellek, toplumsal bilinç, toplumsal duygulanım. Hatta son yılların moda deyimlerinden “duygu ötesi toplum”. Bu ortak kavramları ele almak istiyorum.

 

70 lerde kültürler arası barış gelecek sanılıyordu.

 

Oysa şimdi ?

 

“Anımsatma kürleri” başladı şimdi. Toplumu – insanı yaşanan günün gerçeklerinden uzaklaştırma politikası. Bizler karanlık oda manipülasyonları, dijital oynamalar,...fotograf gerçekmidir, değilmidir diye uğraşaduralım, dünya görüntüsünü üretiyor, ürettiği görüntünün belge ideolojisini oluşturuyor, uygun toplumu buluyor ve o toplumda “bellek uyanışı” projesini gerçekleştiriyor.

 

Bellek yitimi genel bir sendromdur. Sadece az gelişmiş ülkelere - gelişmekte olan ülkelere has değildir.

 

Dünya modernizmle birlikte önce belleğini, sonra aklını yitirmiştir.

 

“Entelektüel çöplük”  tanımlamasıyla fotografçıların sıkça dile getirdiği “görüntü kirliliği” tanımlamasının bir başka alandaki durumunu iletir gibiydi Handan Tunç.

 

İleri kapitalist sistemde bastırma, unutturma, sulandırma bir stratejidir.

 

Stratejistler neyi unutturacaklarının, neyi uyandırıp hatırlatacaklarının, neyi sulandıracaklarının projelerini yapıyorlar.

 

Sanki bellek yitimi salt toplumsal patolojidir gibi bakılıyor. Oysa bellek yitimi doğrudan doğruya insanın “şey” leşmesidir. Aklın araçsallaştırılmasından sonra değerlerin yeni değer biçimine uğramasıdır. Neyi hatırlamak gerektiğindeki değer sistemi değişmiştir.

 

Bütün bu “şey” leşmeler bir tür unutmadır. En önemlisi de böyle bir hastalığımız olduğunun unutulmasıdır. Asıl sorumluluğunuz şimdi başlıyor. Belleği canlı tutmak değil, canlılık yitimine uğramış belleğe, bellek yitimine uğradığını hatırlatmalısınız.

 

Bellek yitimi bile psişik bir meta olarak kullanılır ve duygular, otantik anılar ve en önemlisi de mistisizm pazara sürülür.

 

Handan Tunç, mistisizmin pazara sürülmesinin altını çizerken, bir bakıma son yıllarda çeşitli Asya kültür ve inanç gruplarına özgü yaşam kalıplarını yerinde inceleyip, bunlar üzerine seminerler düzenleyen ve kitaplar yazan (şifa dağıtan), çoğunluğu da Batılı olan kimselerin eylemlerinin gördüğü aşırı ilgi ve bütün dillere çevrilip, milyonlar satan kitaplarını hatırlatır gibiydi.  
 
 


Fotoğraf : Tekin Ertuğ, “Kâhya” 1996

 

Peki otantizm ve mistisizm kimin işine yarar ?

 

Şu hiç unutulmamalıdır. Bellek barbarlıkla değil, uygarlıkla - uygarlığın barbarlığıyla yitirilmiştir. Bu gün çok daha iyi bir yere gidilmiyor… Teknoloji sürekli görüntü üretiyor… Her şey estetize ediliyor. Evlerin duvarları öyle estetize ediliyor ki duvara bir şey asmak gerekmiyor. Koltuk öylesine estetize ediliyor ki yanına bir heykel konması gerekmiyor.

 

Yanılma hakkımızı da kullanarak (yanılma da son derece insani bir durumdur), bu noktada Handan Tunç’ un olumsuzlaşmış / negatif bir estetik değerler sistemine gönderme yaptığını varsayıyoruz. Ya da sözlerinde aynı andan hem ironi hem de gerçek bulabiliriz.

 

Çağın problemi estetik problemi değil, çağın problemi gerçeklikle olan bağın kopartılmış olması problemidir.

 

Ne belgelenmeli ?

 

Gerçek belgelenmeli.

 

Gerçeğin şakası ya da gerçeğin “mış” gibi çoğaltılarak belgelenmesi, bellek yitimini bizzat kendisi yaratır.

 

Neden kolektif bir bellek yaratmak isteriz ? Kolektif bir duygulanım yaratabilmek için.

 

Bu gün dünyada “ben” ve “birey” e ilişkin öyle bir noktaya gelindi ki kolektif olmak ayıplanır haldedir.

 

Ayıptır çünkü “ben” yok edilir.

 

Bu bir intihardır.

 

Neden “ben” yitirilir ?

 

Kolektif bellek kolektif duygulanımla başlar, o da kolektif bilinç oluşturma süreçlerinin yolunu açar.

 

Handan Tunç, bir başka önemli kavram üzerine dikkatleri toplamaya çalıştı. 

 

“Duygu ötesi toplum”.

 

Kolektif duygulanımdan uzaklaşmış toplumlar da öfkeden tutkuya kadar aynı şeyi hisseder. Ama duygu ötesi toplumlarda bir şey eksilmiştir… Körfez Savaşı... An be an belgesel tadında izledik.  Bu noktada eksik yok.

 

Eksilen ne ?

 

Tepki istemi eksilmiştir.

 

Eksilen, kolektif bir tepkinin oluşturulmasıdır.

 

Dolayısıyla duygu ötesi toplumda duygu eksik değildir. Duygunun bilince, bilincin edime dönüşmesi eksiktir.

 

Bir belgesel fotograftaki eksik de, hatırlatmak değil, hatırlatılanın yeni yaşamlara katkısı olmamasıdır.

 

“Duygusal Temizlik”, diğer adıyla “Belleksizleştirme” tam da görüntünün en iyi kullanıldığı alanda, medyada yapılmaktadır.

 

Tarih tasarımcıları ve politikacılar yönlendiriyor, görüntü ve algı psikolojisi kısmını da medya yapılandırıyor.

 

Bir konuya dikkatinizin çekilmesi tasarlanmışsa, duygusal olarak askıya alınırsınız. Bir kere duygusal olarak askıya alındığınızda, öylesine bir görüntü bombardımanına tabi tutulursunuz ki başlangıçtaki duygularınızı tanıyamaz hale gelirsiniz. Küresel toplumun rasyonel standartlaştırılmış zamansallığı içinde neyi hatırlamamız, neyi hissetmemiz gerekiyorsa ona uygun görüntü şifrelerini almaya hazır hale getirildik.

 

Buna da uygarlık deniyor.

 

Yalan söyleme duygusallığı bile elimizden alındı. Yalan söylemek insansaldır. Yalan söylemek duygusaldır. Hepimiz yalan söyleriz.

 

Oysa artık fotograf yalan söylemiyor.

 

Fotograf dikte ettiriyor.

 

Artık tarzlar ne ilerici ne gerici. Artık tarzlar ne kavramsal ne yaratıcı. Artık bir tek kare üzerinde en az beş altı ekolün, dört beş ideolojinin imlerini bulabiliyoruz. Silikleşmiş ve yok edilmiş bir kimliğin minik yansımaları gibi.

 

Geçtiğimiz yüzyılda tartışırken kuşatılan bir dünyadan söz ediyorduk. Modern uygar insan, artık kuşatılan bir dünya değil, yeniden yaratılan bir dünyayı tercih ediyor.

 

Küresel talep, artık yeniden yapılandırılan bir dünya.

 

Neyle ?

 

İmajlarla. Görüntülerle.

 

Dozları bilimsel verilerle tespit edilmiş görüntüler.

 

Belgeselde fotografın orijinal olup olmadığı mı, fotografın içinde yer alan olayın orijinal olup olmadığı mı önemlidir ? Olayın orijinal olması, gerçek olması, oyun olmaması önemlidir. Mamafih bu gün orijinal bir olay, gerçek bir olay varmıdır ? Hangi savaş ya da hangi barış orijinaldir. Belgesele bir de bu yanıyla bakmak gerekir.


Fotoğraf : Tekin Ertuğ, “Kamış İşçileri” 2006

 

Belgeselciler artık bu gün kültürel yorumcu olmalıdırlar. Belgeselcinin saptayıcı değil, seçici olması gerekir. Belgeselin estetik dışı olması gerekmez. Bakılabilir, ilgi uyandırabilir ve duyguları çağırabilir olması gerekir. Bazı estetik kaygıları barındırması gerekir. Ama estetize olayı belgelemenin, belgesel fotografla ilgisi yoktur.

 

Belge ve gerçekliğin yeni bir çağının başladığını kabul edelim.

 

Mutluluk ve yarar üzerine söylemler yerine (çünkü onlar yitirildi), günümüz insanının etik anılarını canlandıracak, belgeye büyük anlamlar değil, sadece bir hümanitik değer katmanızı diliyorum.

 

Belgesel fotografın toplumsal belleği oluşturma gücü kalmamıştır.

 

Belgesel fotografın bizzat kendisinin bellek yitimi için kullanılmasına bir önleminiz var mı ?

 

Ya da belgesel fotografın sahibinin, fotografçının dünyayı kavrayışı-algılayışının gerçekliği konusunda güvenceyi kim verecek ?

 

”Hangi gerçeklik bilgisini kullanacak, hangi gerçeklik ideolojisi ?” sözüyle; başlarken ilettiği üzere, hayli karışık ( karışıklığın / karıştırarak anlatmanın da, hatta - söz konusu şey medeni koşullarda gerçekleşen sanat ve bilim temelindeki bir söylem olduğu için - bilinçli olarak kafa karıştırmanın da bir yöntem ve bilimsel bir yöntem olduğunu öğretir gibi ), bir o kadar da düşündürücü ve etkili sunumunu tamamladı.

                         

Kerim Bora’ nın Kenya’ da HIV virüsü taşıyan insanları konu alan “Rüzgara Fısıldanan Sözler” adlı gösterisi, yazılı metinler epeyce uzasa da, son derece etkileyici bir sunumdu.

 

Özcan Yurdalan’ ın söylediği ve savunduğu gibi de “alt yazılı” idi üstelik.

 

Bu sunumda, insanların umutsuzca sürdürdükleri yaşam mücadelesinden gayrı, dikkatimizi çeken önemli şeylerden biri, telaffuz edilen insan isimlerinin neredeyse hepsinin İngilizce (Batı kökenli kelime) olması, sadece iki ya da üç tane yerli isim bulunması idi.

 

Binlerce yıldır süregelen yerli isimleri nereye kaybolmuştu ?

 

Yarı çıplak gezen, kök - ot toplayarak ve avlanarak beslenen, parmaklarını kullanarak yerde yiyen, kamış barakalarda yaşayan insanlara; otomobille - uçakla seyahat eden, avlanmak yerine ıslah ettiği hayvanları boğazlayan, masada başında çatal bıçak kullanarak yiyen insanların, kafesteki şempanze muamelesi yapması doğrumudur ?

 

Şempanzenin kafese kapatılması doğru mudur ?

 

İsimlerine bakın şimdi; Paula, Katalina, Eva, Anna, Jane, Emily, Diana, Nola, Teddy, Lucy, Agnes, Edward, Jane, Resty, Justine, Noelina.

 

Ve birkaç da Arap kökenli isim; Müslüm Saidi, Zautuni Hussein, Abraham Kusu.

 

Yerli isim neredeyse yok gibi.

 

Böylesi bir durum,(kendi yerel kimliklerinin yok edilmesi durumu) en az o insanların amansız hastalığa yakalanmaları kadar umutsuz ve içler acısı bir durum değilmidir ?

 

Afsad Kurucu Üyesi Kemal Cengizkan, fotografın da diğer sanat dalları gibi kendi dışındaki her şeyden yararlanarak sunulabileceğinin çok etkili bir örneğini verdi. “Fotografa müzik eşlik etmeli mi (yıllar yılı dia gösterilerinde binbir zorlukla senkronize edilmiş müzik parçaları eşlik etti) ?“ “Fotograf Sergisi sırasında dans, şiir ya da başka gösteriler yapılabilir mi (sergi sırasında canlı müzik ya da dans gösterisi veya her ikisi birlikte olmak üzere bunların da epey örneğini görmüş idik geçmiş zamanda) ?” …gibi sorulara adeta yanıt olmak üzere foto-röportaj sırasında kaydettiği sesleri de (montajlanmış olarak) dinleterek gerçekleştirdiği “konuşmalı / diyaloglu, şarkılı - türkülü”  sunumunun ardından yaptığı konuşmada ;

 

“Gazetelerde kaç tane fotograf editörü var ?”

 

“Gazete fotografçıları kaç seminere gönderiliyor ?”… diye son derece önemli iki soru yöneltti.

 

Afsad Kurucu Üyelerinden Özcan Yurdalan konuşmasında ;

 

“Fotografın zenaat devri bitmiştir (teknolojik yeniliklerle birlikte)….Fotografın mutfak kısmını, laboratuar kısmını…, kimyasalları bilmeye gerek kalmadı…. Fotografın yeniden tanımlanması gerek…” dedikten sonra, önemli bir eksiğimizi, bir bakıma teknolojik gelişmelere ve yeniliklere ayak uyduramadığımızı, gerisinde kaldığımızı belirtti, “kategorik bir bakış açısı ve açılımı” nın gerekli olduğundan söz etti, dolaylı olarak.

 

Konuşmasının bir bölümünde Yurdalan ;“Fotograf zihinde oluşur...öyleyse fotografçının zihniyeti, bakış açısı, dünya görüşü de sorgulanmalıdır.” diye ekledi ve fotografçı için “felsefi bakış, sosyoloji ve tarih bilgisi….” gibi entelektüel donanımın önemine değindi, “fotografçının artık salt fotografı çeken olmadığını” nın altını çizdi.

 

Handan Tunç’un üzerinde durduğu “bellek stratejistleri” kavramına değinildi…“Eldeki her tür görüntünün bellek stratejistlerince insanı gütmeye yönelik kullanıldığı…” üzerinde duruldu. “Kapalı bir toplumuz...Habersiziz….Farkında değiliz….Bellek stratejistleri gibi kimlik stratejistleri de var...” şeklinde bir saptama yapıldıktan sonra fotografçının sorumluluğuna değinildi ve ünlü kurbağa örneği verildi. Kısaca, “aşırı sıcak suya bir anda bırakılan kurbağa hemen sıçrayıp kaçar ama yavaş yavaş ısıtılan suyun içine bırakılan kurbağa farkında olmaz“, örneği toplumun bu günkü durumuyla özdeşleştirildi.

 

İzlerine başka yerlerde rastlasak da; “Toplumcu Gerçekçi Belgesel” tanımlamasından başka, böylesi kalabalık bir izleyici önünde belki de ilk kez yüksek sesle “Sosyal Belgesel” diye bir tanım (“belgesel” kapsamında detaylandırılmış özel bir tanım ya da çağdaş bir bakış açısıyla yeniden biçimlenmiş bir adlandırma), yenilenmiş bir bakış açısı veya böyle yeni bir yaklaşımın varlığı dillendirildi. Özellikle de Özcan Yurdalan bu tanımı, altını çizerek ve vurgu yaparak sıklıkla yineledi.  

 

Yurdalan, “Sosyal Belgeselin Türkiye’ de 75 - 80 yılları arasında kuramsal yapısıyla birlikte var olduğu, 80 sonrası fotografın biçime yöneldiği - biçime hapsedildiği, 90 lı yıllarının ortalarından itibaren yeniden sosyal belgesel merakı başladığı” tespitini yaptı. Ancak “hemen içinin boşaltıldığını, şu anda böyle bir tehlikeyle karşı karşıya bulunulduğunu” ifade etti.“Belgesel aslında neyi konu aldığınızla ilgili değildir...Bunlara nereden bakarak yaptığınız önemlidir…İnsanları nesneleştirerek, deforme ederek, görünmek istemedikleri şekilde göstermek sosyal belgesel değildir….Sosyal belgeselci sahih olmalıdır…Ben sadece gördüklerimi çektim, demek yeterli değildir…” diyerek özellikle yeni kuşak fotografçılara ciddi bir uyarıda bulundu.

 

Yurdalan’ın fotografçılara ilişkin üstü kapalı başka bir uyarısı zihinlere kazır gibi söylediği şu cümlelerle özetlenebilir. “Sosyal Belgeselci kendi başarılarını mı / kendi fotografik performansını mı, yoksa ele aldığı / kamusallaştırmak istediği konunun önemini mi öne çıkartmak ister ?... Burada fotografçının kahramanlığı, estetik başarısı, mahareti, marifeti hiç önemli değildir... Çünkü sosyal belgesel fotograflar, galeri duvarlarına asılmak için değil, çoğaltılıp dağıtılmak içindir,...oraya buraya saçılmak, yerlere atılmak içindir…”.

 

 “Yaşanan büyük illüzyon” dan söz etti. “Belgesel fotografın, sosyal belgeselin, foto-röportajın asla yazısız olamayacağı” konusundaki bakış açısını dile getirdi. Bu bağlamda olmak üzere “estetiğin de her zaman değişebileceğini, ezberciliğin, kalıpların ve dikte edilmiş bilgilerin yerine yaratıcılığın önemli olduğunu” hatırlattı. Ve hatta “gerekirse kirli fotograf dediğimiz estetik ögeleri hiç de öne çıkartmayan fotograflar bile olabilir” diyerek Sosyal Belgesel çalışmalarda, çalışmanın özüne uygun olarak, diğer alanlardan farklı şekilde estetik kaygıların öne çıkartılmaması gerektiği, sanat kaygısının diğer ve daha önemli kaygılara göre tali kalabileceği yolundaki görüşlerini iletti.

 

Bir başka konudaki görüşlerini de, “günümüzde fotografçıların temel sorunu fotografın inandırıcı olmamasıdır…Bu güveni yeniden kazanmak da önümüzdeki en büyük problemdir...Belgesel, kurgu olmamalıdır...Aksi taktirde samimiyetten uzak olur…” şeklinde ifade etti.

 

“Fotograf soylu bir sanat değil, soysuz bir sanattır… Resim, heykel, şiir gibi gelenekleri olan soylu bir sanat değildir fotograf… Zenaatı sanattan daha fazla önemsiyorum…”şeklinde oldukça radikal bir çıkış ve belki de çok ciddi, çok dikkate değer bir ironi yaptı Özcan Yurdalan.

 

“Dernekler de mi artık güdülecek üye tabanı oluşturmaya çalışıyor da insanlar derneklerden uzaklaştı ve tek başına çalışmayı yeğliyorlar…?” gibi başka önemli radikal bir tespitle hem düşündürüyor hem de “fotografçılar dağılmalı ve herkes kendi bağımsız derneğini kurmalı... Sosyal Belgeselcilerle Akademisyenlerin ve diğer bütün fotografçıların sorunları birbirinden farklıdır… Herkes kendi örgütlenmesini gerçekleştirmeli...” diye ilave ederek yeni bir açılımın gereği üzerinde duruyor ve maddi temellerine ilişkin ipuçlarını veriyordu.

 

Oysa bu gün böyle bir ayrışma olmadığı gibi, fotograf derneklerinin çatısı altında halâ sinema amatörleri de yer almaktadır. Yılların deneyimine sahip konuşmacılar, daha sağlıklı açılımlara neden olabilmek umuduyla ilk kez dolaylı ya da doğrudan bu gibi şeyleri irdeleyerek “Sosyal Belgesel” cilerin, “Doğa” cıların ve diğerlerinin aynı dernek çatısı altında bulunmak yerine kendi derneklerini ayrı ayrı kurmalarını önerir görünmekteydiler. Böylesinin daha makul ve daha etkin olacağına ilişkin kanılarını ortaya koydular.

 

“Artık fotografçıların amacı sadece iyi bir fotograf yapmak olmamalı…” şeklindeki net ifade Yurdalan’ ın sunumundaki nihai cümlesi ve kendi görüşlerini özetleyen sözü oldu.

 

Mehmet Özer’ in yönettiği, A.Beyhan Özdemir, Özcan Yurdalan ve O.Cem Çetin’ in konuşmacı olduğu Panel’ den aktarılacak gerçekten çok önemli tespitler, yaklaşımlar, açılımlar…, kısacası öğretiler vardı.

 

Mehmet Özer ; “Dünyanın görüntülerle, seçilmiş görüntülerle yönetildiğini, seçilmiş görüntülerle tepkilerin belirlendiğini…,korkarak, sinerek, heyecanlanarak, sevinerek… nasıl olması gerekli ise öyle bakılmasını sağladıklarını” söyledikten sonra, “hayata şehla bakanlarız biz”, diyerek yönlendirmelerin dışında kalmayı başarabilen fotografçıların olabileceğine vurgu yaptı ve “taraf” olduğunu dile getirdi.

 

Orhan Cem Çetin ; “Belgesel fotografçısı olarak tanınmadığı halde, bir belgesel panelinde konuşmacı olmasının yadırganabileceğj” noktasındaki öngörüsünü belirttikten sonra, “genel olarak (ya da çoğunlukla) belgesel fotografın doğrudan bir çatışma alanı olarak ifade edildiği…” şeklinde son derece haklı ve can alıcı bir tespitte bulundu. “Bir yorum ve tek bir bakış açısı yoktur...” derken, belki de fotografçıları, belgesel fotografı tartışırken bir kez daha düşünmeye davet etti.

 

Orhan Cem Çetin özlü ifadeler ve kısa cümleler kullanarak bir yandan zamanı çok verimli ve etkin hale getiren tutumu ile öte yandan ciddi olarak düşündüren üslubuyla “toplumsal bellek dökümanlar üzerinde oynanarak yapılmaktadır…” saptamasında bulundu. Öyle sanıyoruz ki son derece zekice, belgesel çalışmalara ilişkin bütün olumlu söylemlerin yanı sıra aslında istendiğinde belgesel dökümanın nasıl kolaylıkla başka sorunlara da yol açabileceğini, kendi ipini çekmek gibi önemli sonuçlar doğurabileceğini ve çoğunlukla da böyle kullanıldığını göstermek istedi.

 

Orhan Cem Çetin sözlerinin devamında “tarafsız, yansız fotografçı olamaz… varsa şuursuzdur...” ifadesiyle kendisinin tarafsızlığı nasıl ele aldığını iletti. “Belgesel Fotograf, kurgu fotograftır.., kurgusu ise gerçeklik vizyonudur...” diyerek genel geçer görüşün epey uzağında duran yeni bir yaklaşım sundu. “Muhalif olmayan fotografçı yoktur...” dediğinde de adeta, daha baştan “çatışmacı” olarak ele alınan belgesel fotograf vizyonunu üstlenen fotografçılara göndermede bulundu. Farkedilmesine, görülmesine vesile olmak istediği “dökümanter” in pekâla kendi amacının / fotografçının amacının tam tersi etkilere yol açmak üzere nasıl kullanılabileceğine dair popüler bir de örnek sundu. Bu bağlamda, “embedded (iliştirilmiş-gizlenmiş-gömülmüş) fotograf “ ın Körfez Savaşı sırasında uygulamaya nasıl sokulduğunu hatırlattı.

 

“Dünyadaki tüm fotograflar kurgudur ama belgesel fotograftaki kurgu, gerçeklik kurgusudur” cümlesiyle genel görüşünü özetledi ve sözlerini tamamladı Orhan Cem Çetin.

 

Beyhan Özdemir; Akademik çevrelerin yapması gereken böyle bir etkinliği Afsad’ ın 7. kez yapıyor olmasından duyduğu memnuniyeti, ancak bir akademisyen olarak bunu yapamıyor olmaktan duyduğu üzüntüyü dile getirerek sözlerine başladı.

 

İktidar ya da itiraz dili olarak fotograf başlığını açarken (“iktidardan” kastedilenin sadece siyasi iktidar olmadığını, genel anlamda “iktidar kavramı” nın ele alındığını iletti). “İktidar, karşıtlarını da bizzat kendisi atar…” gibi oldukça net bir görüş öne sürerek, iktidarın hem kendi yandaşlarını ve hem de itirazcılarını belirleyebileceği üzerinde durdu ve buna örnek olarak da Amerikalı fotografçı Ken Ligt’ ın Teksas’ taki ölüm mahkûmları ile yaptığı çalışmaları Amerikan Hükümetinin finanse etmesini gösterdi. Kırım savaşını belgeleyen fotografçı Roger Fenton’ u İngiliz Kraliyet ailesinin görevlendirip finanse ettiği, diğer bir örnek olarak sunuldu.

 

“Handan Hanım (Tunç)’ ın Belgesel fotograf artık toplumsal bilincin oluşmasındaki önemini yitirmiştir, sözünü umutsuzluk belirtisi olarak görüyorum… Umutlar yitirilmemelidir… Fotografçı itiraz dilini yitirmemelidir...” diyerek, kötümser (karamsar) olunmasına yol açan bütün verilere rağmen “iyimser” olduğunu beyan etmiştir Beyhan Özdemir. 

 

Mehmet Özer ; “Fotograf bir itiraz dili olarak hayat bulurken, karşıtlarını da oluşturuyor. İktidar da fotografı kullanıyor…” şeklinde bir ifade ile, fotografın, fotografçının isteği dışında sunumlara da açık olduğunu, başkalarının da kendi amaçları doğrultusunda fotografı kullanabileceğini beyan edenleri desteklemiştir.

 

Özcan Yurdalan ; “Fotograf bellek oluşması için hala kullanılabilir mi ?... Evet, kullanılabilir… Fotografın dili değil, dilleri vardır… Sosyal Belgesel Fotograf ya da Toplumcu Belgesel Fotograf söylendiği gibi toplumcu değildir… Fotografçı aynı zamanda kendisinin (kendi özel dünyasının) görüntülerini de aktarmıştır…” ifadeleriyle izleyicileri yeniden ve daha derinlemesine düşünmeye zorlamıştır. En nihayet fotografçının da bir insan olduğunu hatırlatmıştır. 

 

Özcan Yurdalan, “ötekini anlayan, anlamaya çalışan kişidir fotografçı” diye bir ekleme yaparak aslında düşündüğü ya da arzu ettiği / olmasını istediği fotografçı profilini mi belirtmiştir ?

 

Orhan Cem Çetin ; “Aslında dünyadaki tüm fotograflar, kurgu olanlar da birer belgeseldir. Sanatçının öznel gerçekliğinin bir dökümantasyonudur” şeklindeki çok yalın ve anlaşılır ifadesiyle hem “dökümanter” tanımına ilişkin tercihini bir kez daha yinelemiş hem de çalışmanın şekli ve konusu her ne olursa olsun deklanşöre her dokunulduğunda ortaya çıkan görüntülerin tümünün belgesel niteliği bulunduğunu naif bir dille iletmiştir. Çetin, özellikle dijital devrimle birlikte fotografçıların kendilerine yönelik çalışmalarının giderek artmış olması üzerinde durmuş, bunda fotografın gerçekliğine duyulan şüphenin payı olup olmayacağının düşünülmesini sağlamaya çalışmıştır.

 

Orhan Cem Çetin, kurgulanmış fotograf ile doğrudan fotografın kardeşliğinden, ikisinin birbirinden çok ayrı düşünülemeyeceğinden söz ettikten sonra, “kurgulanmış olanın da, fotografçının hayata dair bakış açısı ve yorumu olduğunu”, eklemiştir. “Günümüzde aslolan fotografçının ne kadar samimi olduğudur.., Fotograf maharet olarak hala çok güzel bir şeydir...” gibi bir ifadeyle sözlerini tamamlarken sıra dışı bakış açısı ve ufkunun genişliği hakkında ipuçları vermiştir.   

 

Mehmet Özer ; “Bu alana (“belgesel”e) ilgi on – on beş yıl öncesinde bu denli yoğun değildi. Ne oldu da böyle oldu ?” sorusunu ortaya atarak konuşmacıların birikimlerini paylaşmaları için yeni bir kapı araladı.

 

Özcan Yurdalan ; “Ben yaptım oldu… olmaz… yaptığınızın ardında duracaksınız… savunacaksınız…” söylemiyle bir kez daha duruşunu dile getirdikten sonra, “fotografını yaptığınız insanlara karşı da sorumlusunuz..” cümlesiyle de “sosyal belgesel” tanımına çok da uygun düşen tavrını göstermiştir. Ve yeniden başa dönerek “belgesel fotograf duvara asılmak için değildir,...dağıtılmak içindir,... oraya buraya atılmak içindir..., mecramız sanat galerileri değildir...” sözleriyle ve son derece açık bir ifadeyle kendi yaklaşımına ilişkin hatırlatmada bulunmuştur.

 

Konuşmacıların söyleyecekleri tamamlandıktan sonra, Handan Tunç ; “Öteki” kavramını irdeleyerek, “Ötekini anlamak gerekmez… Ötekini tanımak gerekir…Ötekisiz olmaz…” yolundaki diyalektik durumu belirtip, “ötekini anlamak dersek, hoşgörü denen aşağılayıcı tutuma gireriz” cümlesiyle de “öteki” ne ilişkin yaklaşımını ifade ettikten sonra, sanatın hiç de öyle idealleştirildiği (adeta ruhanileştirildiği) gibi bir kulvarda bulunmadığına işaret etmiş, “Sanat her zaman iktidarın yanında olmuştur, arada bir anarşist duruş gösteren olsa da, bu böyledir….Sanata ilahi, romantik, ruhani bir hal ve sorumluluk yüklenirse olmaz..” şeklinde bir çıkışla, izleyicilere o bildik bakış açılarının ötesinde yeni bir bakış açısı sunmuştur. “Fotografın dili fotografçının zihnidir…İyi belgesel için, o ortamda yaşamak (yaşamış gibi olmak) yetmez….saptamalarınız hatalı olur.” diyerek de neredeyse yapılanların önemli bir kısmının iddia edildiği kadar nitelikli ve doğru / gerçekçi olmadıklarının altını çizmiştir. Ayrıca iktidar (yineliyorum; “iktidar” dan kasıt bir başına siyasi iktidarlar değil, genel olarak yaşamın her seviyesinde her durumda gücü elinde bulunduran kişi, yapı, kurum…vs dir) -korku ilişkisine göndermede (öyle sanıyoruz) bulunarak, “iktidar her zaman korku salarak gelmeyebilir…bazen güle oynaya, şölenle de gelebilir…” uyarısında bulundu.   

 

İzleyiciler arasından (isim belirtilmedi ya da belirtildi de biz duymadık) “farkındalık” a ilişkin olarak, “görülmez olanın, üzeri örtülüp görünmez kılınanın…” nasıl fark edilebileceğine dair “çıkmaz” iletildi.

 

İbrahim Göğer, “fotografa baktıran asıl şeyin estetik olduğunu” söyleyerek, Özcan Yurdalan’ ın “sosyal belgesel” çalışmaların duvarlara asılmak için yapılmadığını, dolayısıyla sanat kaygısı güdülmesi gerekmediğine dair yargısına göndermede bulundu.

 

Ali Öz’ ün “itiraz” ın hayatın her alanında gerekli olduğunu söylemesinden sonra, bir izleyici (adını iletmedi) “ her itirazın da kendi düşüncesini dayattığını ve kendi iktidarını getirdiğini…” hatırlattı. 

 

Merih Akoğul sunumunda ; kendine has zarif üslubuyla, copy –past’ in olumsuzluklarını, basılı kağıdın avantajlarını, “hız çağı” nın dayatmalarını ve fotografın bu nedenlerle ayağa düşmesini irdelerken, kulvar ve kategori yükselterek fotografçı olma “histeri” sinden ve insanın düşünme pratiğini teknolojinin ötelemesi (teknolojinin insanı düşünme pratiğinden yoksun bırakması) nden söz ederek, bir bakıma fotografın ilk zamanlarında acaba “ressamlar” da benzer tartışmalar yapmışmıdır, benzer endişeler duymuşmudur ?...yolunda soruların belirmesine (örneğin ; fotografın ilk zamanlarında ressamlar binbir zorlukla gerçekleştirdikleri, çok özel yetenek gerektiren ve çok uzun bir öğrenme süreci sonucu kazanılabilen, çok çalışsa bile her insanın kazanamayacağı özellikler ve beceriler sonucu başarılabilen çalışmaların fotografçılar tarafından kısa sürede, -resimle kıyaslandığında- zahmetsiz ve kolay, çok büyük bir beceri gerektirmeden yapılabilir olması,muhtemeldir ki ressamlar arasında da benzer söylemlerin gelişmesine yol açmış olsun) ve hiç olmazsa üzerinde yeniden düşünülmesine neden olmuştur.                 

 

Akoğul; “kapitalizmin teknoloji sunarak insanların kendilerini fotografçı olarak hissetmelerini, usta ya da sanatçı olarak görmelerini sağladığı” na vurgu yaptı ve “sırtınızı sıvazlayana, size sanatçı diyene itiraz edemezsiniz” bağlamındaki sözleriyle, şu sıralar toz duman olan fotografçı dünyasına el feneri tutmuş ve sözünü ettiği düşünme pratiğinin kendisinde ne kadar gelişkin olduğunu açığa vurmuştur.

 

Merih Akoğul’ un değinimleri, günümüz fotograf dünyasını ve fotografçılarını özlü şekilde tahlil etmekte ve aynı zamanda yol göstermektedir.

 

Buna karşın, başta Ara Güler usta olmak üzere çok sayıda usta fotografçı halâ, kendilerine atfedilmek istenen “fotograf sanatçısı” ünvanından ısrarla uzak durmayı başarabiliyorlar. 

 

“Görselik bir dildir, fotografsa alt dil…” hatırlatmasından sonra “Belgesel fotograf yeniden doğuşunu yaşıyor belki de...” öngörüsünü iletti ve “Sürekli model yenileyerek –fotograf makinası ve ekipmanları kastedilerek - teknolojinin tuzağına düşmemeli…” uyarısının ardından “Mürit, mürşit ilişkisine girmeyelim…Dar dünyalara hapsetmeyelim kendimizi….Fotograf bireyseldir…” yolundaki uyarısıyla da fotografçıları bambaşka ve çok daha önemli bir cepheden uyardı, düşünmeye sevketti.

 

Merih Akoğul, “yeryüzünün daha fazla günbatımı fotografına ihtiyacı yok” cümlesiyle belki de Afsad 7. Sempozyumundan en fazla akılda kalacak sözlere imzasını atmıştır.

 

Murat Germen sunumunda; “Sosyal belgesel çalışmaların fotografları anonim olamaz mı ?...Fotografta isim olmazsa daha iyi olmaz mı ?... Anonimlik aynı zamanda bir Anadolu kültürüdür de…” şeklindeki çıkışıyla son derece enteresan ve pek de akla gelmedik bir öneri attı ortaya. Anonimliğe örnek olarak da “Grafity” yi gösterdi. Sosyal Belgesel gibi diğer belgesel konularının da önemini göz ardı etmemek gerektiğini hatırlattı, ardından “Dünyanın görsel belleğini sadece fotografçılar oluşturmamalı, sıradan vatandaş, halk da yapmalı…” diyerek daha da radikal bir çıkış yaptı Germen. İddiasını,“herkes fotograf çekiyor…bu ne yahu…diyenlere katılmıyorum…” şeklindeki sözleriyle de destekledi.

 

“Fotograf nesnel olmakla birlikte oldukça da özneldir….Her tür manipülasyon ( photosop ve benzer yazılımlar kastedildi) olabildiğince kullanılabilmelidir…Eskiden hangi filmi kullanacağımıza karar vermek bir manipülasyon değilmiydi ?...” gibi sözleriyle teknolojik gelişmelerin taşıdığı olanaklardan sonuna kadar yararlanılması gereği üzerinde durdu.

 

Germen’ in yaklaşımı bizi gerilere götürdü. Hatırlayacaksınız, bundan 10-15 yıl önce ( analog sistem döneminde ) karanlık oda manipülasyonları sır gibi saklanırdı. Çeşitli karanlık oda teknikleriyle hazırlanmış örnekler bütün ödülleri silip süpürürdü. Yapanlar da el üstünde tutulur, usta - sanatçı olarak itibar görürdü. Dijitalle birlikte bunların hepsi bilgisayar yazılımı olarak önümüze kondu. Hızla da yaygınlaşıyor. Kısa süre önce ödül rekorları kıran manipülasyonların benzerleri, şimdi aynı jürilerin önüne konsa ?...

 

Soru şu ; Ödüller fotografların zorluk dereceleri dikkate alınarak mı verilmekteydi acaba?

 

Eğer öyle değilse, aynı görsel sonuçların bu gün bilgisayar desteğiyle oluşturulduğu fotograflar neden dikkate bile alınmıyor ?

 

Daha da ilginç olanı şu ki, henüz jüri profilinde de çok önemli bir değişiklik yok. Bu günün seçicilerinin ekserisi, on beş yirmi yıl öncesinin de seçicileriydi.

 

Yoksa 20-30 yıl boyunca değerlendirmelerde bir yanılgı mı yaşanmıştı ? 

 

Fotografçıların dikkatini böyle ilginç bir soruya yöneltip, buna ilişkin metinler oluşturulmasına kapı aralamanın yararlı olacağını düşünmekteyiz. Böylece belki fotograf değerlendirmeleri yapılırken, nelerin öne çıkartılması gerektiğine ilişkin yeni görüşler ortaya çıkacak ve daha sağlıklı sonuçlar oluşturulabilmesi için uygun bir tartışma ortamı doğacaktır. Kimbilir belki Özcan Yurdalan’ ın sözünü ettiği “kategorileşme,…herkesin kendi derneğini kurması…” savının benzeri gibi, elma ile armut karıştırılmaksızın her konudaki fotografların sadece kendi aralarında değerlendirildiği, dolayısıyla yarışmaların da kategoriler çerçevesinde gerçekleştiği yeni bir açılıma yol açabilecektir.

 

Orhan Cem Çetin’ den, “Gerçeklik hiçbir şeydir, algı her şeydir “ sözünü aktaran Murat Germen de, “taraf olmak” konusuna girdi ve düşüncelerini şöyle özetledi; “Tarafı her daim yeniden belirlemeli… Taraf olunca grup oluşur… Grup olunca feodalite yaşanır… Oradan da iktidar çıkar…”

 

Sonlarına yetişebildiğimiz Attila Cangır’ ın yönettiği “Haber Fotografı – Belgesel Fotograf” konulu bir başka panelde Yücel Tunca ; “Yurttaş Gazeteciliği” kavramından söz etmekteydi. Altan Bal, şu anda popüler e-dergileri izleyen hemen herkesin yakından bildiği “Bekar Odaları” ve “Kağıtçılar” adlı çalışmalarını bir fotograf dergisinin editörüne götürdüğünü, ancak binbir dereden su getirilerek bu çalışmanın kabul edilmediğini esefle iletiyordu. Murat Yaykın, fotografın “an” ı dondurması kabiliyetinden söz etti. İnsan gözünün görüntüyü dondurmasının mümkün olmadığını, bunun yerine insan belleğinin bu işlevi yüklendiğini belirtti. Belgesel fotografta sanat kaygısının olmadığını, ancak belgesel çalışmalar arasında sanatsal olarak da mükemmel çalışmalar bulunduğunu hatırlattı. Ayrıca, belgeselcilerin sırasında bizatihi çekim alanlarının içinde yaşayabildiklerine ve orada yaşayanlara destek verdiklerine dair örnekler sundu.

 

Panel bitiminde, söz alanlardan Özcan Yurdalan, “fotograf köşe yazarlığı nasıl bir şeydir ?” sorusunu sordu.

 

Yurdalan’ ın sözünü ettiği köşe yazarlığı ( salt “yazarlık” sözcüğü yeterli olabilirdi ) eğer, teknik veya felsefi nitelikli ya da bilimsel içerikli makale yazmaya, görüş iletmeye, eleştirel metin sunmaya, kimi konularda öznel yaklaşımlar ifade etmeye... vb kişisel iletiler üzerine kurulu ise elbette fotografın da yazarları olacaktır, olmalıdır da. Panelist olarak yaptığı konuşmalar ve savlarına ilişkin metinler ya da kişisel olarak sunduğu makale Özcan Yurdalan’ ın da aslında yazdığını, yazar olduğunu (çok emin bir iddia ile söyleyebiliriz ki fotografın kalem erbabı arasında özellikle de Özcan Yurdalan’ ın mümtaz bir yeri vardır ) tereddütsüz söyletir bize.           

 

Söz alanlardan (ismini kaydedemediğimiz) bir başkası, fotografçıların da çok masum olmadıklarını, kendi içlerinde bile iktidar yaratabildiklerini ve fotografçıların sicilinin de çok temiz olmadığını söyledi.

 

İzleyiciler / dinleyiciler arasından bir başkası, fotograflarını satıp birlikte yaşam sürdürdüğü köylüye yardım eden, insanlara yardım ederken hayatını kaybeden fotografçıların varlığının da unutulmaması gerektiğini vurguladı.

 

İçler acısı hatırlatma da “Akbaba ve Çocuk” fotografı idi. 1994 de Sudan’ da kıtlık sırasında fotografçı Kevin Carter’ e Pulitzer ödülü kazandıran fotograf. Çocuk emekleyerek 1 km ötedeki birleşmiş milletler yemek kampına gitmeye çalışıyor. Kimse çocuğa ne olduğunu bilmiyor. O ünlü fotografı çeken Kevin Carter ise bir süre sonra intihar ediyor (2).                  

 

Sonraki sunumlarda Coşkun ARAL, sempozyum izleyicisinin kalabalık olmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdikten sonra, o her zamanki akıcı üslubuyla mevcut durumu masaya yatırdı ve “bilgiye ilginin azaldığı” konusunda son derece haklı saptamada bulundu.

 

Ömer Orhun, Walter Benjamin’ in “birisi bizim için bir şeyi izler, bize söyler, ondan sonra biz izlediğimiz şeyleri onun gibi izleriz ama kendimiz izliyoruz zannederiz” cümlesiyle söylenecek hemen her şeyi özetlemiş oldu.

 

Sadık Tümay, bir dönemin en popüler dergisi olan Hayat Dergisi’ ni anlatırken, “Hayat Dergisi’ nin fotograf açısından bir okul olduğunu, bir çok ünlü isim yetiştirdiğini, bir çok ilke imza attığını” nostaljik görüntüler eşliğinde dillendirdi. “Profesyonel fotografçılığın gelişmesini ve kurumsallaşmasını sağlamakla birlikte Hayat Dergisi’ nin “popüler kültürün yaratılmasındaki rolünün incelenmeye değer olduğunun” altını çizdi.

 

Geleneksel hale gelen Afsad Sempozyumlarının yedincisi de, amatör - profesyonel pek çok fotografçıyı buluşturdu, tartıştırdı, konuşturdu. Sözün özü, “fotografçılar birikimlerini paylaştılar”. Sempozyum organizasyonunu gerçekleştiren insanlar da buna vesile oldular, bunun alt yapısını oluşturdular. Organizasyonu yapanları da, katılımcıları da samimiyetle tebrik ediyoruz.  

 

İkinci büyük etkinlik ise; fotograf dünyamızın usta isimlerinden Reha Bilir ve arkadaşlarının olağanüstü gayretleri ile şekillenen, Mülki İdare ile Yerel Yönetim yetkililerinin yakın desteği ve teşvikiyle, diğer kamu-özel kurum ve kuruluşlarının katkılarıyla 17-18-19 Mayıs 2008 tarihleri arasında Beyşehir’ de gerçekleştirilen “Beyşehir 1. Fotograf Buluşması” idi.

 

İlk kez bu denli büyük bir organizasyon gerçekleştiriyor olmanın ve konaklama yerlerinin sınırlı oluşunun yol açtığı bir takım kısıtlara rağmen ( bu yöndeki endişesini Beyşehir Göl Gazetesine verdiği mülakatta Sayın Bilir ‘ de dile getirmiştir - * - ) bu ekip fotografçılar için son derece canlı, sıcak, etkin ve olumlu koşullar yaratmayı başarmıştır.       

 

Muhteşem göl manzarası ile geleceğine endişeyle baktığımız “su” kaynaklarının, karamsarlığa nazire yapar gibi çağıl çağıl akarak yeryüzünü daha bir yaşanır kılması hali, bir kaç günlüğüne de olsa fotografçıların ruhunu okşamış ve çok büyük bir olasılıkla zihinsel yorgunluklarını atıp dönmelerini sağlamıştır.    

 

Konuklarını karşılarken – uğurlarken ve sohbet ederken görmeye alışık olduğumuz üzere, yüzünde o ışıl ışıl tebessümü hiç eksik etmeyen dostumuz Reha Bilir, önceki yıllarda kim bilir kaç kez ve kaç fotografçı dostunu ısrarla davet ettiği gibi, bize de davetlerinde, “Beyşehir’ e mutlaka gelin... Herkesi Beyşehir’ e bekliyorum... Beyşehir olağanüstü güzel bir yer, gelip görün mutlaka. Fotograf çekmeye gelin, konuğum olun, sizi ben gezdireyim…” derken, gördük ki sarfettiği güzel sözlerden ötürü sonuna kadar haklıymış. Ender güzellikte bir yer, Beyşehir.  

 

1200' lerin sonlarında yapımı gerçekleşmiş olan Eşrefoğlu Camii’ nin içinde bulunan iki ucu eşit kalınlıktaki o uzun ağaç ( tomruk ) direklerin nereden ve nasıl temin edildiklerini düşünmemek ve her biri birer mermer sütun gibi düzgün yontulmuş olan bu ağaç gövdelerinin tavanla, taşıyıcı sütunlarla birleştiği bölümlerinin kendine has işçiliğinde ve süslemelerinde ortaya konan ustalık ve zarif motiflerle renklerdeki maharet karşısında şaşırmamak mümkün değil. Cami, benzerine az rastlanır nitelikte estetik bilgi ve becerinin ortaya konduğu süslemelerinin yanında, mimari açıdan son derece kayda değer bir ilgi alanı yaratmaktadır fotografçılar için.

 

Bundan başka ; Eflatun Pınar’ da bulunan Hitit kalıntıları, Fasıllar’ da bulunan ve yöre halkınca Kurt Beşiği diye adlandırılan Fasıllar Anıtı, At Kabartması ve lahitler, Erbaba’ da bulunan Höyük, Anamus Dağı’ nın eteklerindeki Kubad-abad Sarayı kalıntıları ve daha birçok antik kalıntı, Beyşehir’ i son derece zengin tarihi bir mirasın ev sahibi haline getirmiştir. Arkeolojik bakımdan da bu eşsiz zenginlik, dökümanter çalışan fotografçıların ilgisini beklemektedir.

 

Yaklaşık 225 km lik çevresiyle Beyşehir Gölü, kendilerine inanılmaz dingin bir mekan  yaratmış olan leyleklerin barınağı Leylekler Vadisi ve Beyşehir Gölü’ nde bulunan adalar da dahil, her yer ve her şey “fotografçılar” a sınırsız görsel zenginlik sunmakla birlikte ; tepesinde biriktirdiği kar nedeniyle Beyşehir Gölü’ nü önemli ölçüde besleyen kaynaklardan biri olan Torosların uzantısı Anamus Dağı “dağcıların” ilgisini ve Pınarözü Mağarası, Balatini Mağarası, Körükini Mağarası…gibi daha bir çok mağara da “mağaracıların” ilgisini beklemektedir.          

 

Umarız ve dileriz ki “Beyşehir Fotografçılar Buluşması” süreklilik arzeder, gelenekleşir ve her yıl fotografçılara yeniden yaşatacağı heyecanla birlikte, doğal ve tarihi zenginliklerinin korunmasına vesile olur. Neresinden baksanız bu etkinlik, maliyeti çok düşük ve son derece elverişli bir yolla Beyşehir’ in tanıtımını gerçekleştirerek, Beyşehir ekonomisinin de güçlenmesine yol açar.


Bu büyük organizasyonu gerçekleştiren ve emeği geçen herkesi içtenlikle tebrik ediyoruz.
 

Tekin ERTUĞ

 

 

 

(*) www.beysehirgolgazetesi.com (22.05.2008) 

 

(1)  Geniş bilgi için bkz. Afsad Bülteni “Kontrast”, Mayıs 2008 sayısı.

 

(2)  Bkz. www.netyorum.com

 



EBRU TEKEREK "BEYŞEHİR FOTOĞRAFLARI"