Arşivimizden  - From Our Archives

 

Salih Güler

 

 
 

Fotoritim Künye - FR Staff

Ali Emre Çetiner

Baybars Sağlamtimur

Berna Akcan

Birgül Erken

Celal Kılıç

Ergün Karadağ

Evren Şar

Faika Berat Pehlivan

Funda Gönendik

İmren Doğan

İnci İşler

Levent Yıldız

Pınar Dağ

 

Fotoritim duyuruları için e-posta kaydı.

Join our mail-list.

FR DUYURULAR - FR NEWS
ETKİNLİKLER - ACTIVITIES
Ana Sayfa - Main Page > ŞUBAT 2008 SAYISI - FEB 2008 ISSUE > Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Yılan Adası ya da Gül Adası
Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Yılan Adası ya da Gül Adası

Tekin ERTUĞ : SANATIN KIYISINDAN


YILAN ADASI YA DA GÜL ADASI

Marmaris'e deniz yoluyla yaklaşık 20 km mesafede 1398 km kare yüzölçümlü, 43 ayrı yerleşim yeri bulunan, 120 000 nüfuslu harika bir ada Rodos. İlk yerleşimcilerinin M.Ö. 3000` lerde Fenikeliler olduğu söylenmekte. 

 

Adadaki yılan miktarı insan yaşamına izin vermeyecek ölçüde çok olduğu için adanın adı Rod (Yılan) Adası olmuş, bir rivayete göre. Önlem olarak da adaya çok sayıda geyik getirilip bırakılmış o tarihlerde. "Geyikler, yavrularını yılandan korumak konusunda çok duyarlı oldukları için, ayaklarıyla vurarak telef ederlermiş" diye bilinen yaygın bir söylem (söylence) var.


 

Ya da Roda ( Antik Yunan’ da Gül ), dan alır adını diğer bir rivayete göre de. Ada, tam anlamıyla bir gül adası imiş o zamanlar.

 

Kulağınız rehberin söylediklerinde, gözünüz vizörde etrafı tarıyorsunuz. Başkaları da var sizin gibi deklanşör sesiyle mest olan. Kendileri el kadar full otomatik makineler kullanırken, sizin bebek irisi bir gövdeye bağlı kocaman tele objektifiniz merak uyandırmıştır seyahat boyunca. Ekipmanınızdan etkilenmiş olanlardan biri nihayet yaklaşır, kameralarınızla ve sizinle ilgili sorular sorar.


 

Aldığı yanıtlardan sonra da, sizi takdir sözleriyle donatıp, ayaklarınızı yerden kesme derdine düşer. Fotograf üretiminin önemine ve bu üretimi gerçekleştirmeye gönüllü siz ve sizin gibi diğer insanların varlığının toplumsal yaşama sağladığı katkı üzerine bir güzel söylev dinlersiniz.

 

Eğer bu yersiz söylevin sıkıcılığını göğüsleyecek sabrınız varsa, ana temayı işaret eden cümlelerde belirleyici rolü üstlenen kelime, kocaman bir soru işareti olarak çıkar karşınıza.

 

Üretim !?

 

Kabul edin ya da etmeyin, "siz fotograf sanatçısısınız öyle mi" diyerek, doğal bir tavırla size uygun gördüğü "sanatçı" ünvanını yapıştırır ve sonra buna bir de bu alandaki "üretim" i, "üretken" liği ekleyiverir.             

 

“Üretim” diye ifade edilmiştir bu durum pek çok yerde.

 

“Sanat ve Üretim” diye geçmiştir cümle aralarında.

 

Mamafih, şüpheye düşmüşsünüzdür bir kere.

 

Kafa patlatırsınız.

 

Üretim yerine, “yaratım” mı demeli yoksa !?

 

“Sanat ve Yaratım” sözcükleri yan yana daha mı anlamlı bir çift oluştururlar acaba !?

 

Zihninizin tamtakır boş olmasını en fazla istediğiniz zamanlar bile asla kaçamazsınız sanata ve yaşama ilişkin sorulardan. Ne kadar öteleseniz de, tereddütsüz dalıverirler düşünce magmanızın en harlı yerine.

 

Hatta “sanat” kelimesi bile burgu gibi eşeler zihninizi.

 

Bu kelimenin “san’ at” seklinde vurgu yapılarak dillendirildiğini de hatırlarsınız.  

 

Hangisi doğru ?

 

“Sanat” mı , “San’ at” mı ?

 

Ya da, her kelime ve her kavramı herkesin dilediğince kullanması daha mı doğrudur ?

 

Bu soru karmaşası içinde rehberinizin sözlerine kulak kabartırsınız yine.

 

Yılda ortalama 1400 000 turist ağırlıyormuş Rodos.

 

M.Ö. 1400` lerde "Miken" ler ev sahibi imiş Rodos` ta.

 

Sonra yine dalarsınız en dibe doğru.

 

Marcel Proust ve Thomas Mann’ dan söz ederken, “üretken” yazarlar mı diyeceğiz, “yaratıcı” yazarlar mı diyeceğiz ?

 

Bunların eserleri için “üretim” mi demeliyiz, “yaratım” mı demeliyiz ?

 

Bu eserlerden söz ederken “yaratım” kavramını kullanmak, ancak aynı eserleri basıp  çoğaltan matbaaların, yayınevlerinin yaptığı işten söz ederken “üretim” kavramını kullanmak daha mı yerinde olur !?


      

Bir yandan yürüyüp antik kalıntıları gösterirken, bir yandan da buralara ilişkin bilgileri aktaran rehberin sesinin uzaklaşması sizi uyandırır hülyalarınızdan. Aceleyle yürür ve not almaya devam edersiniz.

 

M.Ö. 1100` lerde "Dor" lar ele geçirir adayı. Genel yönetim tarzları, koordineli üç ayrı merkezde yerleşim yerleri oluşturup, geçişleri kontrol altına almak olan Dorlar, deniz ticaret yollarını tutabilmek için Ege` de Halikarnas (Bodrum)'ın da dahil olduğu üç kent kurarlar. Bu sayede çok parlak ve zengin bir ticaret ağı oluşturan Dorlar o dönemde (M.Ö.282 de) Babil' in Asma Bahçeleri, Keops Piramidi, Artemis Tapınağı, Mozoles (anıt mezar), İskenderiye Feneri ve Zeus Heykeli ile birlikte Dünyanın yedinci harikası kabul edilen Helios Heykelini yaptırmışlardır. 225 ton bronz, demir ve taştan yapılan heykelin boyunun 32 -33 metre olduğu kanısı hakim. 


 

Kimine göre M.Ö.226 da meydana gelen depremde heykel parçalanır ve Arap tacirler heykelin parçalarını hurda olarak alıp götürürler. Kimine göre de M.Ö.653 de bir Arap saldırısı sırasında Araplar heykeli parçalayıp götürür ve Musevi bir iş adamına hurda olarak satarlar.   

 

M.Ö.491 de Perslerin saldırısına da uğramıştır Rodos. Güneş Tanrısı Helios' un heykelini yaptırmaları da bir Makedon saldırısını başarıyla atlatmalarından ya da o saldırıdan zaferle çıkmalarından sonraya rastlar. 200 yıl kadar da (1306-1523) St. John Şövalyeleri ( Tapınak Şövalyeleri )' nin egemenliğinde kalır Rodos. Kaleyi Şövalyeler inşa etmişlerdir. 

 

Adayı 1480 yılında Fatih Sultan Mehmet kuşatmış, ancak 1522 de Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı topraklarına katılabilmiştir. Rodos 1912 de İtalyanlara bırakılmış, 1947 de Yunan egemenliğine geçmiştir.


 

Onlarca kez aynı bilgileri aktarmaktan olsa gerek, bu işten artık iyiden iyi usandığını belli edercesine isteksiz bir ses tonuyla anlatan rehberin ilettiği bilgileri not etmek de oldukça zorlaşır, çevreyi daha iyi görebilme istemi yüzünden. Buna rağmen, fotografa çok özel ilgileri olduğu, çekimlerine gösterdikleri özenden kolayca ayırt edilebilen amatörlerin hemen hepsinin, rehberin aktardığı önemli bilgileri kaçırmamaya gayret ederek soluk soluğa not tuttuklarına tanıklığınızda, yalnız olmadığınız sonucuna varıp bir miktar daha moral depolayarak izlenimlerinizi sürdürürsünüz. Dönüşünüzde kayda değer birkaç görsel malzeme ile birkaç bilgi kırıntısı getirebilmenin o amatör çocuksu heyecanını yitirmeden, burayı ilk kez siz keşfediyormuşsunuz gibi çoşku içinde ve eğlenerek, Antik Dönem, Ortaçağ ve onlardan da yakın olan Osmanlı dönemi nostaljisiyle dolup taşarak, sık aralıklarla vizöre gözünüzü dayamaktan alamazsınız kendinizi.                             

 

Su sıkıntısı nedeniyle, eski zamanlarda ada halkı sarnıç ve kuyulardan yararlanırken, bu gün artık tanker gemilerle düzenli olarak su taşınmaktaymış. Kale içinde “burası Osmanlı zamanında subay kulübü idi“, diye işaret edilen muhteşem taş duvarlı yapıya bakıp, İmparatorluğun akıl almaz zenginliğini ve askeri birliklerinin muazzam bütçesini tahayyül ettiğinizde şaşkınlık yaşayacaksınız.


 

Ardından, düş gücünüzü zorlayarak dönemin askeri görevlileri ile sivil memurlarını aileleriyle birlikte evde, sokakta, iş yerinde ; (sinema filmi tadında bir bakışla) o günün kostümleri içinde ve o günün yaşam biçimiyle görmeye başladığınızda, oldukça nezih, aristokrat bir yaşam serüveni canlanıverecektir gözünüzün önünde. Zamanda küçük bir yolculuktur bu. Düşsel de olsa, böyle bir yolculuk alıp götürür o dönemlere, özendirir çoğunlukla insanı.

 

Kale içindeki temiz ve tertipli mağazaları gezip alışveriş yaparken son derece düzgün Türkçe konuşan pırıl pırıl insanlara rastlarsınız. Az sayıda da olsa orada yerleşik Türk aileler var halâ. Bir anda yabancı turist ya da gezgin olma hissinden sıyrılıp hemen ev sahibi gibi ısınıyor insan oraya, böyle karşılaşmalarda.

 

Adını adadan alan Rodos şehrinde aynı sokakları yeniden ve yeniden dolaşarak hiçbir şeyi eksik bırakmamak gayretiyle fotograflarını çekip dişe dokunur bir tatmin sağladıktan sonra Lindos’ a yöneliyoruz.


 

Ve davet beklemeksizin gelip tekrar karşımıza bağdaş kuruyor "üretim" sözcüğü. Mengene gibi birbirine geçiyor iki elimizin parmakları, düşünürken. Bir tarımsal ürün elde etme süreci ya da sanayi çıktısı süreci değil miydi, üretim kelimesinin insanda ilk çağrıştırdığı şey !? 

 

Sözü edilen şey fotograf değil de fotograf ekipmanları (kamera, objektif,…vb) olsa idi, üretim kelimesi, ayakları yere daha sağlam basan bir nitelemeyle, yerli yerine oturmuş olmaz mıydı ? Yaptığımız çalışmaların çeşitli boyutlarda birer çıktısını almak üzere profesyonel fotograf merkezlerinin (geçmiş zamanda filmlerimizi, şimdi ise CD lerimizi teslim ederek), laboratuarlarında yapılan işlemlere ( bir kaç saat içinde binlercesini basarak teslim etmeleri işlemine ) de üretim denebilir rahatlıkla.

 

Bir sanat yapıtının şekillenmesi sürecine bu kadar kolay “üretim” diyebilmeli mi ?

 

“Üretim kavramı” bir sanat eserinin şekillenmesi sürecini değil de endüstriyel bir süreci ifade eder desek,aykırı bir şey mi söylemiş oluruz, yoksa doğru bir tespit mi yapmış oluruz !?        


 

Sanat yapıtı oluşturma sürecini konu alan herhangi bir metinde “üretim” kavramı, bir iki kez kullanıldığında, dil sürçmesi ihtimalini dikkate alarak “istem dışı kullanılmış olmalı” diye düşünülse de, aynı metin içinde onlarca kez  “üretim” den söz edilmişse, görmezden gelinemeyebilir.          

 

Küçük bir kasaba Lindos. O çok bildik, küçük ama şirin tatil beldelerinden biri. Beyaz badanalı duvarları, dükkanları ve daracık taş zeminli sokaklarıyla, sevimli bir kasaba. Fotografçı için belki de en ilginci, her ziyaretçinin mutlaka çıkmak isteyeceği Akropol’ e (antik dönemde kentin en yüksek yerine yapılan yönetsel ve dinsel merkez) mesafe uzak ve yol yokuş olduğu için, taşıma işiyle görevli hazır bekletilen eşeklerdir.


 

Her biri diğerinden bakımlı, turizme hizmet için dikkatle bezenmiş bu hayvanları görür görmez, yüzüme yayılan tebessümü anımsıyorum. Bir başka zaman diliminde, bir başka yerde, tarihi dokusu oldukça eski ama nüfus yoğunluğu bakımından küçük, şirin bir kentimizde belgesel yapmak üzere sahada iken, arkadaşlarımdan birinin, ilk kez eşek görüyormuş gibi (belki de ilk kez yakından görmüştü) “eşek…, eşek…,” diye heyecanla bağırdığını ve o günün akşamı aynı heyecanı telefonlara taşıyarak, yakın arkadaşlarını arayıp konakladığımız yerin koridorlarına kadar çınlayan sesiyle “eşek” gördüğünü, “eşek fotografı” çektiğini nasıl da çocuksu bir coşkuyla anlattığı çağrıştı.     

 

Lindos’ daki eşekler için kasaba ölçülerine göre orta halli sayılabilecek üstü tentelerle örtülü bir garaj bile tahsis edilmiş. Otantik bir görünüm ve turistik bir keyif katıyor hiç şüphesiz böyle bir taşıma sistemi. Ziyaretçilerin de belirgin bir şekilde ilgisini çekiyor, bu bakımlı hayvanların turizme destek vermek üzere organize edilmiş olmaları. Boynunda kamera asılı hiç kimse onların fotograflarını çekmeden geçemiyor. Bir kenarda belli bir düzen içinde istif edilmiş semerler, rengarenk kilimler, aksesuarlar öylesine albenili ki, fotografçılar çoğunlukla bunların yakın plan çekimlerini yapmadan geçemezler. Hemen her fotografçı, oradaki renkleri, tonları, dokuyu, çizgileri herhangi bir insana göre daha hızlı farkeder, keşfini yarım bırakmaz, en küçük ayrıntıya kadar her şeyi gözden geçirir mutlaka.  


 

O koşullarda bir başka önemli soru daha gelip konuk olur, yalınlığa, sessizliğe ve berrak bir zihne ihtiyaç duyduğunuz anda; Rodos’ ta fotografçıların ilgisine en fazla mazhar olan antik kalıntılar ile turistik gezinti aracı olarak planlanmış ve temiz pak koşullarda barındırılan eşeklerin fotograflarını yapmak da niye ?

 

Dileyen gelip yerinde izlesin antik kalıntıları. Dileyen çıksın kırsal alanlara, her cins, renk ve tonda eşek görsün...(!)

 

Hadi diyelim bunu gerçekleştirmenin zorlukları var. Semerlerin, kilimlerin, sicimlerin ve diğer aksesuarların fotograflarını çekmek niye ?

 

Bu gibi nesnelerin "fotograflarını sunmak yerine, bizatihi kendilerini sunmak" daha akla uygun değil midir ? 

 

Keyfiniz bütünüyle kaçar, böyle bir bakış açısı karşısında.

 

Fakat bunu söyleyecek birinin çıkması da uzak bir ihtimal değil.  

 

Nitekim karşılaşırsınız, böyle bir yaklaşımla.


 

Ne kadar sert - kırılmaz, aykırı ve negatif görünürse görünsün size, bir başkasının sunduğu görüş, durup hiç olmazsa üzerinde bir an düşünmeden, “haklı olabilir” diye içinizden geçirmeden, bir sanat adamının uçsuz bucaksız ufkunun yansıdığı o ince süzgeçten geçirmeden, herhangi bir yargıya varmaktan kaçınmak en doğrusu olsa gerektir.

     

Bu denli iddialı söylemler ve beklenmedik sorular, tekrar uzun uzun düşünmelere ve karmaşa yaşanmasına yol açacaktır muhtemelen.

                  

Hep düşseldir ya sanat adamının kendi içindeki yolculukları ! Dalgındır, o nedenle.

 

Bir kavram ya da kavramlar zinciri üzerinde tutuşmuşsa bir kez benliği, söndürmesi mucize olur o çırayı, ta ki bir form, bir anlatım biçimi oluştursun kendi içinde ve bunu not etsin, dönüşünde ilk fırsatta düzeneğini kurup fotografını yapmak üzere. O zaman bir ölçüde sıyrılabilir düşlerinden.

   

“Şuradan şurası. Burnumuzun dibinde işte”, dedirtecek kadar yakınımızdaki bu güzel adayı ziyaret etmeyi, özellikle de gezip görmeye meraklı, yeni yerler görmekten keyif alan, kişisel dökümanter fotograf arşivi oluşturmaya çalışan ve izlenimlerini kaleme almayı seven bütün fotografçı dostlara öneririm. Eminim çok güzel vakit geçirecek ve fotograflı hayatın keyfini derinden hissedeceklerdir.

 

Düşündükçe, “amma kavram karmaşası yaşıyoruz” diye aklınızdan ne kadar da çok şey geçecektir.

 

Örneğin ;  “Fotoğraf” mıdır doğru kelime,  “fotograf” mıdır… ?     

 

Kelime içinde yer alan harflerin hangisi doğrudur ;  “ğ” mi, “g” mi… ?

 

Fotograf ise doğrusu.  Yani, “ğ” değil de, “g” harfini kullanmak gerekiyorsa !?

 

Okuduğumuz metinlerde ne çok rastlamışızdır  “fotoğraf” kelimesine. 

 

Herhangi bir insan fotograftan söz ederken, “fotograf” kelimesi yerine “resim” kelimesini kullandığında, kelimenin yanlış kullanımının düzeltilebilmesini sağlamak için fotografçıların  hemen o anda gösterdikleri tepkinin hatırlanmasını diliyoruz.

 

Diğer bazı kelime  ve kavramlar için de, yanlış kullanımı önlemek üzere daha da naif tepkiler geliştirmek uygun olmaz mı acaba !?

  

Bazı “şey” lerin fotografını yapmak yerine, o şeyleri oluşturmak üzere kullanılan nesnelerin kendilerini sergilemek yolundaki görüş, üzerinde önemle durmaya değer bir bakış açısı sunmakla birlikte, son derece diri bir şekilde de karşımızda durmakta. 

 

Bir fotografçının, belli zaman aralıklarında zihninde kurgulayıp hazırladığı eserlerin fotograflarını yapmak yerine, onları birer yazılı metin olarak sunması yaklaşımı ile örtüşebilir mi bu görüş ?

 

Elbette ki örtüşebilir.

 

Farklı bir bakış açısı bu.

 

Uzak duran bir görüş.

 

Ayrı bir yerde konum almış ve kendisine has bir yaklaşım. 

 

Böylesi bir sunumun fotografla ilgisi olamayacağı, doğrudan “edebiyat”ın alanına gireceği söylenebilir mi ?

 

Söylenebilir tabiî ki .

 

Tersi de iddia edilebilir.

 

Ama ondan da önce ; her görüşe “doğrudur” demek bütün koşullar için mümkün olmasa bile, dikkate almak, bizim görüşlerimizin dışında  görüşlerin de olabileceği, olmasının yarar getirebileceği, bütün bunlar üzerinde kafa yormanın olumlu şeylere yol açacağı…, gibi bizde henüz anlamını bulamamış bir temel taşını yerine oturtmak gerekir.   

 

Fotografçının günlerce, bazen aylarca düşünerek biçimlendirdiği, özel bazı nesneleri bir araya getirip hazırladığı, mekânı ve ışığı düzenlediği, kullanacağı filmin ve kartın duyarlığına, yıkama sürelerine ( sayısal sistemde böyle olmasa da, film kullanılan geleneksel sistemde böyle idi ), kullanacağı objektife ve diyafram açıklığına karar verdiği ve kimi zaman baskıların yapılması aşamasında tonları yeniden gözden geçirdiği böyle bir sürecin “nafile” olduğunu söylemek, ne kadar isabetli olabilir ?

 

Bu soğuk duruşuna rağmen ; her türden farklı, aykırı yaklaşımların tümü üzerinde  düşünmek gerektiğini, hiç birini yeterince irdelemeksizin toptan yadsımanın doğru olmayacağını, en fazla da böylesi uç noktalarda duran görüşlerin canlı tutulmuş dinamiklerin göstergesi olduğunu, yeni kapıların aralanmasına, hız kazanılmasına ve gelişip ilerlemeye yol açtıklarını unutmamalı.

 

Aykırı da olsa bütün görüşlerin hakkını teslim ettikten sonra ; “Fotograflarını yapmak yerine, hazırladığınız nesnelerin kendilerini sergileyebilirdiniz” diyerek beklenmeyen kendine has bir kulvardan zorlayan ustaya, fotografçı ; heykeltraş olmadığını, yontu benzeri sanatın başka bir alanındaki dili ve yorumuyla eser vermeyi düşünmediğini, fotografçı olduğunu zarif bir dille hatırlatmak zorunda kalabilir.

 

Fotografçının, kendi dünyasını ifade etmek üzere bir takım düzenlemeler yaptıktan sonra, kendisinin en iyi bildiği dili kullanarak onların fotograflarını yapması ve bunları sunmasından daha doğal ne olabilir !?  

 

Ağır, can sıkıcı, gergin bir atmosfere neden olan ve insanın hareket alanını daraltan (!) soru yumağından sonra ( ve belki de metni okurken oluşan istem dışı gerilimi atmak için ), bir kez daha düşünmeyi gerektirecek olumlu başka bir alandan söz ederek bitirmek istiyoruz.

       

Şu sıralar Ankara’ da bir kitapevi çok ciddi boyutta indirim yaptı. Bu indirim aslında fiyatların makul seviyeye inmesinden ibaret gibi görünüyor. Kitap fiyatlarının böyle satınalınabilir bir seviyeye çekilmesinden sonra, kitap mağazasında görmeye alışık olmadığımız bir kalabalık, beklenmeyen bir ilgi gerçekleşti. Fiyatları düşürülen kitaplar da pek okuyucu bulamayan, raflarda uzun süre beklemiş ve beklemeye de devam edecek olan kitaplardı, gözlemleyebildiğimiz kadarıyla. Fiyatların düşürülmesinden yararlanmak için mağazayı dolduran insanların, üçer beşer kitap alabilmek kaygısıyla nasıl rafları tek tek gözden geçirdikleri, en iyisini, en niteliklisini bulabilmek için nasıl seçici davrandıkları görmeye değer bir manzaraydı.   

 

“Bizim insanımız asla kitap okumaz” yolundaki negatif, umut telkin etmeyen, kötümser bakışı hükümsüz kılacak bir ilgiydi bu.

 

Fiyatlar, potansiyel okuyucunun gelir düzeyine uygun şekilde belirlenebildiği taktirde okuyucu sayısında hızlı bir yükselme olabilir mi ya da satılan kitap sayısında artış olabilir mi !?

 

Neden olmasın !   
 
Tekin ERTUĞ

(Fotoğraflar: Tekin Ertuğ)



Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.

Use By Author Permission Only.

Yorumlar - Comments
Toplam 1 yorum, 1-1 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
Teşekkürler Tekin Bey, elinize sağlık tebrik ederim. Galiba haklısınız yazınızda belirttiğiniz düşüncelerinizde. Gerek halkımızın kitap okuması gerekse fotograf kelimesinin doğrusu konusunda bence haklısınız. Ama üretmekle yaratmak arasında bir karar veremedim. :) Bana öyle geliyor ki fotoğraf kelimesinin aslı Fotograf. Çünkü ğraf diye bir kelime bilmiyorum ama graf çizgi demek. Onun için Fotograf demek daha doğru geliyor. Ayrıca matbaa sektöründe Serigrafi diye bir bölüm var. Eğer -graf değil de -ğraf olsaydı o zaman serigraf değil seriğraf dememiz gerekirdi. Neyse ortalığı bulandırmayayım. Sonuç olarak çoğu görüşünüzde haklısınız. Tek karar veremediğim nokta üretmek ve yaratmak kelimeleri. Yazı ve fotoğraflar için tekrar tebrik ederim ve bize ulaştıranlara da teşekkür ederim.

Saygılarımla..
Hasan Burak DURMUŞ eklemiş - adds | 12 Şubat 2008 Saat - Time 12:51
Yorum Ekleyin - Add Comment
Yorum - Comment
Adınız Soyadınız - Name Surname
Mail
Web Sitesi - Web Site
Beni hatirla - Remember me
Yeni bir yorum geldiginde haber verin. Notify me when new comment is added.

Ara - Search

 

 

 

 

TFSF Onaylı Yarışmalar

Photo Contests Under TFSF Patronage

28 Kasım 2008 MERSİN VALİLİĞİ 1.ULUSAL FOTOĞRAF YARIŞMASI "Türkiye Mersin'i Tanıyor"

06 Mart 2009 ZEYTİN DOSTU DERNEĞİ 1.ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Zeytin ve Zeytinyağı"

 

  Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin İzinsiz Olarak Kısmen veya Tamamen Kopyalanması ve Kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına Göre Suçtur.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.