Soru : Her şey fotografın objesi olabilir mi ?
Yanıt : Bireyin özel durumları, mahrem kabul edilebilecek yaşam unsurları, onur kırıcı haller, toplumsal ya da diğer bir deyişle kamuya ilişkin saklı tutulması, deşifre edilmemesi gereken şeyler…, gibi bir çok durumda elbette ki fotograf yapılması doğru değildir.
Eğer bir fotografçı, bu tarz fotograflar yapmak konusunda ısrarlı ise, çalışmalarını pekâla kurgulayarak da yapabilir. Örneğin; "yalnız kaldığını sandığında, insanın rahatlıkla yapabildiği şeylerse(davranışlar) fotografçının en çok ilgisini çeken; senaryosunu yazabilir, eskizlerini hazırlayabilir bu davranışların ve amatör ya da profesyonel oyuncuların onları oynamasını sağlayarak dilediği fotografları gerçekleştirebilir.
Sanat yapmak da, (bir yönüyle) bu değil midir zaten !?
Fotografı amatör bir uğraşı, hobi olarak hayatının bir parçası haline getiren, fotografı bir sanat dalı olarak gören ve çalışmalarını bu yönde yürüten, profesyonel olarak fotograf yapan (hayatını fotografla kazanan), basınla ilişkili olmasa bile profesyonel fotografçı olarak çeşitli belgesel ve özel çalışmalar yapan ya da basın için fotograf yapan bütün insanlar ile akademik kadrolar ve fotograf eleştirmenlerinin kimi noktalarda farklı görüşlere sahip olmaları doğaldır.
Ancak evrensel bazı ölçüler vardır ki, bunlar üzerinde bütün fotografçıların mutabakatı bulunduğu söylenebilir. Örneğin; bir savaş muhabiri savaş alanında fotograf çeker, fakat hiçbir surette silaha başvurmaz, bir savaşçı gibi davranmaz. Doğa da herhangi bir canlının belgeselini yapan bir fotografçı, doğaya müdahale etmez. Belgeselini yaptığı canlı türü ya da diğer türlerin yaşamlarındaki doğal akışa dokunmaz, engel olmaz (örneğin; duygusal davranıp bir timsahın saldırısından, yaban sığırını kurtarmaya çalışmaz. Ya da tersine, aç bir yırtıcı için herhangi bir et oburu avlayıp, onu doyurmaya çalışmaz).
Bireyin hayatında “çok özel ve mahrem” sayılabilecek şeylerin ya da “onur kırıcı haller” in fotograflarını yapmak da taraf bulmaz.
O nedenledir ki; izin almaksızın bireyin fotograflarının çekilmesi konusunda bir çekince belirir ve izin almanın gerekliliği ile önemi üzerinde durulur sıklıkla. Hatta izin alındığında bile, çoğu kez tereddütlere yol açar yapılan çalışmalar. Korku ve panik içinde (baskı altında) olunması, fotografa konu kişinin kendi haklarını koruyabilecek durumda olmaması, kamera karşısında gönüllü olarak dursa bile o kişinin zihin sağlığının bu gönüllülüğe gölge düşürecek durumda olması…,gibi nedenler,yapılmış bir çok fotografı da tartışmaya açık hale getirmiştir.
Fotograf yapmak öyle uzaktan göründüğü gibi kolay değildir !
Gazetecilerin şu çağdaş sözü,“önce insanım, sonra gazeteci”, herkesçe sıklıkla hatırlanmalıdır. Bu söz bütün meslekler için, bütün uğraşılar için, hayatın bütün alanları için dikkate değerdir ve önemlidir.
Bir doğal afet sırasında veya sonrasında, örneğin; herhangi bir su taşkınında sele kapılmış sürüklenen bir insana (o anda yardım elini uzatan hiç kimse yoksa) tanıklık eden fotografçının önceliği (ödül almak için), bu görüntüyü kaydetmek mi olmalı, zor durumdaki bu insanı kurtarma çabası mı olmalı ?
Böyle bir soru karşısında hangi seçeneğe evet diyecekseniz, o cevap sizi temsil edecektir.
Örnekleri çoğaltmak ve hepsi üzerinde birer makale yazmak mümkündür. Daha çok da bir “sempozyum” konusu olarak düşünülebilecek kadar önemlidir bu konu. Bu ana başlık altında gerçekleştirilecek bir sempozyumla ustaların, eleştirmenlerin ve akademisyenlerin görüşlerine ayrıntılı olarak başvurulup fotograf kamuoyuyla paylaşılabilir.
Hem bireyin ve hem de farklı toplumsal kesimlerin çocukluk,gençlik ve gelişim dönemleri olarak kabul edilebilir dönemlerinde, yeterince kavramalarının mümkün olmadığı “etik”, ilk zamanlar her toplumun kendi dinamikleriyle geliştirdiği kendine has gelenekler doğrultusunda sözlü birer ifade olarak yapılabileceklerin sınırlarını içerecektir. Toplumun yaşı ilerledikçe ve olgunlaştıkça, bu kavram daha önemli bir noktaya taşınır ve yazılı kuralları oluşturulur. Geçiş sürecinde iken bütün taşlar yerli yerine oturmayabilir. Gerek birey için ve gerekse toplum için olgunlaşma dönemi, bu ve benzeri kavramların bütün pürüzlerinin giderildiği ve benimsenip sindirildiği dönemlerdir.
“Etik“, belki de herkes tarafından yeterince özümsendiğini varsaydığımız için çok dikkate almadığımız bir kavram olmuştur. Oysa toplumun bütününde ortak bir değerler silsilesine ulaşılamadığında, böyle varsayımlar yanılgıyı da beraberinde getirecektir. Ortak değerler silsilesi, herhangi bir konuda o konunun yazılı hukuk kuralları oluşturulabildiğinde ve bu hukuk kurallarının birey ve toplumca benimsenip kavranması süreci tamamlandıktan sonra gerçekleşecektir. Bundan önceki süreç, herkesin ailesinden ve içinde büyüyüp serpildiği toplumun geleneklerinden elde ettiği yazılı olmayan verilerle veya el yordamıyla, kendi özel çabasıyla kendi sınırlarını (hareket alanını) belirlediği dönemdir. Böylesi dönemlerde bireyin habersiz olduğu (yabancısı olduğu), yahut kavrayıp içselleştiremediği kurallar dışında ortaya çıkan bireysel davranışların önemli bir kısmı masum sayılabilir (ve tabii ki sözünü ettiğimiz şeyler yaşamsal sonuçlar doğuracak nitelikteki şeyler değildir). Herhangi bir değerlendirme yaparken bu sosyolojik olguyu da gözden uzak tutmamak gerekir.
Daha da önemlisi ;
Sanatçı ile toplum (ya da içinde yaşadığı toplumun diğer bireyleri) pek çok konuda ayrı düşerler. Uzlaşamazlar. Anlaşamazlar. Farklı bakar ve farklı görürler. Farklı algılar ve farklı değerlendirirler. Dolayısıyla, farklı sonuçlara varırlar.
Bir sanat insanının yaklaşımları, yaptıkları ve değerlendirmeleriyle ilgili, O’ nun bir “sanatçı” olduğunu dikkate almaksızın ve “sanat” kavramının kılcal süzgecinden geçirmeksizin negatif yargıda bulunmak da oldukça ağır bir sorumluluktur.
Amerika’ da ve Avrupa’ nın çeşitli merkezlerinde yapılmış gösteriler ve sergiler dikkate alındığında, sanat kavramının kılcal süzgeciyle neyin kastedildiği daha kolay anlaşılabilir (Örneğin; herhangi bir insanı şaşkına çevirecek ve gözlerine inanamayacağı, “kaçıklık” diye tanımlayacağı ölçüde uçuk sahne gösterileri, sergiler veya bulantıya yol açacak ölçüde uçlarda seyreden pornografik fotograflar…, ve daha bir çok şey).
Ancak belirtmek gerekir ki; iletişim ağlarının bu denli geliştiği günümüz koşullarında bütün dünyanın ortak normlar etrafında buluşması sürecine doğru hızla yol alınmaktadır. O nedenle böyle değerlendirmeleri daha çok evrensel ölçüler çerçevesinde yapmak, anlamlı ve doğru olacaktır.
Bununla birlikte, fotografın sadece bir yüzünü (fotografçıyı) irdelemek yeterli olmayabilir. Fotograf yayıncılığı, fotograf eleştirmenliği, fotograf pazarları, fotograf yarışmaları, yarışmaları düzenleyen kurum ve kuruluşlar, yarışma jürileri, fotograf dernekleri, fotograf okulları…, gibi diğer bütün yüzleri dikkate almak gerekir.
Fotografçının hatırlaması gereken şey ; heykel, resim, sinema, tiyatro ve edebiyata konu olan her şeyin ve her nesnenin fotografa da konu olarak seçilebileceğidir. Fotografın da diğerleri gibi bir sanat dalı olduğunu unutmaz isek, neleri fotografın konusu yapıp yapamayacağımızı sormamıza gerek kalmayacaktır.
Marquis De Sade, Emile Zola, Thomas Mann, Fyodor Mikhailoviç Dostoyevski, Jean - Paul Sartre, Milan Kundera, Victor Hugo, Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, Johann Wolfgang von Goethe, William Shakespeare, Miguel de Cervantes, Pablo Neruda, Albert Camus, Franz Kafka, Oscar Wilde, Charles Baudelaire, Marcel Proust, Andre Gide, James Joyse, Saumel Beckett, Nazım Hikmet Ran, Edgar Alan Poe, Bertolt Brecht, Louis Aragon, Ömer Hayyam, Rilke, T.S. Eliot, Stendhal...ve diğerleri,
Rodin, Dali, Rafael, Rubens, Tiziano, Michelangelo, Rambrant, Matisse, Manet, Monet, Renoir, Kandinsky, Gogh, Dürer, Cezanne, Leonardo, Picasso,...ve diğerleri,
Stanley Kubrick, Luis Bunuel, Andrezej Wajda, Akira Kurosawa, Andrei Arsenjewitsch Tarkowski,...ve diğerleri,
Ilich Tchaikovsky, Johannes Brahms, Ludwig van Beethoven, Frederick Chopin, Schubert, Schuman, Lizst,...ve diğerleri....gibi, isimlerini yazamadığımız daha bir çok sanatçının yapıtlarıyla ortaya koydukları felsefi derinlik, kişisel ve etik değerler, estetik yaklaşım ve teknik beceri, bir fotografçı için de ölçü alındığında, bu ve benzeri sorular yanıtlarını bulmuş olacaktır.
Soru : Fotograf ve yaratıcılık, fotograf ve sanat bir arada düşünülebilir mi ?
Yanıt : İnsanlar ; çamurla, taş ya da mermerle, bronzla, sözle, yazıyla, seslerle, fırça - boya ve tuvalle….ve diğer bir çok şeyle yaratıcılıklarını ortaya koyabiliyor, sanat eseri yapabiliyor ve tarihe kaydedilmiş baş yapıtlara imza atabiliyorlarsa !... bu potansiyele sahip ve bu ölçüde donanımı olan başka insanlar neden aynı şeyi fotografla yapamasınlar !?
Soru : Klasik bir soru, “ fotografı sanat yapan nedir” ?
Yanıt : “Fotografı sanat yapan nedir ?” sorusu gibi bir genelleme yerine, “bir fotografı sanat eseri yapan şey nedir ?“ gibi özele indirgenmiş bir soru belki daha uygun olacaktır.
Her heykele, her yağlı boya tabloya, her sinema filmine, her tiyatro oyununa, her şiire, her romana, her müzik parçasına / besteye…, sanat eseridir denebilir mi ?
Her gün binlerce kez deklanşöre basılıyor. Bunca fotografa sanat eseri denebilir mi ?
Sanatçının yaratıcılığıdır,ortaya konan şeyi sanat eseri yapan. Sanatçının kendisi ve kimliğidir kimi zaman. Ortaya konan şeyin niteliği, kendisini izah etmek için yeterlidir aslında. Sanat eseri olup olmadığını, eserin bizatihi kendisi dillendirir.
Bir alanın genel olarak sanat olup olmadığını sormak yerine, herhangi bir alanda ortaya konan şeyin sanat eseri olup olmadığına bakmak daha doğrudur. Bu durum doğrudan sanatçıyla bağlantılıdır. Sanatçı ortaya koyacağı eseri bir müzik parçası, bir heykel ya da fotograf olarak koyabilir. Seçtiği dil konusunda bir tercihi vardır sanatçının. Ustalaştığı bir alandır bu. Ustalık alanı “fotograf” tır ya da başka bir şey. Esas olan o dil aracılığıyla kendi sözünü söylemesidir. Hepsi O’ nun ufkuyla, yaratıcılığıyla doğrudan ilişkilidir.
Ortaya konan bu “şey” ; bir heykel, bir resim ya da fotograf olmuş, ne fark eder !?
Heykel, şiir, roman, öykü, sinema, tiyatro, resim, müzik…,bunlardan herhangi biri ile “sanat eseri“ verme şansı vardır herkesin. Bunların hepsi bir “sanat yapıtı” na imza koyabilmek için sonsuz fırsatlar sunarlar insanlara.
Aralarından birini dil olarak seçip abur cubur şeyler ortaya koyabilir ya da daha popüler tanımlamayla (fotograf için) "görüntü kirliliği" ne katkı verebilir bireyler. Yahut zenaat boyutunu aşamamış şeyler de sunabilirler. Böyle olunca, ortaya konan bu malzemelere nasıl sanat eseri diyeceğiz ? Ortaya konmuş bu çokluğun resim, heykel ya da fotograf olması, onları sanat eseri yapmaya yeter mi ?
Bu gibi tartışmalar, işin zenaat boyutuyla kendini sınırlı tutan, film, kart, film banyosu, kart baskısı, yahut photoshop konusunda bir miktar bilgi edinmiş (çoğu kişi için o bilgilerin ne ölçüde yeterli olduğu da tartışma götürür) kimi insanlar kendilerini herkesten fazla “sanatçı“ saydıkları için bitmek bilmez.
Buna alışık olduğumuz için olmalı ki ; bir çok usta isim sohbetlerinde, söyleşilerinde yahut değerlendirmelerinde, herhangi bir eserden söz ederken “fena bir iş değil“, “iyi iş“…gibi tanımlamalar kullanırlar. Oysa “iş” kelimesi, insanda daha çok bir zenaat ürününü çağrıştırır. Yabancı lisanlardan doğrudan çeviri alışkanlığı da böyle bir kelimenin rahatsız edici ölçüde sık kullanılmasına yol açmaktadır belki.
El işçiliği bakır kazan, tepsi, tencere yapan bir ustanın ürünlerinden söz edilirken “şahane işler“ denmesinin sakıncası olmayabilir. Fakat, bir sanat eserinden söz edilirken, el işçiliği bir zenaat ürününden söz eder gibi konuşulması, size ne kadar uygun görünmektedir ?
Soru : Hafızası zayıf olan toplumumuzda, fotografın üstlendiği yükümlülükler nelerdir?
Yanıt : Bu da popüler bir yargı. Toplumun hafızası zayıf mıdır gerçekten ? Nasıl ölçüldüğünü ya da hangi verilerden yola çıkılarak kesin bir bilgi gibi sunulduğunu bilemiyorum. Bilimsel bazı tekniklerle toplumun belleğinin ne durumda olduğu ölçülmüş ve küçük hata paylarıyla toplumun belleğinin zayıf olduğu sonucuna mı varılmıştır ? Kolayca benimsiyoruz üstelik bu gibi yargıları.
“Arabesk” (ya da “serbest müzik parçaları” nın) müziğin köylü müziği olduğu yargısına ne denli kolay hükmediliyorsa, “toplumumuzun hafızasının zayıf olduğu” na da o denli kolay hükmediliyor aslında. “Görünen köy kılavuz istemez, her şey meydanda” diyebilir bir çok insan. “Arabesk müzik köylü müziği değildir” desek herhangi birimiz !? ve başka bir sav atsak ortaya. “Köylü müziği, Halk Müziğidir - Folklorik Müziktir”, dendiğinde yanlış bir şey mi söylenmiş olacaktır?Anadolu bu konuda dünyanın en şanslı insanlarını barındırır. Türkiye’ deki folk müzik zenginliği inanılmaz boyuttadır. Köylünün ürettiği ve dinlediği müzik, bu müziktir. Diğer bütün müzikler köylüye yabancıdır. Köylü; halk müziğini, halk çalgılarıyla (davul, zurna, ney, mey, sipsi, kaval, bağlama,…vs) seslendirir ve söyler. Onunla dans eder, onunla geleneksel törenlerini yapar, onunla eğlenir, onunla ağıt yakar, yas tutar. “Kasaba kültürünün ürünüdür arabesk müzik”, diye de sürdürsek bu savı !? “Arabesk” bir yaşam biçimidir. Müzik, giyim kuşam, davranış, eğlence tarzı..,hepsi bu yaşam biçiminin ögeleridir.
“Kent varoşlarında bile köylü geleneklerine bağlılıklarını sürdürmeyi başarabilenler, arabesk müziği sevmezler. Halk müziğinin tınılarını ararlar. Kent varoşlarında yaşayan arabesk müzik dinleyicisi, köylülüğü hiç yaşamamış ve bilememiş, kentliliği de uzaktan izlemiş ve gene yaşayamamış, özümseyememiş kimselerden oluşuyor, denebilir mi !?” “Gelir seviyeleri yükselmiş olsa bile bazı kesimlerin, arabesk yaşamın bir olgu olarak onları gittikleri her yerde izlediği”, söylenebilir mi !?
Öte yandan televizyonun yaygınlaşıp en ücra yerdeki insana ulaşması, “köy-kasaba-kent varoşları” arasındaki farklılığı da bu bağlamda ortadan kaldırmıştır artık. “Arabesk” hızla köyleri de etkisine almaya başlamıştır. Dolayısıyla, yakın gelecekte “arabesk”in toplumun hangi kesimlerinin müziği olduğu tartışması da kendiliğinden son bulacaktır büyük bir olasılıkla.
Buna mukabil, Türk Halk Müziği de son yıllarda toplumun hemen her kesiminin ciddi bir şekilde ilgilisini çekmeye başlamış, bağlama ve benzeri halk çalgılarında ustalaşma çabası bir hayli artmıştır dinamik genç kuşaklar arasında. Kitaplar yazılıyor, paneller ve sempozyumlar düzenleniyor. Çok umut verici gelişmeler var bu konuda da.
Öyle sanıyorum ki birkaç kuşak sonra müzik konusunda da taşlar yerine oturacaktır. “Blues ve Cazz” ın, “Flamenko” ve “Tango” nun nasıl başladıkları, bu gün hangi noktaya ulaştıkları dikkate değerdir. Serbest müzik parçaları (arabesk) da zaman içerisinde daha da geliştirilerek (ki bu kaçınılmazdır) gelecekte Orta Doğu ve yakın çevresinde hemen her kesimden insan tarafından dinlenen bambaşka bir boyut kazanabilir ve daha sonra da bütün dünyaya yayılabilir.
Klasik Türk Musikisinin, Türk Sanat Müziğinin, toplumun hangi kesimleriyle örtüştüğüne, Klasik Batı Müziğinin, Opera’ nın, topulumun hangi kesimleriyle yakın durduğuna kameranın vizöründen dikkatle bakıldığında, Türk Halk Müziği ile Serbest Müzik Çalışmaları (arabesk) nın yaşamımızın neresinde yer aldığı çok daha kolay tespit edilebilir sanıyorum.
Arabesk (müzik ustalarınca “serbest çalışmalar” olarak da isimlendirilmektedir) müziğin köklerinin köylülüğe bağlanmasındaki yanılgı gibi, bireyin hızla kendisini yabancılaştırdığı toplumun hafızasının zayıf olduğunu söylemek de o kadar kolay değildir.
Toplumun hafızası en elit olanından, en alt katmanına kadar oldukça güçlüdür aslında. Belleğindeki olumsuzlukları silip atmak ister toplum, geleceğe daha bir umutla bakabilmek için. Başka hiçbir seçeneği bulunmadığını düşünür ve belki de bu tavrıyla söylenenin aksine son derece de rasyonel bir tutum içindedir.
“Toplumsal belleğin zayıf olduğu konusunda ısrar edilmesinin nedeni, onunla aynı düzlemde bulunmamak, ona uzak durmak olabilir mi ? Toplumdan olmadık beklentiler içinde bulunuyor olabilir mi bireyler ? Beklentileri karşılık bulmadığı için “tepkisiz toplum” diye sert bir üslup geliştiriyor olabilirler mi ?”…, gibi sorular sormak son derece önemlidir.
Kaldı ki; toplumsal belleğin bu gün artık toplumsal iradeyle neredeyse hiç ilgisi kalmadığını, geçtiğimiz yüzyıldan bu yana önemli ölçüde toplumsal belleğin de (her şey gibi) toplumun iradesinin dışında inşa edildiğini, hiç olmazsa sezgileriyle hemen herkes kavramıştır artık.
Her koşulda yaptığı gibi toplum; müziğine, dansına, törenlerine ve geleneklerine, yaşadığı sancıları ve güzel şeyleri motif yapıp işleyerek geleceğe taşıyacaktır. Toplumun gelecekteki uzantıları, geçmişindeki bu toplumu o motiflerde görecek, tahlil edecek, sonuçlara varacaktır. Toplum, belleğini geçmişten geleceğe böyle taşımıştır. Türküleriyle, danslarıyla, fıkralarıyla, hikayeleriyle, şiirleriyle, destanlarıyla…vb. Folklorik bütün motifler toplumsal kayıtlardır, toplumun belleğidir.
Fotograftan söz edildiğinde daha çok “Basın Fotografçılığı” akla geliyor olmalı ki; nedense resmin, müziğin, heykelin, sinemanın, şiirin, romanın, dansın, opera ve balenin, topluma karşı sorumluluklarından söz edilmez de, söz konusu şey fotograf olunca toplumsal sorumluluktan söz etme gereği doğar, istem dışı.
Heykel’ in, resmin, müziğin ve diğerlerinin topluma karşı ne kadar sorumluluğu var ise, fotografın da o kadar sorumluluğu vardır. Eğer “sanat” kaygısından yola çıkarak bu soruyu soruyorsak, söylenecek söz bununla sınırlıdır. Bunun tersini düşünmek fotografı daha çok basın fotografçılığı işlevi ile sınırlı tutmayı çağrıştırır ki böyle bir yaklaşım eksik kalır. Savaş fotografçılığı, gezgin ve belgesel fotografçılık, toplumsal olayları belgeleyen basın fotografçılığı ve benzer diğer alanlar, fotografın topluma hangi ölçüde katkı verdiğini söylemeye bile gerek bırakmayacak ölçüde toplumsal yaşamın içine sinmiş durumdadırlar. Bu bağlamda ; toplumun bu gününü geleceğe taşıyacak olan bellek sorununa bir ölçüde daha yaklaşmış oluyoruz. Müziği - şiiri gibi, romanı - öyküsü gibi, sineması - tiyatrosu ve diğer bütün araçları gibi fotograf da bütün toplumsal kayıtları gerçekleştirecek ve gelecekte çok önemli bir başvuru kaynağı, veri bankası olma görevi üstlenecektir.
Bu noktaya gelmişken, fotografçıların bireysel arşivleriyle, fotograf dernekleri ve diğer yerlerin fotograf arşivlerinin çok önemli olduklarını ve uygun şartlarda korunmaları gerektiğinin altını çizmek gerekir. Gelecekte araştırmacıların, akademisyenlerin, amatör - profesyonel fotografçıların, eleştirmenlerin ve meraklıların en temel başvuru kaynakları böyle arşivler olacaktır. Örneğin; bir akademisyen hazırladığı teze ya da makaleye veri olmak üzere fotograf derneklerinden herhangi birinin arşivini tarayıp, geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinde amatörlerce yapılan fotografları inceleyerek, ülkedeki ekonomik ve siyasal değişiklilerin fotografa ve dolayısıyla toplumun belli kesimlerine nasıl yansıdığını, tercihleri nelerin etkilediğini, nasıl yönlendirdiğini ve bakış açılarını belirleyen temel faktörlerin neler olduğunu saptamaya çalışsa, istediği verileri elde edebilir mi ?
Toplumun belleği bu arşivlerde kayıtlı olan şeylerdir aslında. Eğer arşivler gereği gibi korunabilmişse bir sıkıntıdan söz edilemez. Ama korunamamış ya da zarar verilmişse, bir daha asla yerine konması mümkün olmayan çok önemli bir hazine yok edilmiş demektir. Müzeler bunun için vardır. Kütüphaneler bunun için kurulmuştur. Arşivler bu yüzden korunmaktadır. Yüzyıllar önce yağmacı ve saldırgan toplumların kütüphaneleri yakmalarına, hazineleri çalmalarına, tarihi eserleri yerle bir etmelerine ne kadar kızgınsa çağdaş toplumların bireyleri, bu gün elimizin altındaki bu değerli hazinelerin (fotograf arşivlerinin) sıradan birer materyalmiş gibi değerlendirilerek, çöpe atılmalarına ya da korunmamalarına öyle kızgın olacaktır gelecek zamanlarda.
Söyleşi : Burcu KOÇOĞLU
Sultansazlığı Belgeseli'nden
Ebru Tekerek ERTUĞ - Tekin ERTUĞ












Arşivden :
Tekin Ertuğ ile Söyleşi - 1
Tekin Ertuğ ile Söyleşi - 2
Tekin Ertuğ : Fotografla Portre Yapmak ve Fotografçının Yaratıcılığı
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.
TFSF Onaylı Yarışmalar
Photo Contests Under TFSF Patronage
04 Ekim 2008 MERSİN FOTOĞRAF DERNEĞİ 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI
06 Ekim 2008 BOYNER HOLDİNG III.FOTOĞRAF YARIŞMASI "Özgürlük"
06 Ekim 2008 ORHAN HOLDİNG 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI
11 Ekim 2008 KONYA VALİLİĞİ 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Dünya İnançları"
16 Ekim 2008 AYDIN BELEDİYESİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Cumhuriyet Türkiye'sinde Kadın"
28 Kasım 2008 MERSİN VALİLİĞİ 1.ULUSAL FOTOĞRAF YARIŞMASI "Türkiye Mersin'i Tanıyor"