Soru : Fotograf “kopya” mıdır, ya da bir başka deyişle fotograf için, “aslın suretini almak” tır, denebilir mi ?
Yanıt : Materyal olarak ve niteliği itibariyle fotograf, başlangıçta “resim” sanatını ikame eden teknolojik bir gelişme idi. Bu alanda bir devrim gerçekleşmişti.
Ne yapardı ya da ne yapacaktı fotograf ?
Öncelikle insan suretlerini kopya edecekti. Kopyalanan insan figürleri sosyal yaşamda, ekonomik faaliyetlerde ve diğer her türlü alanda hukuken geçerliliği olan birer kanıt görevi üstlenecekti. Kamu arşivlerine, gazete-dergi ve kitaplara, ev ve ofis duvarlarına fotograflar konacaktı. Böylece aile albümleri oluşacak ve bu albümler sonraki kuşakları bilgilendirmek üzere titizlikle korunacaktı. Çevrenin, doğal yaşamın, göllerin, dağların, nehirlerin, denizlerin, binaların, sokakların, yoksul varoşların ve kırsal yaşamın belgeselleri yapılacaktı. Bu göstergeler, ilk yıllarda fotografın ne kadar güvenilir bir belge niteliğine sahip olduğunu açıkça göstermektedir. Savaş alanlarında, adli vak’ alarda yetenekli ve hızlı eskiz yapan, resimleyen insanlar görev yapar ve bunların yaptığı çizimler birer belge olarak kabul edilirdi. Gazetelerde haberler böyle çizimlerle desteklenirdi. Geriye gittiğimizde; saray çevrelerinin, aristokrat ailelerin ve sonraları giderek tüccar zengin kimselerin ve ailelerinin portrelerini, malikanelerini ve topraklarını, taşınır - taşınmaz mal varlıklarıyla diğer yaşam alanlarını, şöhretli ressamların ya da (siparişi veren bireyin veya ailenin gelir düzeyine bağlı olarak) şöhret sahibi olmasalar da isim sahibi ressamların atölyelerinden yetişmiş yetenekli ressamların tuvale aktardıklarını görürüz. Sonraları Avrupalı ressamların ilgisini Amerika’ da, Asya’ da, Avustralya’ da ve diğer okyanus ötesi yerlerde yaşayan yerli halklar çekmeye başlamış, hem macera duygularını tatmin etmek ve hem de sıra dışı eserlere imza atmak için uzak topraklara gitmişler, bu gün birer sanat eseri olarak değerlendirilmelerinin yanında, belge olarak da hak ettikleri değeri bulan önemli eserler vermişlerdir.
Antik dönemden bize ulaşabilen eserler (önemli bir kısmı hasar görmüş olsa da) daha çok heykellerdir. Heykellerin tümünün, insan anatomisi ( ya da söz konusu heykel bir hayvan figürü ise o hayvanın anatomisi ) çok iyi incelenerek, neredeyse “aslı” nın aynısı ve çoğu kez idealize edilerek mükemmel denecek ölçüde güzel yapıldıklarını, daha çok Akdeniz çevresinde bulunan ülkelerde ve özellikle de ülkemizde bulunan açık ve kapalı müzelerde görebiliyoruz. Bu denli ustalıkla yapılmasının en önemli nedeni hiç şüphesiz “doğa” da mevcut olanın, aslına olabildiği kadar benzetilmesinin istenmesiydi.Bir yapıt orijinaline (aslına) ne kadar benzerse o denli başarılı sayılmaktaydı. Ancak heykeli yapılan kişinin önemli biri olması (kral…gibi), ustanın ne yapması gerektiğini belirleyen önemli bir göstergeydi. Sıradışı biri görkemli bir yapıt isterdi. İnsanları etkilemeliydi. Ortaya konan eser de buna hizmet etmek üzere yapılırdı. Dolayısıyla, insan bedeni ve diğer bütün figürler (o kişiliğin sahibi olduğu her türlü varlık) normale göre daha etkili yapılmak zorundaydı. Bu kez ustalar bütün figürleri olağanüstü güzellikte, olağan dışı güçlü ve görkemli yaptılar. İnsan vücudunun oranları mükemmelleştirildi önce. Ardından vücutta bulunan bütün kemikler ve kaslar aynı kaygılardan yola çıkılarak idealize edilmeye başlandı. Erkek bedeni atletik, kadın bedeni ise erotik olarak tasarlandı. Her ikisi de bu bağlamda mükemmele ulaşılmak üzere biçimlendirilirdi. Sonraları diğer bütün figürlerde de bu arayış sürdürüldü.
Ta ki ortaçağa, yani kilisenin etkisinin toplum üzerinde birinci derecede ağırlık kazanmaya başladığı döneme kadar. Artık istenen şey bireysel etki değil, ruhani etkiydi. Kasvetli, baş döndürücü mimari eserler (kiliseler, şatolar) ve bunları destekleyen iç ve dış mekan heykel ve resimleri, olağandışı etkilere yol açsın, ürkütsün, sindirsin, tabi kılsın diye tasarlanıyordu. Bu dönemde artık ustalardan istenen şey, özgün bireysel yaklaşımı yok edecek mistik bir etkinin hakim kılınmasıydı. Artık aslına benzetmek, kopyalamak gibi kaygıların ötesine geçilmiş (hipnoz etkisi yaratılabilmesi için), fizikötesi ruhani çizimler yapılmaya başlanmıştı. Tanrısal, ilahi figürler her ne kadar antik dönem heykellerinde de yapılmışsa da, antik dönemde yapılanlar daha çok ilahi güçleri temsil eden olağanüstü güçlü insan figürleriydi. Ya da söz konusu ilahi gücü temsil eden bir kadın figürüyse, bu kez olabileceğin çok ötesinde güzel ve zarif kadın bedeniydi yapılan. Daha da ileri gidilerek insan hayvan - hayvan insan figürleri yapılmış, doğa dışılık bunlarla sınırlı kalmıştır. Ama kilise bu yaklaşımı tamamen ortadan kaldırmış, mimaride , resim ve heykelde yepyeni bir dönem başlatmıştır. Birey ve toplum üzerinde kurulmak istenen kilise egemenliğini kolaylaştıracak dini, mistik tasvirler egemen olmaya başlamıştır.
İlkel döneme gidilip, o günden bu güne kalabilmiş ender mağara resimlerine bakıldığında, bunların da başlangıcıyla, ilerleyen seyrinde farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Onun da başlangıcında yapılan figürler, daha çok avlanacak hayvanların hangileri olduğunun anlaşılabilmesine dönük çizimler iken, yani bir tür diyalog metni, anlaşma yöntemi ve bir dil olarak bu çizimlere başvurulurken, sonraları giderek doğa olaylarından ve vahşi hayvanlardan korunmak için yakarma, adama ve dua metni olmaya yönelmiştir. Ve elbette ki bu dönemde de aslına benzetme, aslı kopyalama çabaları gözlenmektedir. Bunu başarabilecek bir ustalık seviyesinden söz etmek imkansızdır. Ancak mağara duvarlarına çizilmiş olan ilkel figürlerin ( av sahneleri ve av hayvanları tasvirleri ) ilerleyen zaman içinde bir hayli geliştirildiğini ve hatta renklendirildiğini görüyoruz. Bu da gösteriyor ki aslını kopyalama, orijinaline benzetme çabasının başlangıcı ilkel döneme kadar gitmektedir.
Teknolojik ve ekonomik faaliyetlerdeki ilerlemelerin/gelişmelerin toplumsal yaşama etkileri; sürekli olarak toplumsal dönüştürmelere, sosyolojik evrimleşme sürecinde sıçramalara, birikimlerin nitelik kazanmasına, yeni bir merhaleye ulaşılmasına, yeni bir yola girilmesine neden olacak şekilde tezahür eder. Ticaretle uğraşarak ve özellikle de deniz aşırı ticaret yaparak zenginliğini artıran toprak sahibi aristokratlar dışındaki yeni aileler güç kazanıp sermayeyi ellerine geçirmeyi başardıktan sonra, yüzyılların birikimine sahip aristokratlarla ekonomik alandaki çatışmadan sonra, sosyal ve kültürel alanda da yarışmaya ve belki de hesaplaşmaya başladılar. Malikanelerine, ofislerine konmak üzere usta isimlere veya ustaların atölyelerine tablolar, heykeller sipariş etmeye başladılar. Üstelik ticaret yapmamakta ısrar ederek, statülerinde direnen toprak sahipleri bir biri ardına iflas ettikçe, onlara ait gayrimenkullerle beraber kıymetli sanat eserlerini de bol paralar vererek satın alma gücüne erişmişlerdi. Bir yandan her türlü mal varlığı hızla el değiştirirken, bir yandan da sanat atölyelerine bitmek bilmeyen bir sipariş furyası başlamıştı. Servet elde edilmiş ancak eksik kalmıştı. Son derece sağlam bir toplumsal statüye de ihtiyaç vardı. Bütün bu dönüşüm sanatçılar için beklenmedik yeni kapılar araladı. Saray ve yakın çevresinin soylu sınıfları ile Kilisenin belli kalıplar içerisine sıkıştırdığı ve tek alıcı çevre olarak yapıt miktarını da iyiden iyi sınırladığı sanat hayatı özgür bir ortama kavuşmuş, canlanmaya ve hareketlenmeye başlamıştı. İtalya’ da başlayan, sonra Fransa, Almanya, Hollanda, İngiltere’ de devam eden ve giderek yaygınlaşan Rönesans ( Yeniden Doğuş ), Hristiyan Ortaçağı ile Reform Hareketleri arasındaki tarihi döneme tekabül eder. Bütün Avrupa’ da edebiyat, resim, heykel, mimari, felsefe alanlarında bir yenilenme, bir yeniden doğuş olarak hayat bulur. Rönesans’ın açtığı yolda sosyal hayat hızla değişmiş,yeni toplumsal arayışlar güç kazanmıştı. Gelişmeler bireysel ve toplumsal yaşamın hukuki altyapısının da neredeyse kökten değişmesine yol açmıştı. Yeni ve zengin tüccar sınıf, tarihin mirası olan soylu sınıflarla ve kiliseyle girdiği çatışmadan güç kazanarak çıkmıştı. Geçmişle bağlar bütünüyle kopartılmasa da bir süre sonra bütün Avrupa’yı etkisi altına alan Reform hareketleri bir dönemi kapatmış ve yeni bir döneme geçilmesini sağlamıştır.
Avrupa’daki Reform hareketleri, kilisenin toplum üzerindeki etkilerinin kırılmak zorunda bırakıldığının tarihsel ifadesidir. Reform hareketlerinin gelişmesi ve yayılması ile birlikte bireyin özgürlük alanı daha da genişlemiştir.
Skolastik görüş ( kilise görüşü ) karşısında hümanizma ile başlayan fikir, sanat ve edebiyat alanlarının öncülerince çok güçlü bir biçimde desteklenen ve böylece sürekli itibar kazanan Rönesans çizgisinin zirveye ulaştığı dönemlerde her ne kadar bazı ustalar ruhani olan konusunda yapıt vermeye devam etseler de, büyük çoğunluk yeni bir kulvarda yol almaya başlamıştı. Bu dönemde özellikle insan figüründe yeniden mükemmel anatomik yapı arayışı, “ aslına “ benzetme çabası, uyum ve estetik kaygılar öne çıkmış, ortaçağ öncesiyle bir tür köprü oluşmuştu.
Zaman içerisinde doğal ayrışmalar da gerçekleşmiş, örneğin; manzara resmine öncelik veren Venedik Okulu, anatomiye, perspektife ve insan bedeninin estetiğine öncelik veren Floransa Okulu, ruhani konulara öncelik veren Roma Okulu,….gibi çeşitli ekollerle ayrışma belirginleşmişti.
Emprestyonistler (izlenimciler) le başladığı ve 1970 li yıllara kadar sürdüğü varsayılan Modern Sanat dönemi, sanatçıların doğada gördüklerini taklitten uzaklaşmaya başladıkları,yani “aslı“nın aynısını yapma çabasından vazgeçtikleri dönem olarak kabul edilir. Rönesansta Leonardo da Vinci, Michelangelo Buonarroti, Rafaello Santi, Leona Battista Alberti, Tiziano Vecellio, Donatello, Rambrant gibi isimler ne kadar önemli ise, Modern dönem ve Postmodern dönemde Paul Cezanne, Edouard Manet, Claude Monet, Jean Renoir, Edgar Degas, Tiziano Vecellio, Henri Matisse, Pablo Picasso, Kandinsky, Dürer, Gogh, Gaugin, Boccioni, Seruat, Dali gibi isimler aynı ölçüde önemlidir.
Modern dönem diye anılan dönem ve yeni arayışların, felsefi alanda Immanuel Kant’la başladığı, güzel sanatlarda ise yukarıda belirtilen isimlerle başlayıp beslendiği kabul edilir. Bu serüven Marcel Duchamp’ ın literatüre “çeşme” adıyla geçen “pisuvar”ına, Jackson Pollock ve Joseph Albers’in non-figüratif / abstre (soyut)’ lerine kadar sürmüştür.
Bu süreçte doğayı taklit, aslına benzetmek, kopya etmek gibi kaygılardan o denli uzaklaşılmış (reddedilmiş) tır ki; zaman içinde çeşitli deformasyonlar denenmiş, bütün estetik ölçüler reddedilmiş, bazen geçmiş tamamen yok sayılmış ve hatta sanat tümden reddedilme noktasına gelinmiştir.
İlkel benzetme çabalarıyla başlayıp, zaman içerisinde her tür nesneyi doğada bulunduğu haliyle ortaya koyma, aslına daha fazla benzetme çabasına dönüşmüş ve ardından da bütün eserlerin mükemmel birer kopya olması özeniyle sürdürülmüş olan resim ve heykel serüveni, toplumsal / sosyal gelişmelerin etkisiyle ruhani / mistik boyut kazanmış, ardından gene aynı nedenlerle yeniden mükemmel kopyalar yapma isteği öne çıkmış ve bu kez eskiden eksik bırakılmış olan “duygu, ifade “ kavramları da belli ölçülerde eklenmeye çalışılmış, derken aslına benzetme / kopyalama tavrı terk edilmeye, bunun yerine “duygu, düşünce, ifade…vb“ kavramlar ağırlık kazanmaya, ardından tarihin biriktirdiği her türden bilgi ve etki sorgulanmaya başlanmış ve tam bir kaos ortamına ulaşılmıştır. “Postmodern” diye isimlendirilen ve “modern sonrası” nı ifade eden bu günkü süreç, “Klasik” ve “Modern” dönemler gibi sınırları neredeyse kesin ve net çizgilerle ayırt edilebilen, seçilebilen bir dönemi ifade etmekten uzaktır. Postmodern’ e bir dönem demek yerine, belki de bir geçiş süreci demek daha doğru olacaktır. Bu geçiş süreci tamamlanıp, elde edilen birikimler bir sıçrama kaydedebilecek sonuçlara yol açtığında, yani bir niteliğe dönüştüğünde, nitelik kazandığında, adı o zaman konacak olan yeni bir dönemin başladığı söylenebilir.
Modern sonrası bu süreçte henüz taşlar yerine oturmuş değil. Bir gün bir bakış açısı, bir yaklaşım, bir söylem hakkında methiyeler dizilerek göklere çıkartılıyor ve arkasından yığınları sürüklüyor, bir başka gün o çöpe atılıyor yerine bir başka yaklaşım el üstünde tutulmaya başlanıyor. Fotografçılar arasında da elbette ki bu dalgalanmalar içinde yerini alanlar vardır. Ancak bununla birlikte, doğada bulunan her şeyi aslının aynısı olarak kopyalamak konusunda ısrarlı olan, doğadan yapılacak her yeni fotografın (estetik kaygılar güdülerek), yeni bir keşif kadar kayda değer olduğunu, hatta yeni bir keşif olduğunu (doğada bulunan hiçbir şey bir diğerinin kopyası değildir), doğada keşfedilmeyi bekleyen sonsuz sayıda öge bulunduğunu düşünen ve bu yaklaşımlarını elden bırakmaya niyetli görünmeyen küçümsenemeyecek kadar çok sayıda fotografçı bulunmaktadır. Bir kısım fotografçılar da, bu görüşü “sanat“ değil, sadece fotograf olarak görüyor (“fotograf” olduğu ama “sanat “ olmadığı ), “sanat fotografı” denebilmesi için bir yaratım sürecinden geçilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Bu yaratım sürecini besleyen, sanatçının özgün dünyası olacaktır. Buradan yola çıkarak fotografçı özgün bir üslup oluşturmayı başarabilmişse, saptamasının haklılığını ortaya koymuş olacaktır. Ama çoğunlukla bunu başarmak mümkün olmaz, bütün bir ömür çeşitli karanlık oda denemeleriyle, sanat yapmak adına formları bozma çabalarıyla tükenir gider. Bilgisayar programları ile sayısal tekniklerin sunduğu onlarca deneme (neredeyse tamamı geleneksel fotografın birikimleri olan karanlık oda teknikleridir) özellikle amatör fotografçılara “sanat“ eseri ortaya koyma fırsatı verdiği gibi bir yanılgı da daha kim bilir ne kadar zaman insanların kendi yaratıcılıklarına müracaat etmelerine engel olacaktır. Her ne kadar doğada bulunan nesnelerin, formların kopya edilmesinin sanat olmayacağını söylese de, aynı görüş, formları çeşitli objektiflerin desteğiyle, filtreler kullanarak veya kendi keşfi sayılabilecek denemeler yardımıyla ne kadar bozarsa bozsun, nihai olarak filminin üzerine (sayısal ise bilgisayar kartına) kaydettiği görüntünün, o bozduğu görüntünün kopyası olabileceği şüphesini taşımalıdır. Sonuç olarak bir “aktarım” söz konusudur. Ama doğrudan, ama dolaylı ve bozarak, aktarım gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla yapılan her tür fotografın (ister doğadan, doğrudan ve taklit ederek, ister çeşitli deneysel çabalarla, isterse düzeneğini kendinizin yaptığı ve formları kendinizin oluşturduğu fotograflar olsun) aslında bir sunum gerçekleştirmek üzere kopyalama olup olmayacağı noktasında bir soru belirmektedir. Özgün bir eser, fotografı yapılmadan önceki aşamasında, yani zihinde oluşturulduğu aşamada,bir kopyamıdır,değil midir ? tartışmasından uzak iken, çeşitli ekipmanlarla filme ve karta kaydedilirken (ya da sayısal ortama aktarılırken) geçilen süreçte bir kopyalamadan söz edilebilir mi, sorusu bir miktar daha şiddet kazanmaktadır. Zihinde oluşturulmuş özgün bir sanat yapıtının sunulması amacıyla hazırlanan atmosferin (düzeneğin) fotografının yapılarak ortaya konması aşaması için ne söylenebilir ?Bu aşama sanat eserinin, hazırlanmış düzenekten kopyalanmak suretiyle ortaya konması sayılabilir mi ? Ya da bu aşamadan sonra aynı eserin reprödüksiyonunun alınıp çoğaltılması olarak mı düşünülmelidir kopyalama ? Öte yandan bir tek negatif (veya pozitif , ya da dijital kayıt) ile zaten eserin istenen miktar kadar çoğaltılması olanağını da sunmaktadır fotograf.
Görülüyor ki, resmin yüzyıllara uzanan birikimlerle elde ettiği kopyalama becerisini ustaların olağanüstü maharetli fırçalarından devralan ve o noktada bu tartışmayı başlatan fotograf, bu gün halâ kendi içinde tartışmaları bitirebilmiş değildir.
Hal böyle iken;
Belki de kavram karmaşasına yol açan böyle tartışmalar yerine, bir sanat eserinin / özgün bir yapıtın kopyalanarak çoğaltılabilmesi olanağına kavuşması durumu, o eseri bir sanat yapıtı olmaktan uzaklaştırır mı ? sorusuna cevap aramak daha anlamlı olacaktır.
Söyleşi : Burcu KOÇOĞLU
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.
TFSF Onaylı Yarışmalar
Photo Contests Under TFSF Patronage
04 Ekim 2008 MERSİN FOTOĞRAF DERNEĞİ 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI
06 Ekim 2008 BOYNER HOLDİNG III.FOTOĞRAF YARIŞMASI "Özgürlük"
06 Ekim 2008 ORHAN HOLDİNG 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI
11 Ekim 2008 KONYA VALİLİĞİ 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Dünya İnançları"
16 Ekim 2008 AYDIN BELEDİYESİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Cumhuriyet Türkiye'sinde Kadın"
28 Kasım 2008 MERSİN VALİLİĞİ 1.ULUSAL FOTOĞRAF YARIŞMASI "Türkiye Mersin'i Tanıyor"