Kim bilir ne zaman ?!
Tüketilmiş yaşamın bir bölümünde…, zamanın herhangi bir yerinde…,gelecekte kitapçılar sokağı olacağı izlenimi uyandıran ve görünümüyle okumaya düşkün, kitap meraklısı insanlar için nezih bir ortam oluşturacağına ilişkin işaretler veren bir cadde idi.
Caddeyi kesen sokaktaki irili ufaklı sevimli kitapçı dükkanlarının yarattığı renk ve ışıltının oluşturduğu düşsel hava, çantasını koltuğunun altına sıkıştırıp bir başından diğerine sokağı arşınlayan orta halli bir okurun ilgisine zengin bir mönü sunacakmış gibi görünmesine yol açardı.
Tepeden çevreye yayılmış uzun dallarıyla gölge yapıp serinlik sağlayarak yaz mevsiminin bunaltıcı sıcaklarını savuşturan ve yağışlı günlerde devasa birer şemsiye olan o güzelim ağaçların gövdelerine sarılı oturaklarla, birkaç adım ötelerinde dizili tertemiz banklar sayesinde soluklanmaya müsait hoş bir atmosfer sağlanmıştı.
Heykelleri de vardı üstelik. Oraya yolu düşenlerin görmezden gelemeyeceği kadar samimi, iç ısıtan heykeller.
Sonra bir “cafe”…, ardından bir tane daha…, ve bir zaman sonra birkaç tane daha. Derken bir “simitçi dükkanı” (simit mağazası demeli belki de…, ya da simit lokantası ?!), ardından bir tane daha…, daha sonra üçüncü-beşinci…!.
Çok iyiydi…, güzeldi…, keyifliydi hepsi de.
Çalışanların akşam iş çıkışında ve dershanelere giden öğrencilerin ders aralarında, açlıklarını bastırabilmelerinin en ekonomik yolu bu simitçilerdi.
Olağanüstü bir ahenk vardı artık bu ışıltılı, canlı cadde ile ona tam göbeğinden bağlı sokakta. Simitçilerle diğer yiyecek-içecek hanelerinin sokağın yayalara bırakılması gereken önemli bir bölümünü,yerlere tabure ve küçük masalar koyup,minik hamlelerle dükkanlara katma çabaları sonucunda bütün dükkanların açık hava bölümleri büyüdükçe büyüdü. Gene de güzeldi, bu mekanlar. Yarattıkları kendine has çok özel atmosferle, yaşamın rutininden / sıradanlığından sıyrılmasına insanın, bir ölçüde destek veriyordu.
Ziyaretçisi de çoğaldı zamanla buranın. Çöpü ve atıkları da.
Yıllar sonra…, orasından burasından kırılmaya başlandı heykeller…,heykeli,ayaklarıyla basıp üzerinde yürüdüğü kaldırım taşlarından ayrı düşünmeyen kimi zavallı eller tarafından. Çöp sepeti, kül tablası gibi kullanılmaya başlandı heykellerin kırık, oyuk yerleri. Çok güzel dizayn edilmiş birbirinden ayrı ton ve renkteki kaldırım taşları, asıl tonlarını yitirmeye başladılar giderek. Çöp ve atıklardan sızan sıvıların bıraktığı lekelerle koyu gri, siyaha dönük kirli bir tona yöneldi kaldırımlar. Ne görülebilir dokuları kaldı, ne motifleri ne de seçilebilir tonları.
Ve koku...!
İşe giderken her sabah bir simit almak için uğrayanların kesif bir şekilde duyduğu atık kokuları. Ne kadar silinip süpürülse, yıkansa da yararı yoktur. Kaldırım taşlarının arasından sızıp zemine yerleşmiş sıvıların kokusu da kalıcılaşmıştır artık.
Yeni bin yıl başlarken, özellikli bir cadde ve onunla özdeşleşmiş bir sokak…!
Kimi masa kurmuş, heyecan ve istemlerini başkalarına iletme derdinde, kimi bir konserin ya da diğer bir etkinliğin duyurusunu yüksek volümlü müzik eşliğinde gerçekleştirme gayretinde.
Kimi toplanıp meşale ve pankartlarla bir heyecan dalgası yaratma eğiliminde, kimi banklarda oturan karşı cinsten birilerini süzüp piyasa (!) yapma peşinde. Kimi el yordamıyla öğrenmeye çalıştığı müzik aletini yere koymuş, acemice ama gayretle, bu ele geçmez sokak virtüözü (!) için üç beş kuruş dileyerek renk katıyor. Kimi de öylesine sırtını ağaca yaslamış,ayağını altına kıvırmış, boş boş bakarak vakit geçiriyor.
Her şey sürekli bir değişim içerisinde. Sokalar da değişiyor, caddeler de. İşin aslı o ki, özünde değişmeye eğilimli olan insanın ta kendisi.
Aynı anda ve aynı yerde iken bile, her bireyin hülyaları, istemleri…,velhasıl dünyası diğer bireylerden apayrı bir yerde.
Böyle cadde ve sokaklar; kendileriyle ilgili belgesel çalışma yapılmasına öylesine müsaittirler ki, davetiye çıkartırlar adeta, çağırırlar gizliden gizli fotografçıları bulundukları yere.
Nitekim heyecana kapılan fotografçı dostlar da çantalarını kaptıkları gibi; bir akşamüzeri, iki-üç-beş akşamüzeri, birkaç hafta sonu…, derken bir bakmışsınız sergi çıkartmışlar ortaya. Hem de siyah-beyaz ! İzlemeye değer “belgesel” bir çalışma. Günler,haftalar süren bir gayret ve emek. Kimbilir kaç fotografçı sokaktaki bir çok önemli “an” ı tespit edip dondurmuştur. Buradan çıkan filmler heyecanla banyo edilmiş, negatiflerdeki en iyi kareler tesbit edilip saatler boyu karanlık odada kimyasalların olumsuz etkileri hiçe sayılarak fotograflar basılmıştır.
Sergi ve kokteylle sona erer böyle yüksek heyecan ve gayret içeren çalışmalar. Tebrikler ve beğeni ifade eden pohpohlayıcı sözler birbirini izler sergi sırasında.
Ya sonra ?
Hiç kimse tek fotograf satınalmaz. Satınalmayı düşünmez…,satınalmak hiç kimsenin aklından bile geçmez. Fotograf bu nihayetinde ! “Ben de çekerim bunları” diye geçirir akıllarından sergiye gelen insanların önemli bir kısmı.
Serginin açılış kokteylinden sonra pek uğrayan da olmaz sergi salonuna. Belki birkaç amatör fotografçı açılış günü herhangi bir zorunluluktan sergi salonunda bulunamadıkları için sonraki günler gidip izlerler sergiyi.
Serginin son günü fotograflar toparlanacak, paketlenecek, arabaya yüklenip götürülecek ve zorlukla evin bir köşesine sıkıştırılıp tozlanmaya bırakılacaktır.
Bir fotografçı böyle iki ya da üç sergiye katıldıysa eğer, daha fazlası için onu motive edecek bir şey kalmadığı gibi, insanların fotografa ilgisizliğine sıklıkla tanık olmanın sonucunda “beyhude bir uğraşı içinde olup olmadığı…” gibi bir soru yöneltecek kendisine ve kamerasını belki de uzunca bir süre için dinlenmeye bırakacaktır. Yadırganacak bir durum da değildir bu. Yılgınlık baş göstermiştir, hepsi o kadar. Bir süre uzak duracaktır her şeyden ve düşünecektir fotografçı.
Böyle inzivaya çekilme ve düşünme zamanlarında ender de olsa bazı fotografçıların durumu, penguenlerin kutup fırtınalarında yumurtasını ayaklarının üzerine alıp büzüşerek aylar geçirmesine benzetilebilir. Bir yaratım sürecidir bu. Ta ki yeni bir şeyler sinyal vermeye ve ışıldamaya başlayana dek, fotografçı böyle kalabilir.
Yeni pırıltılar inzivadaki fotografçıyı tümüyle sarıp sarmaladığında, kamerasını alır ve döner aynı caddeye, aynı sokağa. İnziva sırasında fotografçı belki de daha önce içinde bulunduğu çalışmanın kıymet-i harbiyesi olmayan bir “kakafoni” den ibaret olduğu sonucuna varmıştır.
Derinlemesine ve ayrıntılara çok özen gösterip dikkat kesilerek yeni bir arayış içine girecektir aynı cadde ve sokakta.
Bu kez gördükleri başka şeylerdir ;
Yere enstrumanını koyup çalan genç insan; uzun saçlı, küpeli, güzel-temiz yıpranmamış yüzlü bir üniversite öğrencisidir. Yere koyduğu şapkasına atılan paralar değildir önemsediği. Bir macera yaşamaktadır sadece. Arayış içindedir. Tek derdi sıradan ve yalın olabilmektir. En alttan biri olmanın tadına varmaktır istediği. Kirli-pis yerlerde diz çöküp kaygısızca oturmak, ellerinin ve ayaklarının kirlenmesine aldırmamak, elbiselerinin kirlenip buruşmasını önemsememek gibi dayanılmaz bir istem vardır içinde. Yapmak istediği şey bu denli basittir aslında. Bu istemlerini hiç kimsenin (annesinin) uyarılarına, bağırıp çağırmalarına maruz kalmaksızın dilediğince, canı nasıl isterse öyle davranarak yaşamak istemektedir. Yaptığı ikinci-üçüncü sohbette bu gerçekle karşılaşır fotografçı. Ya şapkaya konan paralar ? “Babam görse kahrından ölür” diye bir cevap alır sadece bu soruya fotografçı.
Gençler vardır bu sokakta, öbek öbek köşe bucak tutmuş gençler. Olabildiğince uzun burunlu ayakkabılar, yukarıya doğru fırça gibi dikilmiş saçlar, en düşük bellisinden kot pantolonlar, ağızlarda sigaralar, kollarda deri bileklikler, sıska çelimsiz bedenler ama bıçkın haller, racon kesen, “dayı (!)” olmaya - “baba (!)” olmaya hevesli, bozuk ağızlı (küfürlü konuşan), argo donanımı çok yüksek bir grup genç, başka bir grup gencin arasından göreli iri kıyım bir genci çekip almaya çalışmaktadırlar. Aralarından bir ikisinin elinde sopa da vardır.
Kırmızıya-mora boyanmış saçları, yırtık ve olabildiğince düşük belli pantolonları, ince uzun ama bakımlı bedenleri olan, takılabilir her yerlerinde metal aksesuarlar takılı, yarı açık eldivenlerinin parmak aralarında sigaralar olan ve aralarında kızlar da bulunan bu ikinci grup genç diğerlerinin elinden kendi arkadaşlarını almaya çalışmakta iseler de bir iki kafa atma ve sopa gösterme girişimi sonucu hırpalanma korkusu ile kaçışmaya başlarlar. Burunlarının dibinde gerçekleşen böyle bir çeteleşme ve adam sopalama eğilimini sessizce izleyen simitçi müdavimlerinin müdahalesizliği de dikkate değer bir başka olgudur.
Fotografçı, kentin değişik sosyal kesimlerinden buraları mesken tutmuş genç kuşağın haftada birkaç kez bu ve benzeri çekişmesine,çatışmasına,berduşluğuna,kişilik oluşturma eylemlerine tanık olur ve ama giderek aykırılaşan, deforme olan, kendileri adına olumlu her şeyden uzaklaşan yeni yetmelerin istikbaldeki hallerini düşünür. İzlediği birey rahatsızlıklarının olası nedenlerini irdeler, çıkış yolları üzerinde kafa yorar aralıksız.
Yeniden kamerasını asar boynuna. Bir de sıcak ve dostane yüz vardır simitçi mekanlarında, usta fotografçılardan. Sıklıkla karşılaşır onunla da. Neşeli sohbetlerinden, net ve anlaşılabilir tahlillerinden, kıvrak zekasıyla ürettiği sonuçlardan yararlanır. Onun kahkahalı takılmalarıyla soluklanır.
Aylardır üzerinde çalıştığı konu için istediği fotografları çekmiştir sonunda. Müzik aletini daha ateşli çalmak için pahalı kıyafetleriyle yerlerde yuvarlanan narin delikanlı ile, “öteki” lere ateş püsküren ve sokakları kendi inisiyatiflerine almaya çalışan, “önemli birey” olabilmek için sürekli kavga arayışı içinde (özünde kendilerinin “öteki” olmasından rahatsız), gergin ruh hali gösterilerinde bulunan gençlerin zihinlerinde filizlenen karmaşa ve yüreklerinde alevlenen nefret ve korkuyu anlatan en iyi fotografları yapmayı başarır.
S/B baskılardan oluşan sergiyi ilgiyle izleyen edebiyat ustalarından birinin fotograflardan birine bakarken “ben de ancak bu romanı yazardım” demesi ise en büyük ödül olur. 
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.
TFSF Onaylı Yarışmalar
Photo Contests Under TFSF Patronage
04 Ekim 2008 MERSİN FOTOĞRAF DERNEĞİ 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI
06 Ekim 2008 BOYNER HOLDİNG III.FOTOĞRAF YARIŞMASI "Özgürlük"
06 Ekim 2008 ORHAN HOLDİNG 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI
11 Ekim 2008 KONYA VALİLİĞİ 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Dünya İnançları"
16 Ekim 2008 AYDIN BELEDİYESİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Cumhuriyet Türkiye'sinde Kadın"
28 Kasım 2008 MERSİN VALİLİĞİ 1.ULUSAL FOTOĞRAF YARIŞMASI "Türkiye Mersin'i Tanıyor"