e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
SÖZ USTALARDA (II)
GÜLTEKİN ÇİZGEN; “FOTOGRAFIN KALIN SESİ”
Usta fotografçı Halûk Uygur’ un bir eseriyle ilkini denediğimiz “Söz Ustalarda” metinlerinin ikincisini; gene usta (“üstad” yahut “duayen” demekte de hiçbir sakınca yok) bir ismin, Gültekin Çizgen’ in Fototrek tarafından, Yayıncı Cenk Gençdiş ve Editör Özcan Yurdalan’ ın katkılarıyla hazırlanıp yayınlanan “Fotografın Kalın Sesi” (Fotograf ve Sanat Üzerine Yazılar) isimli eseri ile oluşturmaya çalıştık.
Birçok ustanın yanısıra Gültekin Çizgen’in portresinin de bulunduğu kitabında Çerkes Karadağ’ın “Fotografımızın Yaramaz Çocuğu” diyerek yarı şaka; sesi güçlü çıkan, düşündüğünü sakınımsız söyleme cesareti gösteren, birikimi oldukça yüksek olan ustanın tavrını, duruşunu ortaya koyduğu bu bir cümlelik analizi de gösterir ki, naçizane bu metni hazırlamakla oldukça isabetli davranmışız.
“Günümüzün bütün görsel düzeninin (sinema, tv, bilgisayar ekranı…vs) fotografın açtığı eşikten içeri girdiğini”(s.13)söyleyen Çizgen, fotografın insan yaşamına girmesiyle birlikte ressamların paniklediğini, bir kısmı fotografta karar kılarken, bir kısmının yeni çıkış yolları aradıklarını, Empresyonizmin (İzlenimcilik) de böyle doğduğunu söyler ve Cezanne örneği ile durumu açıklar; “Cezanne, 1902 yılında çok sevdiği Sainte Victoria dağının resmini yapmak için kasabanın bir yerine sehpasını kurdu. Çok sonradan aynı açıdan çekilen resimdeki manzaranın fotografıyla, yapılan eseri yan yana getirdiğiniz zaman, görsellikte oluşan değişimin hikâyesi ortaya çıkar. Resim, artık görülenin resmedilmesi değildir.” (s.14).
İzlenimcilikten sonra da ressamların kendi kişisel dünyalarını resmetmeye başladıklarını, nesnel gerçekliğin de tümüyle fotografa kaldığını belirtir. Ekler; “…fotograf, yaygın soylu örnekleri üzerinden kavranır, öğrenilir. Fotografın düz olarak algılanması yetmez, onun arkasındaki dünyayı keşfetmemiz ve anlamamız elzemdir. ‘Fotografça’ o zaman kavranır.”(s.14)
Ve asla ihmal etmediği bir başka şey de kitaptır Çizgen’in;“…kitap bir toplumun en değerli zihinsel hazinesidir…” der.(s.14)
“Kompozisyon” konusunu irdelediği bölümde; “Ara ara medyada bir maymunun veya bir filin yaptığı resimlerden bahsedilir. Bu fantastik olayların belki ‘insanın köpeği ısırması’ anlamında haber mantığı olabilir ama asla sanatsal bir olay değildir. Çünkü sanat açıkça bir bilinç ve bilgi işidir. Sanatı sanatçılar yaparlar. Tesadüflere orada yer yoktur.”, der ve diğerini “magazinsel soytarılık” olarak ifade der. (s.15)
Devamında;“Elbette fotograf kamerası kontrol edilmeden de görüntü meydana getirilebilir ama bilgi ve bilinç dışı bu yaklaşımların, sanatlı bir olay olması düşünülemez.”, yargısını ortaya koyar. (s.15)
Bu noktada bir soru belirir ister istemez; “Fotograf makinesinin kontrol edilmemesi hali, bilinçli bir tercihin sonucu ise eğer? Şöyle ifade etmek, belki söylemek istediğimiz şeyi daha anlaşılır kılabilir; Fotograf makinesinin kontrolsüzlüğü, fotografçının kontrolü altında ise? Fotografçı, ekipmanının dilini / olanaklarını yeterince kavramış ise ve hangi durumda nasıl bir sonuçla karşılaşacağını önceden kestirebiliyorsa, küçük yanılma payları ile dahi olsa öngörebiliyorsa? ...Bu durumda; Fotograf makinesinin, kendisinin (fotografçının) belirlediği marj çerçevesinde kontrolsüzlüğü ile elde edilen görsel sonuçları (fotograflar) birer raslantısal (tesadüfi) elde edişler (olup bitmeler) midir?
Ve üstelik, elde ettiği görselleri, çalışmalarında rastlantıya vermeyen diğer fotografçıların da yaptığı gibi ayıklayacaksa? …İstediği gibi oluşan fotografları alacak, beğenmediği fotografları atacaksa? …Büsbütün raslantıdır bu fotograflar, bu fotograflarda fotografçı yoktur, denebilir mi? ... …Öyle değerlendirilebilirler mi? …Öyle kabul etmek gerekir mi? …
“Literatür” başlığı altında; “Doğrudan fotograf” ın hikâyesinin açık olduğunu, “sanatsal söylemin ise, bir fotograf kültürü, sırlı-hünerli bir dil gerektirdiğini” söyler. (s.16)
Susan Sontag, John Berger, Roland Barthes, gibi önemli isimlerin analizlerinin önemini vurgular ve ama “sanatçıların kendi ülkelerinde birer göçmen gibi yaşamalarının gereksiz olduğunu, sanatın bir ‘kimlik’ ve ‘duyuş’ olayı olduğunu” söyler Gültekin Çizgen.(s.16-17)
Öte yandan; “Sanatçıya ait eserin ancak izleyen tarafından tamamlanabildiğini, o nedenle de izleyene çok büyük sorumluluklar düştüğünü” belirtir. (s.18)
“Yıldız Fotograf Koleksiyonu” başlıklı bölümde; Sultan II. Abdülhamit’ in içinde bulunduğu koşulların gereği olarak evhamlı-kuşkucu olmasının, fotografın başta İstanbul olmak üzere Osmanlı topraklarında önemli hale geldiğini; “Sultan’ın gözünün fotograf, kulağının ise geliştirdiği hafiye sistemi” haline geldiğini belirtir. (s.22) Böylece “Saltanat süresince ortaya muazzam bir fotograf hazinesi çıktığını, ortaya çıkan fotograf sayısının ise 36.000 civarı olduğunu” söyler. (s.23)
Böylece Osmanlı topraklarında fotografın ortaya çıkışını irdeler, dolayısıyla kısa bir tarihçe sunar. “Yerli-yabancı bütün fotografçıların çalışmalarını Sultan’a iyi paralar karşılığı hediye ettiklerini”, (s.23) “Abdullah Biraderler, Vassilaki Kaargopoluo, Pascal Sebah, Guillaume Berggeren gibi fotografçıların, Abdülhamit’in emrinde çalıştıklarını, Viçen Abdullah’ın 1889 da ‘Serfotografi Hazret-i Şehriyari (Sultan’ın Baş Fotografçısı)’ ünvanı aldığı” bilgisini iletir Çizgen. (s.23)
“Toplanan bütün fotografların Yıldız Sarayının Kütubhane-i Hümayun (Büyük Kütüphane) da muhafaza edildiği” (s.24) “1913 deki ünlü 31 Mart ayaklanmasını bastırmak üzere İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’nun yanında Binbaşı Enver Bey (Enver Paşa) in komuta ettiği gönüllülerin Yıldız Sarayını yağmaladığı, rivayet edilir ki Kütüphane Emini Sabri Bey’ in eşiğe yatarak devletin hafızası olduğunu söylediği kütüphaneyi koruduğu, böylece Yıldız Fotograf Koleksiyonunun kurtulduğu” na dair tarihi bilgiler yer alır kitapta. (2.25)
Ayrıca o dönem,“taşrada manzara fotografı çekimlerinin izinle mümkün olduğunu, Kolluk Kuvvetlerince denetlendiğini” öğreniyoruz. (s.26)
Önemsediği konulardan biri “Fotograf Koleksiyonculuğu”, diğeri “Müze”lerdir Çizgen’in. Bu bağlamda olmak üzere, “Balıkesir Ulusal Fotograf Müzesi” ve “İstanbul Modern Sanatlar Müzesi” ni örnekler. Türkiye’nin topraklarında barındırdığı onca zenginliğe rağmen, 295 müze sayısı ile diğer ülkelerin oldukça gerisinde bulunduğuna işaret eder. Müze sayısının Amerika’ da 17.500, Almanya’ da 6.501, İtalya’ da 3.790, İngiltere’ de 1.850, İspanya’ da 1.343 ve Fransa’ da 1.207 olduğunu hatırlatarak bir kıyaslama olanağı sunar ve üç İmparatorluğa ve 22 kadim uygarlığa ev sahipliği etmiş bu topraklardaki müze sayısının bu denli sınırlı olmaması gerektiğini vurgular. (s.28-29-30)
Bu arada; örneğin İstanbul’un kent müzesi sayısının internet sitesinde 70 göründüğünü ama bunlardan bazılarının İtfaiye Müzesi gibi depo mahiyeti taşıyan, fazla ilgi görmeyen türden müzeler olduğunu söyler.
Depo mahiyeti taşısalar dahi, böyle müzelerin de önemli olduklarını, şimdilik kaydıyla ilgi toplamasalar da, gelecek yıllarda belki de en fazla ilgi toplayan müzelere dönüşeceklerini, Nevşehir Emniyet Müdürlüğünce Müdürlük binasında oluşturulan müzeyi gezdikten sonra net olarak görebilirsiniz sanıyoruz. Amerika’ daki müzelerin önemli bir kısmının da bu tarz müzeler olduklarına, sadece 16.500 adet lokomotifin istiflendiği “Lokomotif Müzesi” ni gördükten sonra daha kolay hükmedilebilir.
Çizgen, uhdesinde bulunan “Cumhuriyet Dönemi Fotograf Koleksiyonu” ndan yola çıkarak (s.30) İstanbul’ da bir “Fotograf Müzesi” kurma girişiminde bulunduğunu müjdeler. Pek çok benzer girişimin altında imzası bulunan ustanın, “Fotograf Müzesi” girişiminin de İstanbul’da sonuçsuz kalmayacağını düşünmekteyiz. Bu girişiminde daha hızlı yol katedebilmek için bir “Fotograf Dostları Grubu” oluşturduklarını belirtir (grupta yer alan insanların isimlerini iletir) ve Eskişehir’ deki “Sanatsal Cam Müzesi” oluşumundan önce de benzer bir yöntem denediklerini ve bu yolla sonuca ulaştıklarını söyleyerek (s.30-31), hedefindeki Fotograf Müzesinin hayata geçirileceği konusundaki güvenimizi perçinler.
Kitabının ilk 33 sayfasını “Yeni Yazılar” başlığıyla yukarıda irdelemeye çalıştığımız özgün metinlere ayıran Gültekin Çizgen usta, 37-81.nci sayfalarını “Fotoritim Yazıları” başlığı altında Fotoritim e-Dergisinde yayınlanan yazılarına ayırır. Fotoritim’ de yayınlanan Gültekin Çizgen yazıları, okuyucuların önemli bir kısmı tarafından izlendi, paylaşıldı ve zaman zaman eleştiri metinlerine muhatap oldu. Derdimiz herhangi bir spekülasyona yol açmak olmadığı, tersine “anlamaya çalışmak” olduğu için, eğer varsa eleştirebileceğimiz hususlar, gergin bir zeminde değil, olgun bir zeminde farklı yaklaşımımızı ortay koymaya çalışacağız.
Fotografın iki ayağı olduğunu (“Sanatsal Söylem” ve “Meslek Uygulamaları”) yineler usta.
İnsanların geriye bırakacakları bir suretlerinin yapılmasını arzu ettiklerini, o nedenle de fotografın icadıyla birlikte en fazla ilgi gördüğü alanın portre olduğunu belirtir. Sanatsal söylem için portrenin iyi bir alan olduğunu; Edward Steichen, Phileppe Halsman, Irwing Penn, Richard Avedon ve Yusuf Kars’ ın kendilerinden çok şey öğrenilebilecek portre fotografçıları olduklarını söyleyerek, amatör fotografçılara bir inceleme alanı sunar.(s.37-38)
Türkiye’de ilk portre sergisinin “Bildik, Tanıdıklar Üzerine Portreler” ismiyle 1966 yılında İstanbul’da Çizgen usta tarafından açıldığını öğreniriz. (s.38). “Fotografçılar, tüm yeni yüzler sizi bekliyor. Onları ölümsüzleştirin.”, derken, bir yandan da, portrenin sadece bir yüzün aktarımından ibaret olmadığının altını çizer.(s.39)
Büyük sıkıntılarla / zorluklarla fotograf dergisi çıkarmak için çabaladıkları günlere döner, “matbaalarda yattığı geceleri ve kucağında dergilerle bayileri dolaşıp dağıtım yaptığını hatırlar. O heyecan ve enerjiyle verdiği emeklere karşılık pek çok şeyi öğrendiğini, birçok insanı da bu sırada tanıdığını teslim eder.(s.40-41)
Tam bu noktada; “…küreselleşmenin tarifsiz kültürel tehdidi içinde, tek önemli gündemin ‘yerlilik’ olduğunu düşünüyorum”, der Çizgen.(s.42) Yayın hayatı fazla uzun sürmeyen “Geniş Açı” dergisinin, bir grup genç insanın büyük emek ve özveri ile hayata geçirmeye çalıştıkları dergi olmasını mukabil, ‘bize ait bir dergi’ gibi durmadığını, Türkçeye çevirisi yapılmış yabancı bir dergi izlenimi bıraktığını söyler. (s.42) Bu talihsizlikleri örneklerken, son çıkan fotograf dergisinin adının da “Photo World” olduğunu hatırlatır, bununla birlikte diğer alanlarda yayınlanan pek çok başka derginin adının da yabancı dillerden seçildiğini, bunun doğruluğunu görebilmek için kitapevlerinin raflarına bakmanın yeterli olacağına vurgu yapar.(s.43) Bu durumun bir “kompleks”in sonucu olduğunu ve bunu da hiçbir zaman anlayamadığını ifade eder usta. Ne var ki, aynı sayfada (s.43) fotograf etkinlikleri yoluyla bir tartışma ortamının gerçekleşmesi gerektiği üzerinde dururken, …”workshoplar” kelimesi (Türkçe karşılığını düşünmeye fırsat bile kalmadan yaşamımıza yıldırım gibi düşen yabancı kelimelerden biridir) ni kullanmak suretiyle aslında, ithal edilenlerden ne denli etkilendiğimizi, hatta nasıl bir tutum alırsak alalım kaçamadığımızı da örneklemiştir bir bakıma.
Otomobillerin arka camlarına dikkat edin lütfen. Çocuklu (bebekli) çiftlerin otomobillerinin camlarında “Child on board” cümlesini göreceksiniz. Bunu Türkçe kelimelerle ifade eden bir uyarı yazısına rastlayamayacaksınız, yahut çok ender olarak rastlayacaksınız. Neden peki? Bu basit uyarı levhasını bile kendi lisanımızca yazabilecek terminolojiden mi yoksunuz? …
“Kalkülatör”lük (daktilo) teknoloji olarak Anadolu’da da yer bulmaya başladığında, yazım işini gerçekleştirecek olan “Klavye” üzerinde incelemeler yapıldı. Türkçe’ nin daktilo denen bu cihazla en kolay nasıl yazılabileceği üzerinde kafa yordular. Sonuçta “F” Klavye diye bir klavye diziliminde karar kılındı. Bir asra yakın zamandır bu klavye kullanılıyor. Her ülke kendi lisanına en uygun klavyeyi oluşturdu. Şimdilerde bilgisayar teknolojisi tam anlamıyla yaşamızın vazgeçilmezi oldu. Yazı çizi işi de bilgisayar teknolojisiyle yapılıyor. Gelgelelim “F” Klavye tarihe karışmak üzere. Kırk yıldır kulandığı klavyeyi yazar-çizer bulamıyor. Yazma güçlüğü çekiyor artık. “Bütün Dünya bunu kullanıyor” diye firmalar “Q” Klavyeyi adeta dayatıyorlar. Sağduyu yitirilmiş sanki. Alın işte size, sessizce gerçekleşen bir teslimiyet.
Fotograf yayıncılığın için bir parola önerir Gültekin Çizgen; “Fotograf Yayınının, gelişmiş bir kültür formu oluşturması gerekli”.(s.44)
Fotograf uygulamalarında kendisinin önceliğinin “sanatlı fotografın duruşu” olduğunu ve ancak onun ülkemizi, insanlık ailesinin kültürü içinde geliştirebileceğini ifade eder ve yerel dokunuşlarla süslenmiş bir öz ve biçim dünyası yaratıp yaratamadığımızı, kendimize özgü bir tarz oluşturup oluşturamadığımızı, kültürel kimliğimizi hangi ölçüde fotografımıza yansıtıp yansıtamadığımızı sorgular.(s.46) Çözüm olarak da, felsefi bir temelin gerekliliği üzerinde durur ve bu alan tartışılmadıkça hiçbir yere varılamayacağının altını çizer ve bir yandan da bazı soruları gündemimize taşıyarak çok anlamlı zihinsel bir etkinliğe davet eder adeta.(s.46-47)
Örneğin; “Tüm görsel sanatlar içinde fotografımızın yeri?”, …“Fotograf eğitim veren Üniversitelerimizin durumu?”, …“Koleksiyonculuk?”, “Fotografımızın düşün ve eleştirmen kadrosu?”, …“Yayına giren sanat kitapları içinde fotografın yeri, oranı, ağırlığı?”, “Fotograf dergilerimizin niceliği, niteliği?”, …İthal zevk ve bilgilerle, takip ve taklitle bir yere varabildik mi, varabilir miyiz?”, …
Bu haklı sorularının içinde her zaman fotografımızdaki imitasyon (alın size bir yabancı kelime daha) olgusunun yeri en başlarda durur.
“Arabayı at çeker, araba atı çekmez. Sanatta arabayı çeken at ‘felsefe’ dir, düşüncedir. Düşünce olmadan bir ‘fotograf vakası’ yaratmak olanaksızdır.”(s.48) der ve ısrarla ekler Çizgen; tartışmalıyız, …tartışmalıyız, …tartışmalıyız.
Koca Ülkede sadece bir tek profesyonel fotograf koleksiyonerimizin (Nejat Türkmen) bulunmasından (varlığından duyduğu memnuniyeti belli ederken) yakınır.(s.49) Bu gibi kaygılarını açığa vuran Çizgen, fotograf dünyamızda olumlu gelişmeler yaşanması için çırpınan insanların belki de başında gelir. Söyleminde ısrarlıdır ve tutarlıdır. Öte yandan, söylemleri için geliştirilen haklı eleştirileri kulak ardı etmek veya kendisini haklı çıkartmak uğruna mesnetsiz varsayımlara ve haksız yollara başvurmak gibi eğilimlere rastlamadık O’nda. Bir bilgi deryası taşır zihninde Gültekin Çizgen, kabul etsek de etmesek de. Sanat sohbetlerinde çok kimseyi şaşırtmıştır, belleğinin derinliklerinden alıp getirdiği özel bilgi ve verilerle. Elli yılı aşkın fotograf (fotografça) yaşamında, aşikâr ki ne biliyorsa paylaştı herkesle. Tartıştı. Yüksek sesle tartıştı hem de. Sakınmadı, söyledi hep söyleyeceklerini. Hep birlikte yol aldığımız bu alana (fotografa) ender insanın katkısı olmuştur Çizgen fevkinde. Kabul etmeli ki, bu ustaların ön ayak olmaları ile pek çok olumlu şey hayata geçirildi, daha pek çok şey de hayata geçirilecektir. Gültekin Çizgen’i baş tacı etmek, o nevi önemsenmesini önermek değil meramımız. Bulunduğu yeri göstermektir amacımız. Bulunduğu yer ise, kolayından varılamayacak kadar emek gerektiren, birikim ve donanım isteyen, deneyimle perçinlenmiş özel bir yer. Nasıl inkâr edebiliriz ki bunu?
Elbette ki eleştireceğiz de sırasında. Ama bulunduğu noktayı görmezden gelemeyiz ve sırf eleştiri olsun diye de, laf-ı güzaf edemeyiz. Sadece Çizgen için değil üstelik. Bütün ustalar için bu yaklaşımı gözden uzak tutmamak gerektiğini düşünürüz.
Fotografı sanat olarak ele aldığında, “Fotografın Dili” olarak tanımladığı, bir “Fotografça” kavramına yer verir Gültekin Çizgen;“Eğer fotografın sanat söylemi içinde “Fotografça” yı keşfeden kimse varsa, o artık bir fotograf eridir…”,der ve fotografçaya bilgi yoluyla ulaşılabileceğinin altını çizer.(s.50) Fotografça için kendi ölçüsünü de şöyle koyar; “tüm görselliklerin içinden, yani resim, grafik ve bilgisayar ekranlarında önümüze gelen yüzey dünyasının ürünleri içinde, fotografın tüm değerleriyle varolduğu, becerilmiş, çözümlenmiş alana “Fotografça” diyorum.” (s.51)
Öte yandan, “Ne yapmalı?”, “Nasıl yapmalı?”, gibi sorulara “öncelikle portfolyo” uyarısı yaparak yanıt vermekle, özellikle de amatörlerin dikkatini çekmeye çalışır.(s.51)
Kurucusu ve Onur Üyesi olduğu “Fotograf Enstitüsü” nün kuruluş serüveninin yanında, bir Japon heyetinin Türkiye’de bir fotograf okulu kurma taahhüdü karşılığı Topkapı Sarayı Müzesi’ndeki eserlerin fotograflarını çekme taleplerine ilişkin anısını aktarır.(s.53-54)
Bu gibi anılar bizler ve bizden sonraki kuşaklar için ustaların deneyimlerini aktarmalarıdır. Sıradan bir anı, yaşamlarından basit bir kesit, eğlenceli bir olay gibi görülmemelidir. Her biri çok önemlidir böyle tecrübelerin. Alınacak dersler vardır. O nedenledir ki “Fotografçı Hatıratı” başlıklı yazımızda, anılarını kaleme almaları için ustalara çağrı yapmıştık.
Sohbetlerde, söyleşilerde dinlediklerimizden, duyduklarımızdan biliriz; Sabit Kalfagil, Ozan Sağdıç, Ara Güler, Fikret Otyam, Gültekin Çizgen, Sıtkı Fırat, Tansu Gürpınar, Ersin Alok, İbrahim Demirel, İbrahim Zaman, İzzet Keribar ve diğer ustaların anıları derlenip toparlandığında ve bu yolla engin deneyimleri genç kuşaklarla paylaşıldığında bir hazine muhafaza edilmiş olacaktır aynı zamanda.
Onca yıllık deneyiminden yola çıkarak bu gün için şu tespitte bulunur Çizgen; “Fotografın sanatsal söylemi ile mesleki uygulamalar alanlarında temsil ölçeği ve insiyatif hâlâ okulların değil, alaylıların elindedir…”(s.56)
Fotograf Derneklerinin durumunu irdelediği yazısında; bir okullaşma enflasyonundan söz eder usta. Bu sayıdaki okullardan mezun olacak meslek adamlarına Ülkenin gereksinimi bulunup bulunmadığının sorgulanmadığına, ayrıca eğitim kalitesinde de ciddi zaafiyetler bulunduğuna işaret eder.
“Pirinçsiz pilav” misali, “kültürsüz bir fotograf ortamı” içinde bulunduğumuzu (s.59) ifade ettikten sonra; fotografımızın “yerlilik” kavramı içinde şekillenmesi, tüm etkinliklerin mayasını bu ortak paydadan alması gerektiğini bir kez daha vurgular.(s.60)
Ülkemizin tanıtımı noktasında yaşanan handikapları, acemi tutumları, yığınla eksik gedik içeren çalışmaları ele alırken de; “Tanıtım alanında belli bilinç ve temel felsefe yoksunu, olduğumuzu ifade eder ve tanıtımımıznı genellikle bizi iyi tanımayan, hatta hiç tanımayan, doğru değerlendirmeler yapması ve doğru argümanlar oluşturması mümkün olmayan “devşirilmiş kadrolar” a emanet edildiğini belirtir.(s.62)
Hazır anılardan da söz etmişken; Ülkemizin tanıtımına ilişkin fotograf eksenli çabalara, usta bir fotografçımızın bizimle paylaştığı bir anısını aktarmak isteriz. Ustanın portresini yapmak üzere bir araya geldiğimiz birkaç hafta boyunca oldukça sık aralıklarla görüşmüş, sohbetinden, kendine has söz ustalığından ve anlatım tarzından, kelimenin tam anlamıyla unutulmaz ölçüde keyif almıştık. O sohbetlerin birinde, usta; Kurumlarımızdan birinin, bir vesile ile kendilerinden, turistik tesislere yurt dışından rezervasyon potansiyeli bulunan özellikle de bazı Avrupalı tatilcilere yönelik bir tanıtım katalogu için fotograf talep ettiğini söyledi. Bunun üzerine; Ülkemizin kumsallarının, sahillerinin, güneşinin, ören yerlerinin, turistik tesislerinin bolca fotografı bulunduğunu ama Avrupalı turistin en az güneş ve kumsal kadar önemsediği yeme içme, (merak ettiği yerel yemekler) dolayısıyla damak meselesinin ihmal edildiğini düşündüğünden / bildiğinden, bol çeşitli sebze ve yemeklere ilişkin çok özel düzenlemeler yapıp, fotograflar hazırlamış. Bu çok iyi tasarlanmış, usta işi fotografik sonuçlar ustayı hoşnut etse de, fotografları ilgili kuruma sunduğunda tam bir hayal kırıklığı yaşamış.
“Olmaz” demişler. Beğenmemişler.
Beğenmeyenler kim peki? ...
Çizgen, işte tam bu noktada bir yaraya parmak basar. “İşe göre eleman” değil, “elemana göre iş” tavrı, hiçbir altyapısı olmayan, sorumluluk aldığı konuyla ilgili hiçbir eğitimi, bilgisi, deneyimi olmayan (o sorumluluğu ne kadar hissettiği de şüphe götürür) insanların denetimine / beğenisine / kararına sunulan bir çalışma ne denli ustalıkla ve yaratıcı bir çabayla sonuçlandırılmış olursa olsun, hayal kırıklığı kaçınılmaz olacaktır. Başka bir sorundan yola çıkarak söylese de, verdiğimiz bu örneğe de teşmil edilebilir sanıyoruz; “Kültür ve Sanat özürlü bir ülke olmak şeklindeki olumsuz imajdan kurtulmadıkça”, daha birçok sorunun yaşanmaya devam edeceği kanısındadır Çizgen.(s.63)
Böyle seçimlerde söz sahibi insanlar üzerine düşüncelerini açıklarken de; “Hayatlarında Battal Gazi Destanı dahil beşyüz sayfa okumamış, bir tek fotograf sergisine gitmemiş, evlerinde kitaplığı olup olmadığı meçhul, …seçkin şahsiyetler” demeye getirir.(s.63).
“…seçkin dünya entelektüellerinin önüne konabilecek Türk Fotografçıları tarafından üretilmiş gerçekten pek çok fotograf vardır…” (s.64) diyerek de fotograf-sanat insanlarını, eleştiriye tabi tuttuğu bu grupdan ayrı tuttuğunu belirtir.
74 Güzel Sanatlar Fakültesinin 16 sında Fotograf Bölümü açılmasına, 40 ı aşkın Fotograf Derneği kurulmasına, hatırı sayılır miktarda Fotograf Dergisi yayınlanmasına karşın, koleksiyoncu sayımızın hâlâ 1 olduğunu hatırlatır ve Fotografın yazın-kuram boyutunun hâlâ emeklediği, fotografın sanat söyleminde güçlü bir gelişmenin kaydedilemediği ile ilgili karamsar ve kaygılıdır belli ki. Bunun bir arz-talep ilişkisi olduğunu belirtir ama bununla birlikte kuram bağlamına ve yerliliğe itibar etmemekle fotografçıların da payı bulunduğunu teslim eder. (s.65-66)
Fotografta profesyonellik meselesine getirir sözü Çizgen. Son derece isabetli saptamaları ve haklı serzenişleri, kızgınlıkları var.
Eline makas alan her kimsenin berber olamayacağı gibi, boynuna fotograf makinası takan her insanın da fotografçı olamaması gerekirdi. Oysa durum böyle mi? … Temel Eğitim seminerinden dahi geçmemiş bir kişinin önemli bir kurum veya kuruluşta fotografçı kadrosu ile istihdam edildiğini düşünün bir an için? ... Yahut sadece bir Temel Eğitim Seminerinden geçtikten sonra, henüz neyi hangi ölçüde öğrendiği belirsiz iken, kısa sürede piyasada ünlü (Örneğin; Şimdilerde pek moda olan “Doğum Fotografçılığı”) bilmem ne fotografçısı olup çıktığını düşünün? ...Bu denli eksikleri var iken, bilmem hangi Avrupa Birliği destekli Fotograf Projesinin Genel Koordinatörü-Yönetmeni oluverdiğini düşünün? …
Tam da Gültekin Çizgen’in gür sesiyle “vay halimize” diyeceği cinsten olup bitmelerle karşı karşıyayız sürekli. Ama kabul görse de görmese de, realite bu ne yazık ki. Buradan profesyonel arenada “haksız rekabet” doğar ister istemez. Çizgen’ in dikkat edilmesini istediği önemli hususlardan biri de; Gerek bu gibi çarpıklıklar nedeniyle, gerekse ekserisi bu olgudan kaynaklı fiyatların anormal ölçüde aşağı çekilmesi durumundan ötürü, haksız rekabetin, işinin ehli profesyonelleri zor duruma sokmasıdır.
“Ömrüm ve çevremizdeki kuşağımın ömrü, ülkemizde fotografın kurumlaşması çabalarıyla geçti”.(s.71) derken çok haklıdır. Bunu inkâr etmek büyük haksızlık olurdu. Bu kadarını da onların, o kuşağın payına düşen kısım olarak almalı. Ne de olsa, o kuşaktan mürekkep yalamış fotografçı sayısı bu günle kıyas kabul etmeyecek kadar az idi. Az bulunanın kıymeti de fazla olur. Gerçekte de öyleydi. O kuşağın kıymeti de fazlaydı. Üstelik hâlâ el üstünde tutulmaya da devam edilmekteler, bizim kuşağımız tarafından. Geriye bıraktıkları pek çok olumlu şeyle, gelecek kuşaklar da onları minnetle anacaktır şüphesiz.
Küratörlüğünü üstlendiği Fototrek Fotograf Merkezi’ nde gerçekleştirilen sergilerden söz ederken; “Doğrudan fotograf, izleyici ile gerçek arasına kurulmuş en sağlam köprüdür.” (s.71) diyen Çizgen, “Her ulus, sanat varlığını kendine özgü bir biçim dünyası içinde sergiliyor.”, noktasındaki kanaatini de paylaşır.
“Johann Sebastian Bach’ın bir cümlesi var. ‘Doğada duyduğumuz binlerce sesten bir senfoni ortaya çıkmaz. Çünkü ona henüz bir bestecinin eli değememiştir’.” (s.71) Bu çok anlamlı cümle Çizgen’in ve onunla aynı görüşleri paylaşan insanların derdini en kestirme şekilde deşifre etmekte, özetlemektedir.
Fotografçı, kendisini bir besteci (neyi bestelediği, nasıl bir beste yaptığı da ayrı bir sohbet konusudur) nin kendisini seslerin hakimi ve sesleri bir araya getirip en yüksek teknik bilgi ve donanım üzerine düzenleyen, anlamlı hale getiren, yüksek anlamlar yükleyen, müzikal yaratım insanı gibi, görüntüleri yüksek teknik birikimleriyle biraraya getirip, yüksek anlamlar yükleyen görsel yaratıcı insan olarak görmeyi başaramazsa, durumunun aslen bu olduğunu kavrayamaz / farkında olmazsa, her gün onbinlercesi üretilen sıradan görsel şeylerin (eğer bir miktar teknik bilgisi varsa) biraz daha parlak olanlarını sunmaktan öte hiçbir şeye muvaffak olamaz.
“Bach’ ın ‘Besteci’ diye bahsettiği kişi, sanatçı olarak ortada yok ise sonuç naifiledir. ‘Sanat Yapma’ iradesi, fotografın o sonsuz üreme, çoğalma kabiliyeti içinde ‘Kilit’ duruştur. Fotograf çekilmez, aslında yapılır.” (s.73) Biz de böyle düşünür, böyle de söyleriz hep.
Fotograf yapılır. Resim gibi, Heykel gibi, Sinema Filmi gibi, … Yapılır. Önce bir düşünce, fikir boyutu vardır sözün ettiğimiz şey eğer bir sanat eseri ise. Bir duygu boyutu vardır. Sezgi karışır işin içine. Teknik bilgi ve beceri, olmazsa olmaz koşuldur. Etkileyici, düşündürücü, kalıcı bir eser, yüksek yaratıcı kabiliyet ister. Baştan sona da, bir yapıp etme eylemi vardır.
Hal böyle iken, bir ustaya; “Uygun bir zamanınızda portrenizi yapmak isteriz, eğer kabul ederseniz…” dediğinizde, o usta çok anlamlı bir bakışla “ne yapmak, ne yapmak, ne yapmak? ...” diye tepki verip, sizi küçümseme eylemini açığa vurursa, ustalığından şüpheye düşer misiniz? …
Söylemini, “…fotograf, tekniği içinde ‘Anonim’ bir iştir. Herkes fotograf çeker. …Sanatta olması gereken nedret, nadir, yani ‘Seçkin’ duruş, bilgiye yaslanır ve o yüzden de çok zordur. Dünyamız görseldir. Ne tarafına baksak bir şeyler görürüz. Aynen doğanın sesleri gibi onları da bir araya getirmek, senfoni oluşturmaz. Görsellik, mutlaka ses gibi düzenlenmesi gereken bir depodur. Fotograf sanatçısı onu ‘Fotografça’ sıyla derler, toplar ve sanat haline getirir. Sonunda bir anlatım, biçim dünyası yaratır…”,ifadeleriyle daha da güçlü kılan Çizgen, “çalışmak” ve “bilgi” diye özetlediği olmazsa olmazların altını kalın çizgilerle çizer. (s.74)
“Eleştiri” gibi son derece hassas ama bir o kadar önemli konunun kapsamına, incelediği metin ve söylemleri esas alarak girer Gültekin Çizgen. Hep söyledik, söylemeye de devam edeceğiz; “Eleştiri-Özeleştiri” … Birbirine sırtı dönük ama ikiz olan bu kavramların ne denli önemli olduğunu henüz yeterince kavrayamadık. Yaşama olumlu bağlamıyla yön veren, kudretli kavramlar bunlar. Ama gereği gibi hayata geçirilebildikleri taktirde. Aksi halde, Çizgen’ in yazısına konu alındığı gibi yüze göze bulaşır ve yapabileceğinin tam da tersine neden olur. Yani, olumlu bir mecra yaratacakken, tersine olumsuz bir mecraya yol açar. Hakareti, kötü sözü, kavgaya dönük yüksek sesli salvoyu, arka planda çekiştirmeyi, olmayacak şeyleri yakıştırmayı, kısacası türlü melaneti, eleştiri kavramı içinde görüp, böyle davranmayı kendisine hak sayanların varlığı ve çokluğu, iyi şeyler yapmanın, sanat yapıtı ortaya koymanın önündeki en önemli engellerdir. Yaşamı bir bütün olarak bozan, kirleten, çekilmez kılan tutumlardır bunlar. İnsan adına, utanılası davranışlardır.
Burada Çizgen’in yazısına konu ettiği bireyleri değil, konunun kendisine bakmak isteriz biz. İlgili metinde sözü edilen bireyleri ve onlara ilişkin değerlendirmeyi buraya taşımadan bir başka şeyden söz etmek derdindeyiz. O nedenle, peşinen söyleyelim ki sözümüz özel olarak hiç kimseye değildir.
Bizce, önceki kuşaktan veya aynı kuşaktan önemli isimleri karalayarak, bireyin negatif reklam yoluyla kendisini kolay ve hızlı popüler kılma çabaları, o bireyin kendisini gülünç duruma düşürmesinden öte bir işe yaramayacaktır.
Onat Kutlar’ın “Fotograf sanat değil, tanıklıktır” yaklaşımındaki iddiayı, meydan okumayı hatırlatır ve genç kuşağın bu sözü anlama güçlüğü çektiğini, gelecek kuşakların ise, Ara Güler gibi fotografçıları sıradan fotografçılarla aynı kefede değerlendireceklerine dair kaygısını, öngörüsünü dile getirir.(s.78)
Bununla birlikte, kendi kuşağından çok önemli isimlerinin de, sırasında kendilerine yönelen eleştirilere yanıt verebilme becerisinden yoksun olduklarını, “A Kültür” olduklarını, ciddi bir metin kaleme almadıklarını, kuramdan uzak olduklarını sakınmadan söyler.
Örneğin; Ara Güler’ in 1970 lerden bu yana çokça bir şey üretmeden, kendi fotograf mirasını tükettiğini söylemekten imtina etmez.(s.80) Aynı şekilde, kendisinden sonraki kuşağın önemli isimlerinin söylemlerine ve onların yer aldığı etkinliklere de uzanır. Murat Germen ve O. Cem Çetin, bundan paylarına düşeni alan örneklerdir (s.82-83).
O arada, Marcel Ducamp’ ı önemsemekle birlikte kavramsal sanatı sevmeyen, doğrudan fotografın üstadı olan Henri Cartier Bresson’ un, makinesine film takmayı unuttuğu bir gün, Doisneau’ın kendisine “Henri dikkat et, kavramsal sanat yapacaksın” diye yaptığı şakayı anlatarak ilgili yerlere göndermede bulunmayı da ihmal etmez. (s.84)
İşte “Gültekin Çizgen’ in Kalın Sesi… !”
Gültekin Çizgen’e dair analizin en önemli sırlarından biri burada, bu tavrında aranmalı. Hiç tereddüt göstermeden, söyleyeceklerini söyleyen adam. Söz sanata ilişkinse, eş-dost, ahbap ilişkilerine itibar etmeyen, söyleyeceklerini kendi üslubunca dillendirme rahatlığı yaşayan bir insan.
Kendisine yönelen eleştirilere de öfkelendiğini biz görmedik henüz. Olgunluğunu her iki yönde (kendisine ve dışarıya karşı) eşit ele almakla, adil olmakla göstermenin yanında; duruşunu hiç bozmayan, dün ne söyledi ise bu gün de aynı şeyi aynı tonla ifade eden, haklı eleştirilere, “evet söyledikleriniz doğrudur, ben yanılmışım” diyebilme erdemi / cesareti gösteren, bu insanın kodları aslında çok yalındır.
Bu kararlı duruşunu aynı kararlılıkla düşün meyanında da; “takip ve taklit” ile bir yere varılmasının mümkün olamayacağını, “yerel” bir duruş, kendine has bir tavır olmadıkça da takip ve taklitten kurtulma şansı bulunmadığını, beyan ederek dile getirir. (s.79)
Çizgen’ in fikrine katılıp katılmamak başka şey, O’nun düşüncelerini kararlılıkla ve maddi temellerini koyarak dile getirmesine yönelik bakış ve değerlendirme başka şeydir.
“…fotografı fotograf yapan, fotografın anlatım dili olan “Fotografça” dır.(s.88)
“Fotograf, görüp gördürenlerin hikâyesidir.” (s.89)
“Aslolan fotografın, fotografçının yaşamının omurgası haline gelmesidir…”(s.91)
“İyi fotograf gökten zembille inmez. İyi fotograf, emekle, çileyle kazanılan fotograftır.” (s.93)
“…fotografçı yalnız fotografıyla vardır.”(s.93)
“…sanat eserleri, insanın aklının, ruhunun gelişmesine bir katkıdır.”(s.94)
“Foto-röportaj, aynı edebi sanatlarda olduğu gibi bir hikâyenin anlatımıdır. Başlar, gelişir ve biter. Bu yüzden de foto-röportaj bir metinle dudak dudağadır.” (s.95)
“Belgesel, fotograf kültüründe sürekliliğin anahtarıdır.” (s.97)
“Hasan Ali Toptaş, ‘Bin Hüzünlü Haz’ da, Haraptar’ lı Nafi’ nin ağzından ‘Hayat nedir diye sorarsanız, bilmiyorum evlat, sormazsanız, biliyorum… diyordu. Şimdi hep beraber bunun ‘Fotografça’ sını söyleyelim. ‘Fotograf nedir diye sorarsanız bilmiyorum ama sormazsanız biliyorum!” (s.98)
“Fotografçı, her zaman içinde çekilmemiş bir fotograf taşır ve hep ona ulaşmak ister.” (s.99)
“Biçim kimliktir.” (s.101)
“Bir ülkenin fotografı, çalışmalarında kendi biçim dünyalarını oluşturmuş kadroların ortak sanatsal paydasıyla oluşur.” (s.101)
“Sanatçı ülkesiyle vardır. Kimlik; Ülke kültürünün sanata izdüşümüdür.”(s.101)
“…fotografa inandım, entelektüel ışığı da yaşamımdan hiç eksik etmedim.” (s.103)
“Fotograf kültürü oluşmazsa, ülke fotografı da gelişmez.”(s.104)
“…Ozan Sağdıç, sanatımızda bir Hezarfen’ dir...”(s.108)
“Bizim bahsettiğimiz doğrudan fotografta temel sorun, görünenin ardında saklı olanı hissetmek, hissettirmektir. Bir başka anlamda görünmez olanı, fotograf diliyle görünür kılmaktır.”(s.113)
Sıtkı Fırat, İbrahim Zaman, İbrahim Demirel gibi ustaların albümleri için metinler kaleme almış, kimi zaman albümlerde yer alan fotografları teknik-estetik bağlamda değerlendirip, niteliği son derece yüksek, öğretici yazılar üretmiştir. Bununla sınırlı değildir elbette, Gültekin Çizgen’ in albümlere, sergilere ilişkin yorumları, değerlendirme yazıları. Ustalar içinde en fazla yazılı metin ortaya koyan isimdir.
“İyi yazıyor da, hani nerede fotograf” deme cahilliği gösteren kimseler olmaya, Çizgen’in onların yaşı kadar fotograf geçmişi vardır ve o süre içinde hafsalalarının alamayacağı nitelikte-nicelikte arşiv oluşturmuştur.
“Takip ve Taklit” konusunu bir kez daha ele alır Çizgen. Kendimize has bir biçim dünyası kuramadığımızı, bize özgü bir duyuşu plastik ortama taşıyamadığımızı, sanatımızı özgünleştiremediğimizi, artık herkesin kabul ettiğine işaret eder. Sanatımızın tarihinin de Batıya “imrenme” üzerine kurulu olduğunu vurgular ve bir yanılgının altını çizer. “Evrensel olan”ı “Batı’lı olan”la özdeş kabul eden görüşe (Evrensel ile Doğu neden hiç yanyana düşünülmez? …Evrensel olan ile Doğu’lu olan bu denli birbirine yabancı mıdır? …Evrensel olan ile Batı’lı olan herşeyiyle örtüşür mü? ...gibi sorular gelir akla); “Sanatın sadece temel prensipleri evrenseldir.” (s.172) cümlesiyle karşılık verir ve sanatımızın kendisine has bir üslubunun, deyişinin ve felsefesinin olması gerektiği görüşünü ortaya koyar.(s.172-173) Her sanatçının kendi coğrafyasının, üzerinde yaşadığı toprakların kendisine has renklerini, seslerini, motiflerini toplar, onlardan esin alır ve üzerine yeni şeyler koyar, minvalinde sözlerle düşüncelerini bir miktar daha açar. “…ışığın ve toprağın rengini, ülkenin ruhi yapılanması içinde toplayıp çıkarmak için çok çalışmak, izlemek, özümsemek ve soyutlayabilmek gereklidir. Yetmez, tüm yaşamı bunun yoluna sermek, yani, ‘sahici bir sanatçı’ olmak gerekir.(s.173) diye ilave ettiği görüşle de, o pek çok kez duyduğumuz “tam zamanlı fotograf yapmak” ifadesinin açılımı ile karşılaşmamızı sağlar.
“70 milyon nüfusun büyük, belalı bir arsada sürdürdüğü yaşam macerasının içinde ‘sanat olayı’, son derece çelimsiz ve rahvan gitmekte” …gibi daha sert bir üslupla eleştirel görüş ifade eder, Sakallı Celal’ in ‘bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer ilgisiz’ sözünü hatırlatır ve yapılanınsa ‘devşirilmiş’ sanat olduğunu söylemeden edemez.(s.173)
Güncel Sanat hareketine yakın bir akademisyen olan Silvia Nafe’nin bu coğrafyada Çağdaş Sanat bağlamında yapılanlara ‘imitasyon’ sıfatı verdiğini, diğer yandan; Amerika’ da 70 li yıllardaki “Kavramsal Güncel Sanat” çıkışları için 74 de Eva Cockcroft’ un “Soyut Sanat-Soğuk Savaşın Silahı” başlıklı makalesinde, Amerikan Soyut Sanatının özgürlüğün saflığın simgesi olarak gizlice finanse edilip yüceltildiğini anlatıp belgelediğini söyler. (s.174)
İstanbul Bienalinin de bu bağlamda “suya sabuna dokunmadan geçiştirildiğini”, büyük paralar harcanarak dünyanın dört bir yanından bir çok yabancının davet edilip ağırlandığı bienalde hem sanat adına hem de organizasyon adına evlere şenlik olaylar yaşandığını söyleyen ve davetlilerin sanata dair kayda değer bir şey ortaya koymamalarının yanında sadece gezip tozup eğlenerek vakit geçirdiğine dair gözlemlerini aktaran Çizgen; üstüne üstlük, Çinli küratör Hou Hanru’ nun ironik şekilde, “sanatın ‘eğlence’ değil, ‘çok ciddi bir şey’ olduğunu söylediğini belirtir. (s.175) Bienalde sergilenenlerin önemli bir kısmının “en basit estetik kaygıdan bile uzak olduğunu” da ifade eder Çizgen.
Bu noktada belki, estetiğe dair yaklaşımların da değişime uğradığını, geleneksel estetik bilgilerimizin neredeyse tümünün reddedildiğini, yerine yeni şeyler tam olarak inşa edilemese de, böyle bir karşı duruş bulunduğunu söyleyebiliriz. Ne varki, Gültekin Çizgen ustanın bu nevi her gelişmeyi herkesten fazla bildiğini de biliriz. Ona rağmen, estetik konusunda gözlemlediği eksikliği aktarması, bienalde ciddi sıkıntılar bulunduğunun işareti olarak alınmalıdır. Aynı zamanda “yabancılaşma” nın ürettiği “takip ve taklit” in bir kez daha altını çizer.(s.175) Bienalin neredeyse tamamen yabancı küratörlerin insiyatifine terkedilmesi üzerinde duran usta, Beral Madra’ nın anti-bienal fikrine değinir ve plastik sanatların da hemen tamamen İstanbul Bienaline endekslendiğine dikkat çeker.(s.176)
Buna bağlı olarak Fransız düşünür Baudrillard’ın; “Güncel Sanat Batı’nın tecimsel oyunudur” deyişini hatırlatır ve düşünürün örneklemelerine yer verir; “Bir ressam Piccaso’nun, Matisse’in, Velasques’in resimlerine benzeyen resimler yapabiliyor. Yaptıkları kopya olarak kabul edilmiyor, onları imzalıyor, sergilemek için bir galeri ve satınalacak insanlar buluyor, hatta ünlü bir eserin fotografını imzalamakla yetinebiliyor. Neden ben, ‘Sein und Zeit’ ya da ‘Parma Manastırı’nı kendi adımla yeniden yayınlayamıyorum? Neden resimde mümkün olabilen birşey edebiyatta(müzikte ve mimarlıkta)mümkün olamıyor?” (s.176)
Çizgen; Bienalin, içinde bir kopya bile barındırma başarısı gösteremediğine, sanat adına sadece bir takım garabetler barındırdığına hükmeder, o nedenle karamsar olduğunu belirtir, sanatın toplumsal boyutlarından mahrum olamayacağını, yapıp etmeler nedeniyle de ‘özgünlük’ noktasında kafaların karıştığını, ‘biçim dünyamız’ oluşmadıkça ve ‘felsefi olgunluk’ gerçekleşmedikçe, kendi öz kaynaklarından umutlarını kesen sanat insanlarımız, bizi özgünleştirecek ‘gelenek ve kimlik’ le ilgili arayışa girmedikçe, kayda değer bir şeyin yapılamayacağına ilişkin görüşünü bir kez daha ortaya koyar.(s.177)
“Sanat, bir yönüyle üst yapı sorunudur, bir yönüyle de insan kalitesini geliştirecek temel sosyo-kültürel kaldıraçtır.” (s.178)
“Sanat ortamında görülen tarifsiz yabancılaşma, manipülasyonlar, bilinçli sanat erbabını çileden çıkarıyor.” (s.179)
“Tolstoy’un sanat ürünü üzerine tarifi şöyle; Bir eser birşey anlatır, bir biçim içinde anlatır, tekniğe yaslanır ve sahi olmalıdır.” (s.179)… …”İşin püf noktası tam burada, bu sahilik kavramında. Bizler ‘yapıştırma bıyığa’ inanmıyoruz.” (s.179)
“Gelenek” üzerine düşünmenin gereğini vurgulayan Çizgen; “Bizde gelenek hep folklorik, etnografik bir malzeme olarak algılanıyor. Gelenek, sağlıklı yeniliğin, değişmenin ilk koşuludur, der ve geleneğin kültürün kendisini devam ettirmesinin temel gücü olmasının yanısıra, dönüşümünü (evrimini) gerçekleştirebilmesinin vazgeçilmezi olduğunu da ekler. (s.181)
Geleneğe ilişkin bu sözlerin ardından örnek olarak “Minyatür”e geçer. “Minyatüre her zamanki gibi halktan kopuk ’Öcü’ olarak bakılıyor. Nurullah Berk, ‘en büyük tehlike minyatür’ dermiş… …yeri gelmişken, onu bir saray işi olarak görmenin yanlışlığını Metin And hocanın eserlerinde çok açık olarak anlattığını söylemeliyim.” (s.182)
“Batı sanatının temelinde ‘İmgeye Öykünme’, Doğu’ da ise ‘Temsil’ olduğunu anlarsak, …” (s.182)
Tüm plastik sanatlara ilişkin Doğu’ nun da kendine özgü bir algısı ve sentezi olduğunu söyledikten sonra; “Hazin olan o ki, bu konulardaki temel kuramlara ilişkin başvuru kitaplarını da yine Batılılar yayınlıyor.” (s.182) der.
“…76 Güzel Sanatlar Fakültesiyle ‘Kör’, ‘Sağır’, ‘Dilsiz’…” … (s.182)
Yeniden Bienale döner; “…ziyaretçilere şu soruları sormak gerekirdi belki de. 1-Bienalden ne anladınız ve nasıl anladınız?, 2-Zenginleştiniz mi?” (s.183) “Şimdi bu ironiye karşın elbette beni çağdışılıkla ve evrensel sanattan hiçbir şey anlamamakla suçlayanlar olacaktır. Öncelikle söyleyeyim ki, bilim evrensel olabilir ama sanat evrensel değerlerine rağmen asla evrensel değildir. Yoksa tüm coğrafyaların sanat ürünleri birbirinin aynı olurdu. Fransa’yla Çin’in hiçbir çelişkisi kalmazdı.” (s.183)
Ahmet Turan Alkan’ın “Ötekini anlamak için gerekli zihni zahmeti lüks bulanların kendine ait olanı anlamak hakkı olabilir mi?…Evrensel olanı anlamak için önce yerli olmak gerek; yerliliğin ne idüğü ise evrensel olanla dudak dudağa.”, cümlelerini hatırlatır.
Gültekin Çizgen’in tespitlerinin, serzenişlerinin ve eleştirilerinin; kurama yakın oluşundan, deneyimlerinden, okumalarından süzülüp geldiğini teslim etmekle “Sanat özürlü toplumda sanat yolu, çileli bir yol. …Körler çarşısında ayna satmakla uğraşıyorsunuz, kolay mı?” (s.184) yolundaki ifadesini büsbütün “evet” leyemiyoruz.
Belki ele aldığı örnek daha sert, daha agressif ve etkili olsun istemiyle körler çarşısı örneği verir ama “körler çarşısında ayna satmak gibi bir gaflete düşmek de anlaşılacak şey değildir. Eleştiri okları masum körlere değil, ayna satıcısına yönelmeli, yanlış tutum gösteren satıcıdır” dense, …ne çıkar? Elbette ki örneklemedeki ironiyi kavramamış olmak gibi bir başka gaflet de çıkabilir. Bir diğeri ise; “Sanat özürlü toplum” eleştirisidir. Bu nokta da “sanat toplumun işi değil, sanat ender olduğunu düşündüğünüz sanat insanının işidir. Sanatçıyım diye ortaya çıktılarsa ve ama sanat özürlülerse, toplumun ne kabahati var?” diye bir karşılık gelse, …ne çıkar?
Ama biliriz ki, Çizgen ustanın kastı zaten toplumun bütün katmanlarını kapsamaz, elit olduğu varsayılabilecek belli kesimleri kapsar?!...
Daniel J. Boorstin’in “Yaratıcı Ruhun Evrimi” adlı kitabını önerir fotografçılara.
”Gerçekten sanatçının yapı olarak farklı duyguların insanı olduğunu belirleyen, çok derinlikli araştırmanın büyük bir edebi lezzetle ortaya konduğu eser bu. Beethoven’in niye çırılçıplak ormanlarda koşuştuğunu, Aguste Renoir’in parasızlıktan tuval alamayınca eski resimlerinin üzerine yenilerini neden yaptığını kavrıyorsunuz.” (s.185-186)
“Evet, sanatçının bir mayası olacak, ancak O da üzerine büyük emeklerle çok şeyler koyacak. Bu da tam bir ömür gerektiriyor. (s.186)
Bütün eleştirilerine, kızgınlıklarına rağmen Gültekin Çizgen, gelecege ilişkin az da olsa bir iyimserlik barındırır. Kentlerimizde yavaş da olsa bir sanatsal yapılanmanın oluştuğunu; galeri, müze, sanat yayıncılığı, …gibi etkinliklerin arttığını söyler.(s.187)
Edebiyatımızda Orhan Pamuk fenomenine değinir. Yazara ilişkin özel bazı bilgiler, anılar, analizler aktarmanın yanında; “…ressam olsaydı da Orhan Pamuk yine önemli bir sanatçı olurdu. Çünkü O, bildiğimiz çok kişiden, sanatçıdan daha fazla sanat üzerine entellektüel olarak eğilmiş ve çok çok çalışmış biri.” (s.189) der.
“Para için sanatta yola çıkmak söz konusu olamaz. Ancak sanatçıları ortaçağ keşişleri gibi, her türlü eza ve cefaya razı, çulsuz kişiler olarak düşünmek de çok saçma.” (s.190)
“Kitsch; banal, berbat, kaba demek.” (s.194) Bu bağlamda usta, kentlerimizi saran ucube görüntüleri irdeler. Heryerin kitsch örneği olacak kadar kötü olduğunu, kendi başlarına öyle olmakla kalmayıp, güzelim tarihi yapıları da kuşattıklarını anlatır.(s.194)
“Tüm eski kaynaklar, Osmanlı’ya gelip giden diplomatların, büyük gezginlerin yazıp çizdiklerinden, 1839 sonrası fotograf tekniğiyle oluşan belgelerden, özellikle ‘Yıldız Fotograf Albümleri’ nden anlıyoruz ki, son dönemlere kadar ülkemizde ‘özgün bir kültür atmosferi’ vardı.” (s.195), tesbitinde bulunur Çizgen.
Ne var ki, bu durumun o dönemde İstanbul’ la sınırlı olduğunu söylemek de olası. Yahut İstanbul’un Osmanlı’nın özellikle Doğusu ile kıyaslandığında çok farklı, bambaşka bir kültür ortamı yaşadığını belirtmek gerek belki de. İstanbul ve Osmanlı’nın diğer bölgeleri olmak üzere iki farklı kültür ortamından söz edilebilir. İstanbul, Osmanlı topraklarının her köşesindeki farklılıkların bir potada eridiği, harman edildiği, Batı’nın da etkisinde yeni bir sentezin doğduğu büyük bir merkezdi.
Osmanlı kültür-sanat analizleri sadece İstanbul odaklı yapılmakta adeta. Oysa zamanın ruhu kavramı ile yola çıkıp, sözü edilen dönem dikkate alındığında; Ege, Orta Anadolu’ nun muhtelif yerleri, Toroslar Bölgesi, Urfa-Mardin, Halep-Şam ve Beyrut, …gibi yerler, hiç şüphe yok ki olağanüstü birikime ve zenginliğe ev sahipliği yapmakta idiler.
“…Sabri Berker, atölye derslerinde en büyük plastik sanatın ‘Şehircilik’ olduğunu, onu mimarinin izlediğini ve binaların içine girince de ortaya çıkan diğer görseller, resim, heykel, fotograf, vs diye estetik hiyerarşiyi sıralardı.“ (s.196)
“Bir dosyada Cansever’in (Turgut Cansever) Sivas kenti için hazırlanmış toplu konut projesine baktım. Sanki Safranbolu Evleri. Türkiye’nin yeniden yapılandırılmış çağdaş hali”. (s.196)
“Değerli Onat Kutlar’ın ‘Türk Fotografçılarının Anadolu’yu keşfi’ diye altını çizerek bahsettiği 1960’ lı yıllar için ünlü yazarımız: ‘Devlet adamları, bilim adamları, büyük kent aydınları ülkemizin yüzyıllardır alın yazısına tekedilmiş köşelerine ulaştıklarında çoğu kez, oraya kendilerinden önce ulaşan yabancıların, sadece Jandarmalar ve Fotografçılar olduğunu şaşkınlıkla izlemişlerdir.’, diyordu. Onların arasında ben de vardım.” (s.197).
O ilk fotografçıların arasında bulunmak Gültekin Çizgen için elbette ki iftihar vesilesidir. Ne var ki bu noktada “Avrupalılar bu olağanüstü büyük antik eser deposundan devasa eserleri (yükte hafif pahada ağır olanları söylemeye bile gerek yok) taşıyıp ülkelerine götürebildiklerine göre, bizim ustalarımızdan çok önce Avrupalı fotografçıların Anadolu’ nun bütün ücra yerlerini keşfi söz konusu olabilir mi?”, sorusu da önem kazanır.
“Yoğun ‘Kitsc’ liğe naylonun, plastiğin katkısı büyüktür. Evet, o yıllarda köylerde hâlâ güzelim bakırlar kullanılırdı. Toplayıcı esnafı çekirge afeti gibi köy köy gezip, bakırları yerine en kırmızısından, en yeşilinden, en mavisinden iğrenç plastik kap kacakla değiştirip henüz antikacılara satmamışlardı.” (s.197-198)
Bu tespit o denli önemlidir ki, (gene zamanın ruhuna uygun bir varsayımla) Anadolu’ nun eğitimden-öğrenimden mahrum, her bir dağa her bir düzlüğe dağılmış toplumsal yapısı, nasıl ki dünyanın en büyük zenginliği olan antik kalıntıları yabancıların gelip gözleri önünde aşırmalarına anlam veremediyse, hatta onlara önem atfetmeyip, sütunları, işlemeli taşları kendi yaşam mekânlarında kullandıysa, aynen onun gibi ve onun devamı olarak; ellerinde bulunan kap kacak (kalaysız olduğu için pek çok insanın zehirlenerek ölümüne yol açmasına sık aralıklarla tanık olmaktan duydukları rahatsızlık dışında), el yapımı kök boya halı ve kilimlerin değerini de kavrayamadılar, (ta ki iş işten geçtikten, atı alan üsküdarı geçtikten sonra uyansalar da geriye kalan üç beş parçayı sahiplendiler ancak). Pazar her zaman olduğu gibi kıymetli ne varsa üzerine çullandı. Özgün tarihi içinde Amerika’yı dikkate alalım bir an için. Sömürgeci ve yağmacılar incik boncuk, ayna karşılığı gemiler dolusu altın topladılar. Daha sonra yerli halkın tümden yok edilmesi pahasına, toprakları sahiplendiler. Yerliler, öyle bir toplumsal evre yaşıyorlardı ki, olup bitenlerin başka türlü sonuçlanması mucize olurdu. Afrika’lı için de durum pek parlak değildi. Amerikan yerlileri canları pahasına, esarete direndiler ama Afrika’lı siyahiler aynı zamanda köle edildiler, hem yabancı topraklarda hem de kendi toprakları üzerinde. (Nasıl ve ne ile açıklansa da insanı zora sokacak koşulların analizi olacaktır. Ama ona rağmen şunu söylemek gerekir ki, Amerikan Yerlileri esarete direnmelerinin bedelini neredeyse tamamen yok edilmekle ödediler, buna mukabil Siyah Adam varlığını sürdürebiliyor. Ne kadar ironik ve hazin bir durum…!)
Anadolu’daki yağmalama için ne kadar hayıflansak da, o koşullarda iken, başka bir sonuç olması beklenemez.
“…, artık en büyük eğiticimiz ‘Televizyon’ dur.” (s.198) diyerek, hal-i pür melâlimizin bu gününü çarpar yüzümüze ve çok önemli de “bir (anı) örnek aktarır Çizgen; ‘Meclisimizin duvarı olmayan, seçilmiş ağaçlarla süslü bahçe mimarisi, bana hep iyi duygular verir. Ancak, Avusturyalı mimar Hollzmeister’ in yaptığı son meclisimiz estetiği için, Ankara’ da bir kokteylde, yine Avusturyalı diplomatın yaptığı espiriyi hiç unutmam. ‘Hollzmeister’ in binasıyla 2. Viyana kuşatmasının intikamını sizden aldık.’ Halimiz bu.” (s.198)
Bu espiri için, adı geçen mimarın (mimarın amacı buna meyleden kötü bir mimari ile, kötü bir bina yapmak olmayabilir de) eserlerin genel olarak beğenilmemesi hali ve asıl söylemek istediği “yanlış mimar seçtiniz” de olabilir. Diplomatik bir dil olunca söz konusu şey, bir kez daha düşünmek gerek. Her şeye rağmen çok talihsiz bir espiri. Başkent’ in önemli diğer binaları ve anıtsal heykelleri de Alman mimar ve heykeltraşlara yaptırıldı. Biz hiç yokuz. Neden? …Kabul etmeli ki tarihin o dönemki yazgısı, hem sermaye bakımından hem bilim, teknik, sanat bakımından Anadolu’yu bunları geliştirememeye, yapamamaya muhkûm etmişti.
Şimdi sıra “Ne yapmalı?” dadır.
“Herşeyin cevabı eğitim, eğitim, estetik eğitim.”, der usta ve ancak nasıl bir eğitim?, sorusuna ilişkin göndermelerde bulunur. “Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversite’sinin, Fındıklı’daki ana binasına gidin. Binanın çevresindeki demir parmaklıkların üstü, sıcak savaş yaşayan Irak’ı aratmayacak manzarada. Her taraf keskin jilet donanımlı, dikenli tellerle bezeli. Bu donanımlı korum, tüm askeri birliklerimizde bile yok. Ne oluyoruz? Heykel bölümünün iç avlusuna baktım. Darmadağınık. Fotograf bölümünün önüne eski bir masa ve koltuk bırakılmış. Sanki bit pazarı. Belki de çağdaş sanat için bir ‘yerleştirme’ yapıyorlardır da biz anlamıyoruzdur.” … “Prefabrik usüllerle Atatürk heykeli imal etmek de, bu kurumumuzun tarihindeki profesörlere has bir icattır.” (s.200)
“Sonuç” başlığını atar ve;
“Böbreklerinde devamlı taş yapan bazı insan bünyelerinde olduğu gibi, ülkemizin bünyesi de sürekli ‘Kitsch’ üretiyor. …Hastalığın kültürel temelini çözmezsek, o böbrekler daima taş yapacak. ‘Kitsch’ yerine ‘Estetik’ hepimize lazım.” (s.200) cümleleriyle düşüncelerini fotograf dünyasıyla paylaşır, usta fotografçı Gültekin Çizgen.
Gültekin Çizgen’i izlediğimiz hemen her panel, sempozyum ve sohbette, söz döner dolaşır gelir muhakkak fotografmızda, fotografçılığımızda takip ve taklit’den öte kayda değer birşey bulunmadığı üzerinde düğümlenir. Bu halden kurtulmadıkça, hiç de memnuniyet verici görünmeyen yerimizden bir adım öteye geçemeyeceğimiz, olumlu sayılabilecek bir aşama kaydedemeyeceğimize ilişkin bir kaygı belirir. Yerellik/yerlilik üzerinde durur, bu kavrama/kavramlara çok önem atfettiğinin altını çizer Gültekin Çizgen.
Sayın Çizgen’in son kitabını (Fotografın Kalın Sesi) ele aldık. Çizgen’ in basılı tüm eserleri hakkınca tarandığında da, ele alınacak en temel, en çarpıcı konu ve kavramlar bunlar olacaktı. Bizi en fazla çeken, araştırmaya ve üzerinde düşünmeye yönelten de Gültekin Çizgen’ in bu yoldaki güçlü ve ince söylemdir.
Türkiye’de sanatta-edebiyatta “yerlilik” 1940 ların popüler kavramıydı. Sadece sanat ve edebiyatta değil, hayatın diğer alanlarında da müthiş bir yerlilik rüzgârı esmekteydi. Bu rüzgâr 40 lı yıllarda hız kazanan “ulusal bilinç” oluşturma çabalarının bir parçası olarak da ele alınabilir. 1970 lerde güç kazanan “tam bağımsız vatan”, “anti-emperyalizm” gibi kavramlar etrafında yerlilik rüzgârı bir kez daha alevlense de,
Sanat yapıtı, içine doğup içinde büyüdüğümüz toplumun geleneklerinden, törelerinden, birikiminden, kısaca kültüründen bağımsız doğmaz. Mensup olunan Halkın, Ulusun “dil” inden ayrı düşünülemez.
Sanatta yerlilik ögesi de burada aranmalıdır. Yapıtınızı size özgü kılan (ne kadar evrensel değerlerle donanma çabasında olursanız olun), hayat bulduğunuz yer ve o yer içinde sizi biçimlendiren toplumsal değerlerdir.
Yerli olan, “öteki” ne gereksinim duyar. “Yabancı” olmaz ise “yerli” de olmaz. Yabancı yerliyi, yerli de yabancıyı vareder. İkisi (yabancı ile yerli=biz ile öteki)iletişime geçtiğinde, buluşturulduğunda, yerli olan evrilir, dönüşür. Özgün kültüre ait olmakla birlikte, evrensel (ortak) kültüre entegre olur. Ona kendinden ögeler verir, kabul ettirir. Kendine has (kendine özgü) birikim, ortak kültürel ögeler olarak harmanlanabilir ancak.
Bunu yapmazsa, yani kendine özgü olanları, ortak kültüre maletmeyi başaramazsa, ortak kültüre (evrensel olana) hiçbir katkıda bulunmamıştır. O takdirde üreten değil, tüketen (asalak) bir konuma düşer.
Sanatta evrensel olan, kendisine katkısı bulunmayana karşı ketumdur, kapalıdır.
Mitolojinizle, destanlarınızla, halk hikâyelerinizle, masallarınız ve danslarınızla, dilinizin olanaklarıyla, …velhasıl kültürünüzle ve varlığınızla ya evrensel olana katkı sunarsınız yahut diğer kültürlerin size baskı yapmasıyla, yoğun etkisiyle, vakumlamasıyla oraya sürüklenir, onun çevresi içine hapsolur, o kültürün bir parçası (ve tabiî ki iğreti duran parçası) haline gelirsiniz.
Göçebe bir yaşamınız yoksa yerlisinizdir, yerleşik bir yaşamınız vardır. Yerleşik olmaktan “kent”ler doğar. Oradan da mimari; Caddeler, sokaklar, parklar, başka ortak alanlar, konutlar, eğitim öğretim kurumları, kütüphaneler oluşur. Birikimler kayıt altına alınır, yitip gitmez. Böylece kültür ögeleri başka kültürlerle paylaşılır. Büyük kültürler de böyle etkileşimlerle oluşur.
Diğer yandan;
İlk bakışta; “aydın”, “entelektüel”, “felsefeci”, “sanat-edebiyat insanı”, …gibi kavramlarla “yerellik/yerlilik” kavramının örtüşemeyeceği ve hatta böylesi bir kimliğe sahip bireyin (bir düşün - sanat insanının örneğin), içinde doğup-büyüdüğü, yaşadığı-hayat bulduğu toplumun değerleriyle sürekli çeliştiği-çatıştığı / çelişip-çatışacağı da söylenebilir (öyledir de).
Unutulmamalı ki sanat insanı; çekinilen, ağırlığı olan, düşüncelerinden ödün vermeyen bir muhaliftir. Böyle bilinir, böyle söylenegelir. Şu yahut bu söylemden yana olmaktan çok, belli bir mesafeden bakar hepsine. İdeolojik değildir, hiçbir ideolojik kalıba sığmaz. Ama her şeyi ve her yaklaşımı da derinden tahlil eder. Her nevi söyleme hakimdir. Filozoftur bu bağlamda. Bununla birlikte, tarafını da belirlemiş olabilir. Ozandır o haliyle de. Söylemini, sözünü en ince elekten süzer, güçlü ve etkili motiflerle ortaya koyar. Yüksek perdedendir söyledikleri. Kendine “has” dır, enderdir kısacası.
(İronik şekilde) “sanat yapıtı” da çelişmelerin/çatışmaların varlığından doğar zaten. Böyle çatışmalar sonucunda meydana gelir sanat eseri. Çatışmaların beslendiği yer, o yerel değerlerdir. Dolayısıyla, “eser” in yaşam kaynağı da çatışma halinde olunan o yerel / yerli değerler ve kültürdür.
Yerel değerlerle evrensel değerlerin çelişmesi-çatışması, yerel değerlerin kendi içinde barındırdığı çelişmeler-çatışmalar, yerel değerlere bağlı insanlarla o değerlerden hoşnut olmayan insanlar arasındaki çelişme ve çatışmalar, yerel değerlerle sanat-edebiyat insanı arasındaki çelişmeler-çatışmalar, yerel değerleri benimseyip koruyan insanlar ve yerel değerler üzerine kurulu kalıplardan çıkarı bulunan toplumsal güçlerle sanat-edebiyat insanları arasındaki çelişme ve çatışmalar, …, …bir bütün olarak düşün insanı için ve sanat-edebiyat insanı için hem analiz konusu ve çıkış aranan konulardır hem de eserlerini yeşerttikleri membadır/kaynaktır.
Fikir (Düşün) ve Sanat-Edebiyat İnsanları, uçuk-kaçık, aykırı duruş gösterirler, marjinal profil sergilerler yaşadıkları, serpildikleri toplum içinde. İnatçı, ters, aykırı olmak eğilimi gösterirler çoğu kez. Bu hal bazen, “kendini beğenmişlik” sözüyle ifade edilebilir ortalama insanlar tarafından. Yine, ortalama insanlarca, “tehlikeli fikirlere sahip kişiler” olarak değerlendirilebilirler.
Toplum da, bu yapıdaki bireyleri uç noktada bir yerlere, marjinal zemine oturtur.
Çünkü, genel bağlamda ödün vermeyen muhalif bir kimliktir söz konusu olan. Özgür bir figürdür. Hatta yersiz yurtsuzdur çoğu kez (öyle olmayabilir de).
Ne ki, çatıştığı değerleri tam olarak anlayamamış / kavrayamamış bir birey, o değerleri aşabilecek yeni-başka, önemli bir söylem üretemez, geliştiremez. Önce o değerleri sıkı sıkıya kavramalıdır. Aynen, akademinin geleneksel çerçevesinden taşıp, mevcudun üzerine tutarlı yeni bir şey koyabilmek için akademik geleneği bütün ögeleriyle ve tam manasıyla kavramış olmak gerektiği gibi.
Bununla birlikte; Yerel olan ile evrensel olan da çelişir / çatışır.
Karşıtsız, çelişiksiz, çatışmasız bir durumdan söz etmek olası değildir. Ama bu çatışmalar aynı zamanda karşılıklı etkileşime de yol açar. Oradan da gelişme, yükselme doğar. Yerel ölçüler (değerler) de böylece evrensel ölçülere (değerlere) doğru bir ivme kazanır.
Bu noktada, galiba en kolay düşülebilecek hata; “Gültekin Çizgen’ in yerellik / yerlilik kavramlarına ilişkin sürgit söylemiyle, aslında, fotografımızı/sanatımızı yerelleştirme, dar bir aralığa sıkıştırma, sanat çabalarının etrafına yerel olandan bir duvar örme, yerli bir çerçeveye hapsetme istemini dillendirdiği” yanılgısı olabilir.
Çizgen’ in istemi bu değildir. Konuya ilişkin söyleminden, Çizgen’ in meramının başka bir şey olduğu, böylesi nafile bir arzuya sahip olmadığı, sonucuna varıyoruz.
Fotografımızın, sanat ve edebiyatımızın (belki felsefi alan için de böyle düşünür), ihmal ettiği (bizce bu ihmal, “popüler olan” a özgü bir ihmaldir) çok zengin bir kaynağın heba olup gittiğine işaret etmekte, bu nedenle sesini yükselmekte / feryad etmekte, fotografçılara (sanat insanlarına) beslenecekleri en zengin ve verimli kaynağı ısrarla göstermeye çalışmaktadır.
Çizgen “evrensel olan”a muhalif değildir (bizim çıkarımımız böyle). Böyle bir algılama (bizce) O’ na yapılabilecek en büyük haksızlıktır olur.
Yerli olanı esas almak, yerli olanla yola çıkmak; sözün özü, bu zengin kaynaktan faydalanmak başka şey, yerli olan-olmayan herşeyi aynılaştırmak arzusuyla yerlileştirme çabası başka.
Zaten size ait olanı, içinde doğup büyüdüğünüz toplumun ve evvelinin mirası olanı ele almazsanız; siz, başkalarını takip eden ve onları kötü şekilde taklit eden durumuna düşerken, elinizin tersiyle ittiğiniz veya görmeyi beceremediğiniz size ait olanı, sizin taklit etmekte ısrar ettiğiniz o kimseler manipule eder, faydalanabildikleri en yüksek seviyede faydalanır, alır götürür, bir süre sonra kendilerinin kılar ve size ait olandan sizi mahrum ederler. Sahiplenemediğiniz miras böylece, başkaları için metaya dönüşür, aslen sizin olanın, pazarı durumuna düşmekten kurtulamazsınız.
Öte yandan yerellik-yerlilik kavramı da dünkü gibi değildir. Herşey gibi o da dinamiktir. Yeni anlamlar yüklenir, evrilir. Belli bir dönem içinde, paralel şekilde yahut farklı zaman dilimlerinde, daha çok ulusal bütünlüğün yahut dini inanç bütünlüğünün oluşması ve güçlendirilmesi bağlamı ile bir yerlilik istemi önde iken (elbette ki bu gün de aynı şeyler şiddetle arzu edilebilir), zamanımızda giderek artık belirgin şekilde teolojik ve ideolojik bağlamlı yerlilik arzusu yerine, bu bağlamlara sıkıştırılmayı arzu etmeyen bir sanat ve edebiyat yaklaşımı öne çıkmaya başlamıştır. Kanaatimizce Gültekin Çizgen’in ısrarla izaha çalıştığı yerlilik yaklaşımı bu nevi bir yaklaşımdır. Postmodern durum ile izahı veya tutarlı bir eleştirisi de pek kolay olmayan bir yerlilik tavrından söz etmekteyiz. Ne kültürel ögeleri birer üstünlük göstergesi olarak göklere çıkartıp yüceltme, ne bu ögeleri hakir görüp onlara yabancılaşma durumuyla ilgilidir, bu nevi yaklaşım. Çünkü sözü edilen her iki yaklaşımın da gerçekçi olduğunu söylemek son derece güçtür. Yanılma hakkımızı saklı tutarak, Çizgen’in söylemindeki perspektifin daha çok ilmi nitelikli bir perspektif olduğunu teolojiyle ve ideolojiyle ilişkili hamasi bir perspektif olmadığını düşünürüz.
Böyle bıçak sırtı bir meseleyi ele aldığınızda;
Sanat-Edebiyat ve Düşün İnsanı bağlamlı bir yerlilikten, ait olmayı (aidiyeti) mı anlamalı yoksa zaten istemli-istemsiz ait olunan yerin değer ve zenginlikleri üzerine yeni bir şey koymayı, inşa etmeyi mi anlamalı?
Yerli olan durağan mıdır, değişmez-yenilenmez midir?
Evrensel olmak ile reddi miras etmek, eş anlamlı mıdır?
Miras devralındıkta, evrensel olanın yolu mu tıkanır?
Evrensel olma çabası bilinçten yoksun ise şayet, evrensel olana değil de yabancı olana taşıyabilir mi?
Yerli olan Doğu’ lu, Evrensel olan Batı’ lı mıdır?
Evrensel olan, aynı zamanda Yerli olan da olabilir mi?
…gibi onlarca soru gelir taht kurar karşınızda. Gültekin Çizgen karakteri de zaten böyle bıçak sırtı meselelerle meşgul olur genellikle. Sorular çoğalır. Çoğalmalı, çoğaltılma ki üzerinde düşünülebilsin, konuşulabilsin, fikir alışverişleri gerçekleşebilsin. Ancak o zaman kavramların muğlak gibi görünen yanları açıklığa kavuşur ve üzerlerine yeni kavramlar inşa etme şansı doğar. Yerliliği bir duruş, bir tavır olarak elen alan, ideolojik kalıplar içinde görmeyen (bizce) Çizgen de “okuma” ve “tartışma” diye işaret eder pratiği. O’nda daha çok bir yabancılaşma karşıtlığı olarak gözükmektedir yerlilik.
Anadolu (ki) felsefenin-sanatın beşiği, doğduğu serpildiği yerdir. Bu topraklar üzerindeki açık hava müzeleri, yitip gitmiş onlarca medeniyetin kalıntılarıdır. O medeniyetlerin mirası üzerinde yaşamaktayız.
Medeniyetler beşiği Anadolu, muazzam bir birikimin de ev sahibidir. Farkında olalım ya da olmayalım, bilelim ya da bilmeyelim, kabul edelim ya da etmeyelim, bu birikimden şu ya da bu şekilde payımıza düşeni almışızdır. Bu birikim bizi biz yapandır.
Bazı akademisyenler, virtüözler ve usta yorumcular tarafından Anadolu Halk ezgilerinin zaman zaman çok sesli yeni düzenlemeleri yapılmaktadır (örneğin). Ne var ki, kimi profesyonel veya amatör müzik insanları yahut entelektüel çevrelerden fikir adamları, yorumcular, böyle bir çabanın beyhude olduğunu (kimi zaman bıyık altından gülüp aşağılayarak) söylemekteler.
Anadolu Halk ezgilerinin otantik hali tek seslidir. Bu doğru. Ama yeryüzünün neredeyse bütün yerel müzikleri, yani Halk ezgileri, tek seslidir. Çok seslilik yüksek seviyede müzik eğitimi gerektiren özel bir alandır ve çok sesli ezgilerin hemen tamamının altında, dünya çapında isimleri olan bestecilerin imzaları vardır.
Halk Müziği, anonim olandır. Bireysel olan ezgiler, yani Halk Ozanı’nın mahlasını taşıyan müzik parçalarıdır. Halk Ozanlarının çoğunlukla müzik eğitimleri yoktur (adı üzerinde, “Halk Ozanı”). “Mektepli” değil, “Alaylı” dır büyük ekseriyeti. Usta-çırak ilişkisiyle yetişen, ustalaşan yerel müzik insanlarıdır onlar.
Fakat bugün artık usta-çırak ilişkisinin ötesinde yeni bir evreye geçilmiştir. Sonraki kuşak Ozanlar, muhtemelen, oldukça yüksek seviyede özel eğitim/öğretimden geçen insanlar olacaklardır. Yüksek seviyede armoni bilgisiyle donanmış olacaklar. Tek sesli beste tarihe karışacak, iki ses-üç ses bile teknik olarak zayıf bulunacak, beş ses-yedi ses seviyesi ortalama kabul edilecektir.
Bu günün eğitimli Halk Müziği sevdalıları ve akademisyenler, emeklerini yüksek teknik becerileriyle birleştirerek, Halk Müziği ezgilerinde çok seslilik denemeler yapmakta, bu yöntemle ezgilerimizi başka ülkelerde dinlenir hale getirmeye çalışmaktadırlar. Belli ölçülerde muvaffak oldukları inkâr edilemez.
Denebilir ki; Beyhude olan, Halk Müziğimiz ile ilgili çok seslilik çabaları değil, tam tersine bu konuda negatif bir tutum içinde olmaktır.
Ülkemizin en zengin kültürel değeri / birikimi Halk Müziğimizdir. Bakın Bedri Rahmi bu konuda ne söylüyor (Halûk Uygur okuması gerçekleştirdiğimiz sohbette de, konu bir an için yerellik-evrensellik ekseninde dönünce, Bedri Rahmi’nin bu güzel şiirini okumuş, örnek göstermiştik);
Kirazın derisinin altında kiraz
Narın içinde nar
Benim yüreğimde boylu boyunca
Memleketim var
Canıma ciğerime dek işlemiş
Canıma ciğerime
Sapına kadar.
Elma dalından uzağa düşmez
Ne yana gitsem nafile.
Memleketin hali gözümden gitmez
Binbir yerimden bağlanmışım
Bundan ötesine aklım ermez.
Yerliyim yerli olmasına
İlmik ilmik, damar damar
Yerliyim.
Bir dilim Trabzon peyniri
Bir avuç tiftik
Bir çimdik çavdar
Bir tutam şile bezi gibi
Dişimden tırnağıma kadar
Ressamım.
Yurdumun taşından toprağından şurup gelir nakışlarım
Taşıma toprağıma toz konduranın
Alnını karışlarım
Şairim şair olmasına
Canım kurban şiirin gerçeğine hasına
İçerisine insan kokusu sinmiş mısralara vurgunum
Bıçak gibi kemiğe dayansın yeter
Eğri büğrü, kör topal kabulüm
Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım
Şairim
Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum
Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim
Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm
Hey hey, yine de hey hey
Salınsın türküler bir uçtan bir uca
Evelallah hepsinde varım
Onlar kadar sahici
Onlar kadar gerçek
İnsancasına, erkekçesine
“Bana bir bardak su” dercesine
Bir türkü söylemeden gidersem yanarım.
Ah bu türküler
Türkülerimiz
Ana sütü gibi candan
Ana sütü gibi temiz
Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz.
Ah bu türküler
Köy türküleri
Dilimizin tuzu biberi
Memleket ahvalini onlardan sor
Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen´i
Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni...
Ben türkülerden aldım haberi.
Ah bu türküler, köy türküleri
Mis gibi insan kokar, mis gibi toprak
Hilesiz hurdasız, çırılçıplak
Dişisi dişi, erkeği erkek
Kaşı kaş, gözü göz, yarası yara
Bıçağı bıçak.
Ah bu türküler köy türküleri
Karanlık kuyularda açılmış çiçekler gibi
Kiminin rayihasından geçilmez
Kimi zehir, kimi zemberek gibi
Ah bu türküler, köy türküleri
Olgun bir karpuz gibi yarılır içim
Kan damlar ucundan, mürekkep değil
İşte söz, işte ses, işte biçim:
“Uzun kavak gıcım gıcım gıcılar”
İliklerine kadar işlemiş sızı
Artık iflah olmaz kavak ağacı
Bu türkünün yüreğinde sancı var.
Ah bu türküler, köy türküleri
Ne düzeni belli, ne yazanı
Altlarında imza yok ama
İçlerinde yürek var
Cennet misali sevişen
Cehennemler gibi dövüşen
Bir çocuk gibi gülüp
Mağaralar gibi inleyen
Nasıl unutur nasıl
Ömründe bir kez olsun
Halk türküsü dinleyen...
(Bkz. http://www.siirperisi.net/siir.asp?siir=2972)
Bu tam anlamıyla yerli / yerel ve olağanüstü zengin değer (müzik hazinesi), görmezden gelinir yahut yok sayılırsa; evrensel olanla buluşma fikri bir düşten ibaret kalacaktır.
Nasıl da dahiyane bir söz dizimi bu… ! …Nasıl ince, yaratıcı bir elekten geçirerek söyleme hüneri göstermiş Ozan; “… / Türkülerimiz / Ana sütü gibi candan / Ana sütü gibi temiz…” …” Ah bu türküler / Köy türküleri / Dilimizin tuzu biberi / Memleket ahvalini / Onlardan sor / Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen´i / Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni...” … “Ne düzeni belli, ne yazanı / Altlarında imza yok ama / İçlerinde yürek var…”
“Şairim…” der Ozan, ama öylesine muhteşem, öylesine mahirane bir söz eder ki Türküler için (…Ne zaman bir köy türküsü duysam / Şairliğimden utanırım…), söylenecek başka söz kalmaz geriye.
Dünyanın bütün yerel toplulukları, halkları, ulusları ve bunlara mensup insanlar biraraya gelirken, kendi topluluklarına/halklarına/uluslarına ait değerler de ister istemez bir araya gelir, buluşur. Farklı toplumlara ait değerlerin buluşturulmasıyla da, yerel olan evrensel olana dönüşür / evrilir ve evrensel yeni değerler doğar bu harmandan.
Yerel olan, yerli olan; Kaynaktır. Yaşamın içidir, özüdür. İçinde büyüyüp serpildiğimizdir. Var edendir (yok edendir de aynı zamanda). Kaçınılmaz olandır, “olmazsa olmaz”dır. Ve evrensele taşıyandır aynı zamanda. Evrenselin de doğduğu yerdir, kaynağıdır.
Dikkat buyurun. “Elma dalından uzağa düşmez”, der Ozan; İlmik ilmik, damar damar yerli olduğunu söyler ve ekler; “Yerliyim / Bir dilim Trabzon peyniri / Bir avuç tiftik / Bir çimdik çavdar / Bir tutam şile bezi gibi / Dişimden tırnağıma kadar…”
O halde;
“Nasıl yapılır bu fotograf?” sorusunun yanıtı çok yalın… !
Nasıl dizdilerse dörtlükleri Anadolu’ nun şairleri; Nasıl yazdılarsa romanları Anadolu’ nun usta kalemleri; Nasıl anlattılarsa Anadolu’ ya has öyküleri tablolarında ressamlar; Öyle de fotograf yapacaklar, Anadolu’ nun fotograf ustaları…
Lakin;
Dede Efendi’yi bilmemiz gerek… Mehter’i de…
Kervansarayları, Höyükleri, Anadolu Hamamını, İpek yolunu, Ahiliği, Mimar Başı Sinan’ı, Selimiye’yi, Süleymaniye’yi, …
Karagöz’ü, Tulûat Tiyatrosunu, Meddah’ı, …
Hoca Nasreddin’i, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Mevlânâ Celaleddin’i, Yunus’u, Pir Sultan’ı, …
Bakır işçiliğini ve süslemesini, Çinileri, Semaver’i, …
Ney’i, Semazen’i, Semah’ı, Deyiş’i, Türkü’yü, …
Ozan Veysel’i, Uzun Havayı, Kırık Havayı, …
Cenaze, Düğün, Sünnet törenlerini, …
Kınayı, Kına Havasını, Bağlamayı, …
Dadaloğlu’nu, Karacaoğlan’ ı, …
Altı köşeli çiftçi şapkasını, Karasaban’ı, … …
…Bilmeliyiz, kavramalıyız.
Kemal Tahir’ in, Orhan Kemal’ in, Yaşar Kemal’in romanlarını bilmemiz gerek…
Yakup Kadri’yi, Tanpınar’ı, Bedri Rahmi’ yi, Orhan Veli’ yi, Abidin Dino’yu, Fikret Mualla’yı, Osman Hamdi’yi, Yüksel Arslan’ı, Nazım’ı, Çallı’yı, İyem’i, Mehmet Aksoy’u, Vedat Türkali’yi, Çetin Altan’ı, Suat Derviş’i, Oktay Rıfat’ı, Necip Fazıl’ı, Mehmet Akif’i, Sabahattin Ali’ yi… Velhasıl hepsini bilmek gerek… Hepsini… !
İşte bunlar bizim motiflerimiz.
Böyle harmanlanmış bir birikim bu.
Ve tabi bu günü de, …bu günün değerlerini, olgularını da kavramalıyız.
Tekin ERTUĞ

FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Fırat Kıyısında, Kelaynakların Yaşam Alanında, Dogay
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Güncel Geoglifler
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Yaratıcı Olgunluk Dönemi
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Söz Ustalarda
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Yüzleşme
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Fotoğrafçının Mayası
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Fotograf Sanatına Çok Yakın Duran Bir Felsefe - Sanat İnsanı
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Sanatı Böyle Yaşamak
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Bunların Fotografı Yapılır
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Gölge ile Diyalog : Varlık ve Yokluk
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Kaz Dağları'nda Doğada Görüntü Avcılığı Yarışması
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Müzedeki Mozaikler ve Fotograf
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Suya Yapılan Tablo
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Fotograf İçin Kaleme Alınmış Niteliği Yüksek Eleştiri - Yorum Metinlerinin Önemi
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Bir Ustanın, Doğumu - Ölümü ve Yeniden Doğumu
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Fotoğraf Sanatının Sınırları
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Fotoğrafın "arap"ı
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Kapadokya'da Fotoğraf Şöleni
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Dikiş Makinesiyle Fotoğraf Çekmek
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Genç Fotoğrafçıların "Symzonia"ları
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Kapak Fotoğrafı
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Fotoğraf Atölyeleri
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine Dair
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mut'da Dogay
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Fotoğrafçı "Hatırat" ı
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Bilgisayar Başında Sergi ve Açılış Kokteyli
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Yılan Adası ya da Gül Adası
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Bitiş Çizgisi
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından: Eser Adı İsimsiz
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : "Roman" a Öykünen Fotoğraf
Tekin Ertuğ ile Söyleşi - 1
Tekin Ertuğ ile Söyleşi - 2
Tekin Ertuğ ile Söyleşi - 3
Tekin Ertuğ ile Söyleşi - 4
Tekin Ertuğ : Fotografla Portre Yapmak ve Fotografçının Yaratıcılığı
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.