
KATİP TELAFİ EFENDİ NASIL SANATÇI OLDU
Katip Telafi Efendi, Hariciye Vekaletindeki hizmetini bihakkın tamamlayıp tekaüt olmayı tastamam hak ettiği gün, mesai bitiminde, Tatlıcı Bekir Efendi’ye uğrayıp bir kilo revani sardırdıktan sonra, yüreğinde kıpırtılarla, vakit vakit gözlerinde biriken yaşları silmeye lüzum hissetmeden evinin yolunu tutmuştu. Çalışıp didinerek, hasretle beklediği gün nihayet gelmişti. Sonunda, yeni bir hayata başlayabilecek olmanın bahtiyarlığını hissetmesi mümkin iken, yüreğini sızlatan bu garip hissiyata pek de mana veremiyor, lakin bu hissiyattan da bir türlü kurtulamıyordu.
Kapının çalınması ile yerinden fırlayan Şahika Hatun, Telafi Efendi’nin yüzünden bir gariplik olduğunu sezmiş, uzattığı revani paketini alırken,
“Hayırdır Telafi Efendi, bu akşam bir garipliğin var senin,” diyerek kenara çekilmişti. Telafi Efendi,
“Hayırdır, hayırdır. Telaş etme. Sofrayı güzelce hazırla bu akşam. Çoban salata yap. Oğlana söyle, fırlasın gitsin, bakkal Recep Efendi’den yüz gram pastırma kestirsin. Komodinin içinde yarım şişe rakı kalmıştı. Onu da getir sofraya. Çocuklara söyle bir yere ayrılmasınlar. Yemekten sonra gitsinler gidecekleri yere,” dedikten sonra, elini yüzünü yıkamak içün banyoya doğru yürümüştü.
Mutfaktaki hazırlıklarını tamamlayıp, elinde tabaklarla yemek odasına geçen Şahika Hatun’un şaşkınlığı, Telafi Efendi’yi, her akşam eve gelir gelmez giydiği gecelik entarisi yerine, takım elbiseleri ve boyunbağı ile koltukta oturur görünce bir kat daha artmış, dudakları aklına ilk gelen dua ile kıpırdanmaya başlamıştı. Sofra, artık birer yetişkin olan çocukların yardıma koşmasıyla tez vakitte hazırlandığında, odada sadece, Telafi Efendi’nin artık bozması gereken sessizlik kalmıştı. Telafi Efendi, rakısından yüklüce bir yudum aldıktan sonra, titremesi fark edilmesin diye ellerini masanın kenarına sıkıca bastırarak konuşmaya başladı.
“Pek değerli eşim, canım evlatlarım. Bu akşam sizlere, hepimizi yakinen alakadar edecek bir haberim var. Bugün hayatımın müstesna bir günüdür. Bendeniz bugün, Hariciye Vekaletindeki vazifemi bihakkın tamamlayıp tekaüt olmaya hak kazanmış bulunmaktayım.”
Telafi Efendi, bu sözlerini müteakip, konuşmasını kesmek zorunda kalmış, kendisini kucaklamak üzere yerlerinden fırlayan hane halkını bağrına basmak içün gözyaşları içinde kollarını açmıştı. Tebrik faslı esnasında fenalaşan Şahika Hatun, Eyüp Sabri’lerle ovularak kendine geldiğinde Telafi Efendi, konuşmasını tamamlamak içün tekrar ayağa kalktı.
“Sevgili eşim, canım evlatlarım. Her ne kadar vekaletteki vazifeme devam etmem mümkin ise de, bilesiniz ki böyle bir niyetim yoktur. Çok şükür aç açık değiliz. Bizlere yeter bir evimiz var. Çocuklarım büyüdüler. Elleri ekmek tutuyor. Fani ömrümün bana kalan vakitleri dahilinde, senelerdir içimde bir ukde olaraktan kalan bir faaliyetle iştigal etmek emelindeyim. Bu iştigalin mevzuu sanattır. Fotografi sanatı. Emelim tez zamanda bir fotografi sanatçısı olaraktan şanımı cümle aleme duyurmaktır. İşte bu sebebe binaen, tez vakitte fotografi dersleri almaya başlayacağım. Sizlerin de muvafakati ile bu mevzuun üstesinden gelmek istiyorum. Sözün kısası, hane halkı reisiniz olaraktan ben, bundan böyle gönlümce yaşamak istiyorum. Lütfen bana muvafakat veriniz. Dualarınızı üzerimden eksik etmeyiniz,” diyerek iskemlesine çöktü.
Telafi Efendi’nin bu fevkalade hissi konuşması nihayete erdiğinde, odaya tekrardan bir sessizlik çökmüştü. Hane halkı sessizce yemeklerini yerken Telafi Efendi göz ucuyla, çocuklarının ve eşinin düşüncelerini yüzlerinden çözmeye çalışıyordu. Sessizliği Şahika Hatun bozdu.
“Telafi Efendi, bunca yıldır bizim içün çalışıp didindin. Bundan böyle ne istersen onu yaparsın. Bu senin hakkındır. Bizlere söz düşmez.”
Şahika Hatun’un bu sözleri, Telafi Efendi’nin yüreğine su serpmiş, ardından kızları Latife ile Kurabiye ve oğlu Zati, “ Validemiz doğru söylüyor,” diyerekten ellerini çırptıklarında da iyice rahatlamıştı. Neşe içinde yerinden kalkan Telafi Efendi,
“O halde bu akşam tatlılarınızı bizzat ben ikram edeceğim,” diyerek, mutfağa doğru koştu. Telafi Efendi’nin mutfağa gidişini fırsat bilen oğlu Zati, babasının yanında etmeye cesaret edemediği lakırdısını sessizce annesi ve kız kardeşleri ile paylaştı.
“Babam kafayı yemiş.”
Katip Telafi Efendi, senelerin verdiği alışkanlıkla yine erkenden uyanıp, mesai arkadaşları ile vedalaşmak üzere evinden çıktı. Yolu üzerinde bulunan Tatlıcı Bekir Efendi’ye uğrayıp, paket ettirdiği iki kilo lokumu koltuğunun altına sıkıştırıp vekalete doğru yürümeye başladı. Katip Telafi Efendi’nin vedalaşmaya geleceğini bilen mesai arkadaşları, aralarında topladıkları nakit ile zücaciyeci İslam Efendi’den beğenerek aldıkları porselen çay takımını, itina ile paket edip beklemeye başlamışlardı. Amirlerinin odalarını tek tek ziyaret ederek helalleşen Telafi Efendi, odasına girdiğinde, kendisini ayakta bekleyen mesai arkadaşlarını görünce, zaten güçlükle zaptettiği gözyaşlarına hakim olamadı. Kısım şefi Şerafettin Efendi,
“Aman üstadım, ağlanacak gün mü bugün? Allah hepimize nasip etsin,” diyerekten boynuna sarılınca daha da fenalaşan Telafi Efendi, senelerdir üzerinde çalıştığı masasına tutunarak, iskemlesine çöktü. Otuz senelik kadim dostu Remington daktilosunun tuşlarını okşayarak,
“Kusuruma bakmayın dostlarım. Hissiyatımı tasvire gücüm yetmiyor. İçim bir tuhaf oldu işte,” diyerek konuşmaya çalıştı ise de, askısını sallayarak içeri giren çaycı Rüstem Efendi’nin,
“Efendiler, çaylar naçiz ikramımdır. Afiyet olsun,” diye seslenmesi üzerine tekrardan ağlamaya başladı.
Odaya çöken sessizlik, çay kaşıklarının bardaklar üzerinde çıkardığı seslerle bozulduğunda, kısım şefi Şerafettin Efendi,
“Eeee üstadım, bundan sonra neler yapmak niyetindesiniz? Elbette kahvehane köşelerinde oturup akşamı bekleyecek değilsiniz değil mi?”
Şerafettin Efendi’nin bu beklenen sualini müteakip, Telafi Efendi, ayağa kalkarak konuşmaya başladı.
“Değerli şefim, değerli mesai arkadaşlarım. Haliyle hepiniz bundan sonra ne yapacağımı merak etmektesiniz. Bundan böyle elbette kahvehane köşelerinde pinekleyerek akşamı bekleyecek değilim. Gençliğimden beri merakımı celbeden fotografi sanatı ile iştigal etmeyi düşünüyorum. Emekli ikramiyemin tarafıma tevdi edilmesini müteakiben, bu sanatın inceliklerine vakıf olabilmek içün bir cemiyete katılacağım. Bu sanata olan alakam senelerdir içimde bir ukde olaraktan kalmış idi. Seneleri telafi etmek hayli müşkil olsa bile, niyetim budur. Üstesinden gelebileceğimi ümid ediyorum. İnşallah bir vakit sonra dostunuzu sadece Katip Telafi Efendi olaraktan değil, fotografi sanatçısı Telafi Efendi olaraktan da anarsınız. Bu kararım hakkındaki mütalaanızı da işitmek isterim.”
Telafi Efendi konuşmasını bitirdikten sonra iskemlesine oturarak, gözlerini arkadaşlarının gözlerinde gezdirmeye başladı. Gelen evrak memuru Lütfullah Efendi, kısım şefi Şerafettin Efendi’den izin isteyerek,
“Aziz kardeşim Telafi Efendi, bilirsiniz sizi iyi tanırım. Uzun vakitler birlikte çalıştık. Kanaatimce sizde sanatkar olmanız içün lüzum eden tekmil vasıflar mevcuttur. İnce ruhlu, karınca ezmez bir tabiata sahipsiniz. Neden olmasın diye düşünüyorum. Bu mevzuun üstesinden gelebileceğinize inanmaktayım. Bundan bir arkadaşınız olaraktan gurur duyacağımı da tebarüz ettirmek isterim. Bu fevkalade, size yakışır kararınızı bütün kalbimle tasvip ve tebrik ediyorum.”
Lütfullah Efendi’nin konuşmasını dikkatle dinleyen Şerafettin Efendi,
“Telafi Efendi, bendeniz de vermiş olduğunuz kararı, tasvip ve tebrik ediyorum. Eserlerinizi bizlere de getirip göstereceğiniz günleri hasretle bekliyorum ve size muvaffakiyetler diliyorum.”
Şerafettin Efendi’nin konuşması bittiğinde, odanın diğer yanından Muzip Mustafa Efendi’nin sesi duyuldu. Muzip Mustafa Efendi,
“Üstadım, iyi hoş da, bir ata deyişimiz vardır bilirsiniz. ‘Kırkından sonra saz çalan, sine-i kabirde akort yaparmış’ denir. Aman dikkat ediniz,” deyince, Şerafettin Efendi, Muzip Mustafa Efendiye dönerek,
“Münasebetsizlik etme Mustafa, münasebetsizlik etme,” diyerekten Muzip Mustafa Efendi’yi paylayınca, Muzip Mustafa Efendi,
“Canım latife olsun diye söylemiştim,” diyerek köşesine çekildi.
Bir vakit daha devam eden hasbıhal sonrasında, getirdiği lokumları vekalet mensuplarına dağıtması içün çaycı Rüstem Efendi’ye teslim eden Katip Telafi Efendi, arkadaşlarına birer birer sarılıp vedalaştıktan sonra evine dönmek üzere dışarıya çıktı.
Katip Telafi Efendi, elindeki hediye paketini, kapıyı açan küçük kızı Kurabiye’ye uzatıp odasına çekildi. Az sonra eşi Şahika Hatun’un “Ayol pek de güzelmiş,” diye bağırmasıyla tekrar salona döndü. Eşinin açtığı paketten çıkan porselen çay takımına göz attıktan sonra,
“Arkadaşlarım almış,” dedi. “ Can dostlarım, vefalı arkadaşlarım almış.”
Üç ay sonra, emekli ikramiyesinin bankadaki hesabına yatırılmış olduğunu öğrenen Telafi Efendi, kendi masarifleri içün münasip bir miktarı ayırdıktan sonra kalan meblağı Şahika Hatun namına açtırdığı mevduat hesabına devretti. Bundan böyle aile bütçesinin Şahika Hatun tarafından idare edilmesinin münasip olacağını düşünüyordu. Ayrıca bundan böyle her aybaşında hesabına yatırılacak olan emekli maaşının, evinin elzem ihtiyaçlarına kafi geleceğini düşünmek Telafi Efendi’yi rahatlatıyordu. Bankadan çıktıktan sonra eşine ve çocuklarına birer hediye almak içün çarşıya doğru yürüdü. Fekat bu fikrinden birdenbire vazgeçti. “ En iyisi paralarını birer zarfa koyarak kendilerine vereyim. Gönüllerinin çektiği gibi harcasınlar,” diye düşündü. Kırtasiyeci Selim Efendi’ye uğrayıp üç adet pembe, bir adet mavi renkli zarf satın alarak evine döndü. Şahika Hatun ile birlikte çocuklarının zarflarını hazırladılar. Şahika Hatun’un gözleri bir zarf daha aradı ise de, Telafi Efendi’nin cebine sakladığı dördüncü zarfı göremedi.
Akşam yemeğini müteakip Telafi Efendi, odasına girip az sonra elinde dört adet zarf ve bir banka hesap cüzdanı ile döndü.
“Sevgili çocuklarım. Bugün emekli ikramiyemi banka hesabıma yatırmışlar. Fotografi sanatı masariflerim içün münasip bir miktarı ayırdıktan sonra, kalan meblağı valideniz namına bir mevduat hesabına yatırdım. Bundan böyle aile bütçemizi valideniz idare edecek. Kendisine yardımcı olunuz, manasız taleplerde bulunarak validenizi üzmeyiniz. Ayrıyeten bugün, her birinize birer hediye satın almak içün çarşıya gittim. Fekat bundan vazgeçtim. Yanılıp hoşunuza gitmeyecek bir hediye almaktan endişe ettim. Bu zarfların içinde her biriniz içün ayırdığım nakit var. Çarşıya kendiniz çıkıp gönlünüzün çektiği bir hediyeyi satın alınız,” dedikten sonra, elini öpmek içün sıraya giren çocuklarına zarflarını dağıttı. Son zarfı ve banka hesap cüzdanını ise eşine uzatırken,
“Bu da senin Hanım,” diyerek, huzur içinde koltuğuna çöktü.
Katip Telafi Efendi, Sanat Fotoğrafçıları Cemiyetinin merdivenlerini tırmanırken, kat aralarında dinlenmek içün mola veriyor, durduğu vakit kalbinin dışarıya uğrayacakmış gibi çarpmasını hissediyordu. Fotografi sanatı ile alakası olan birçok insan gibi O da, lüzumlu malzemelerini satın almadan önce, Sirkeci Siftah Efendi’yi ziyaret etmiş, Siftah Efendi’nin tavsiyelerine harfiyen icabet ederek, yeni bir fotoğraf makinesi, çeşitli mercekler ve tali malzemelerle birlikte, hayli de yüklü sayılabilecek bir meblağ ödeyerek, eksiksiz bir takıma sahip olmuştu. Şimdi artık iş, alacağı fotografi eğitimine kalmıştı. Vakit vakit böyle bir serüvene kalkışmasının münasip olup olmadığını düşünse bile, fotografi sanatına olan gönül bağı ağır basıyor, yine de hissettiği heyecanı ve ürkekliği üzerinden atamıyordu.
Kapıyı açan hatun kişinin yüzündeki gülümseme, Telafi Efendi’yi kısmen rahatlatmış olsa bile, yine de sesinin titremesine mani olamadı.
“Efendim bendeniz, cemiyetinizin tertip etmekte olduğu derslere iştirak etmek suretiyle, fotografi sanatının inceliklerine vakıf olmak istiyorum. Kabil olursa tabii.”
“Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Siz içeride istirahat buyurun. Ben cemiyet reisimize haber vereyim.”
Telafi Efendi, salondaki fotografi sanatçılarını başıyla selamlayarak gösterilen iskemleye ilişip, yüzünde biriken terleri mendili ile kurulayarak beklemeye başladı. Az bir vakit sonra geri dönen güleç yüzlü hatun kişi,
“Buyurunuz efendim, cemiyet reisimiz zatı alinizi bekliyorlar,” diye seslenince kalkıp gösterilen odaya girdi.
“Hoş geldiniz efendim. Bendeniz cemiyet reisi Hami Peksanat.”
“Şerefyab oldum üstadım. Bendeniz de Hariciye Vekaletinden tekaüt Telafi. Kabil olursa fotografi sanatı derslerinize iştirak etmek istiyorum.”
“Niçün olmasın efendim. Daha önce fotografi sanatı ile alakadar oldunuz mu?”
“Maalesef efendim. Pek arzu etmeme rağmen kısmet olmadı. Malumunuz hayat gailesi. İnşallah bundan sonra…”
“O halde sizi evvela cahil eğitiminden geçirelim. İnkişafınız ölçüsünde bilahare diğer derslerimizi de alırsınız.”
“Bahtiyar olurum efendim.”
“Şimdi siz çayınızı yudumlarken, ben de lüzumlu evrakı hazırlayayım.”
“Zahmet olmasın?”
“Ne zahmeti efendim. Vazifemiz. Cahil eğitimi içün lüzumlu fotografi malzemeniz hazır mı?”
“Temin ettim efendim. Sirkeci Siftah Efendi sağ olsun, bendenize bu mevzuda yardımcı oldu.”
“Öyleyse mesele yok. Eğitim ücretini şimdi mi ödemek istersiniz, yoksa derslerinizin başlamasını mı bekleyelim?”
“Şimdi ödeyeceğim.. Defaten.”
“O halde hayırlı uğurlu olsun efendim.”
Katip Telafi Efendi kısa vakitte sınıfın muvaffak öğrencileri arasına girmişti. Derslerini büyük bir dikkatle dinliyor, notlar tutuyor, ders nihayetinde cemiyet lokalinde yeni tanıştığı sanatçılarla kısa bir hasbıhali müteakip evine koşup odasına kapanıyor, o gün öğrendiği meseleleri tekrar ve tatbik ediyordu. Sabahları ise erkenden uyanıp, yatmadan önce hazırladığı çantasını sırtladığı gibi, her gün başka bir semte, fotoğraf çekimine gidiyordu.
Sekiz haftalık cahil eğitimi nihayet bulduğunda, cemiyet lokalinde tertip edilen merasimde, üstün muvaffakiyet göstererek takdirname kazanan öğrenciler arasında Katip Telafi Efendi de vardı. Takdirnamesini ve nihayet sanatçı hüviyetini cemiyet reisi Hami Peksanat Efendi’nin elinden alan Telafi Efendi, saadetler içinde evine koşup, ilk iş olaraktan takdirnamesini misafir odasının duvarına astı. Şahika Hatun’un ve çocuklarının tebriklerini kabul ettikten sonra onlara hitaben,
“Asıl mesele bundan sonra başlıyor. Sanatçı hüviyetimi kazandıktan sonra elbette bu muvaffakiyetin serhoşluğu içinde kalacak değilim. Hafta sonunda diğer cemiyet mensupları ile birlikte Toros dağlarına gidiyorum. Sırt çantası, çadır, uyku tulumu ve sair tedarik içün yarın çarşıya gideceğim. Hami Efendi’nin söylediğine göre hayli meşakkatli bir seyahat olacak. Seyahatin devamı bilavesait yapılacağından tedarikin noksansız yapılması lüzumu var.”
Telafi Efendi’nin bu sözlerini müteakip kerimesi Latife,
“Beybabacığım, merakımı mazur görünüz. Acaba siz sanat cemiyeti yerine bir dağcılık cemiyetine dahil olmuş olmayasınız?”
Kerimesi Latife’nin bu sözleri üzerine Telafi Efendi,
“Sevgili kızım,” diye konuştu. “Şunu asla unutma ki, sanat meşakkat işidir. Sizlerden istirham ediyorum. Bendenize bu kabil kinayelerde bulunmayınız. Aksi halde bahtiyar olmamı istemediğiniz kanaatine varacağım.”
Katip Telafi Efendi, ertesi gün uyanıp perdeyi araladığında, lapa lapa yağan karı görünce, “Buralarda böyle yağıyorsa, kim bilir Toros dağlarında nasıldır? Allah yardımcımız olsun,” diye mırıldandı. Kahvaltısını bitirip dışarıya çıktığında kar, şiddetini daha da arttırmıştı. Çadırcı İshak Efendi’nin dükkanına vardığında ise, adeta kardan adama benziyordu. Üstündeki karları silkeleyerek içeriye girdi.
“Pazar ola İshak Efendi; afiyettesiniz inşallah?”
“Çok şükür Telafi Efendi çok şükür. Üstadım, bu havada hangi rüzgar attı sizi? Hoş geldiniz, şeref verdiniz.”
“Bir çadır temin etmem lazım İshak Efendi. Kara, kışa, soğuğa dayanıklı olmalı. Hafta sonunda cemiyetteki sanatçı dostlarımla birlikte, Toros dağlarına fotoğraf çekimine gideceğiz. Bir sırt çantası ve uyku tulumu da lüzumlu. Bir de, şayet sizde mevcut ise matara rica edeceğim. Cemiyet resimiz Hami Peksanat Efendi, ‘ Her aza kendi suyunu taşıyacak, kimse kimsenin suyuna sulanmayacak,’ diyerekten emir verdi.”
“Hepsi mevcut Telafi Efendi, merak etmeyiniz. Fekat bu kış kıyamette dağ yolculuğu zatı aliniz içün pek tehlikeli değil mi? Kanaatimce siz, bu kabil seyahatler içün pek de idmanlı değilsiniz.”
“Değilim mirim değilim. Bendeniz de endişe içindeyim. Fekat fotografi sanatına olan alakam ağır basıyor.”
“İyi, hoş da üstadım, bu fotografi sanatı ille de dağlarda mı icra ediliyor?”
“İşte o suali bendenize sormayınız üstadım. Bu mevzuda düşüncelerim pek sarih değil.”
“Hayırlısı ne ise o olsun. Size şu çadırı vereceğim. Dayanıklıdır. Şu uyku tulumu ise nakıs yirmi derecede bile sizi üşütmez. Diğer tedariklerinizi de düşünecek olursak, şu sırt çantası münasip olur. Matara ise benden size bergüzar olsun. Hesaba katmayacağım. Ayrıyeten, bendenizden size bir dost tavsiyesi; geçerken, Haramcı Cemal Efendi’den bir şişe konyak alıp, çantanızın şu gözüne koyunuz. Dağda üşüdüğünüzde birkaç yudum içinizi ısıtacaktır.”
Telafi Efendi’nin kapı komşusu Sabri Efendi, pencereden dışarıya baktığında, Telafi Efendi’nin karla kaplı bahçesinde, yeni aldığı çadırı kurmaya çalıştığını görünce, telaşla pencereyi açıp seslendi.
“Hayrola Telafi Efendi, zelzele ihtimali falan mı var acaba?”
“Yok komşum yok. Hafta sonu Toros dağlarına fotoğraf çekimine gideceğiz. Dağlarda acemilik çekmemek içün, çadırı kurmayı öğreniyorum.”
“Kuzum siz delirdiniz mi? Bu kış kıyamette…”
“Herkes öyle söylüyor zaten. Fekat bendeniz o kanaatte değilim. Sanat meşakkat ister.”
Telafi Efendi’nin bu garip cevabını şaşkınlıkla dinleyen Sabri Efendi, penceresini kapattıktan sonra namaz odasına koşup,
“İbretimi aldım. Sonumu benzetme yüce Allah’ım” diyerek secdeye kapandı.
Pazar alışverişini bitirip, kızı Kurabiye ile birlikte evine dönen Şahika Hatun, bahçesine kurulmuş çadırı görünce,
“Elaleme rezil olduk,” diyerek evine girdiğinde, Telafi Efendi’yi, kışlık esvaplarını itina ile çantasına yerleştirirken buldu.
“Ayol o çadırın bahçemizin ortasında ne işi var. Konu komşu ne der? Hiç düşündün mü Telafi Efendi?”
Telafi Efendi, Şahika Hatun’un söylediklerini sükunetle dinledikten sonra,
“Konu komşunun ne dediği ile alakadar değilim efendim. Bendeniz fotografi sanatı ile alakadarım,” diye, kestirip attı.
Sessizlik içinde geçen akşam yemeğinden sonra, yatma vakti geldiğinde Telafi Efendi, uyku tulumunu koltuğuna kıstırıp cümle kapısına yöneldi.
“Hepinize iyi geceler. Bu akşam çadırda kalacağım. Tulumda uyumayı öğrenmem gerek.”
Şahika Hatun, Telafi Efendi’yi caydırabilmek içün yerinden doğruldu ise de, oğlu Zati kolunu tuttu.
“Bırak anne. Kafasına koymuş bir kere, faidesi yok.”
Katip Telafi Efendi çadırına girip, el fenerinin yardımı ile çadırın fermuarını kapatmaya çalıştığı esnada, sokaktan geçmekte olan Dündenrazı Melahat Hatun tarafından görülünce, Şahika Hatunun korktuğu da başına gelmiş oldu. Dedikoduculuğu ile nam salmış olan Dünden razı Melahat’in diline düşmek, mahallelinin başına gelebilecek en vahim hadiseydi. Telafi Efendi, uyku tulumunun içinde uyumaya çalışırken O, vaktin geç olmasına aldırış etmeden, kapı kapı dolaşmaya başlamıştı bile.
“Ayol gördünüz mü? Telafi Efendi’yi evden atmışlar. Kış kıyamette el kadar çadırın içinde yatıp kalkıyor koca adam.”
Telafi Efendi, ertesi sabah, “O kadar da zor değilmiş,” diye mırıldanarak çadırından çıktığında, evinden atıldığını duymayan mahalleli kalmamıştı. Şahika Hatun, komşularını tek tek dolaşıp, hadisenin Dündenrazı Melahat Hatun’un dillendirdiği gibi olmadığını anlatsa da, günlerce, komşularının şüpheli bakışlarına mani olamadı.
Katip Telafi Efendi, sırt çantasını bagaja emanet edip, gezi otobüsündeki yerini aldığında kendisini iyi hissetmiyordu. Sabahın erken saatlerinde evinden ayrılırken, eşinin ve çocuklarının yüzlerinde okuduğu kırgınlık, keyfinin kaçmasına sebep olmuştu. Yola çıkacağı sırada, eşi Şahika Hatun’un akşamdan hazırladığı kuru köfte ve su böreği paketini uzatırken gözlerini kaçırması, kızları Latife ile Kurabiye’nin elini öpmemesi, oğlu Zati’nin avluya inmeyerek, uğurlama faslına odasının perdesini aralayarak uzaktan iştirak etmesi, Telafi Efendi’nin hissiyatının karmakarışık olmasına sebep olmuştu. Boynundaki fotografi malzemelerini koyduğu çantası ile sırt çantasının ağırlığı altında, neredeyse iki büklüm yürümeye çalışarak sokağın köşesini döndüğünde, eşi Şahika Hatun’un, davranışları sebebiyle çocuklarını azarladığını, sonra odasına kapanarak için için ağladığını ise hiç bilmeyecekti.
Oysaki otobüsteki cemiyet azalarının keyifleri yerindeydi. Otobüs henüz şehir dışına bile çıkmamıştı ki, koltukların üstündeki cihazlardan, cümbüş ve darbuka ile icra edilen adi bir oyun havası duyuldu. Aynı esnada otobüsün ön koltuğundan adeta fırlayan Tekmercek Nafile Hatun, sütlüklerini sağına, kalçalarını soluna savurarak, otobüsün dar koridorunda raks etmeye başladı. Telafi Efendi bu beklemediği hadise karşısında çareyi, okumakta olduğu Mecburiyet gazetesinin arkasına saklanmakta buldu. Telafi Efendi’nin yanında oturan Makro Macit Efendi,
“Raksı kaçırıyorsunuz üstadım. Tekmercek Nafile Hatun pek güzel raks eder.,” diyerekten ikaz edince Telafi Efendi, Mecburiyet gazetesini katlayıp kaldırırken,
“Efendim, bizim gençliğimizde raks pek müstesna bir sanat idi. Sizler hatırlamazsınız, Aysel Tanju takma lakaplı bir hanımefendi vardı. Oryantal ustası idi. Yaz aylarında Gençlik Parkı Aile Gazinosu’nda en az yirmi kişilik bir saz heyeti ile sahne alırdı. Evvela bütün ışıklar söndürülür, gazinoda çıt çıkmaz, Aysel Hanım karanlıkta sahnede yerini alır, sazların girişini müteakip, ışıklar yandığında, bütün güzelliğini gözler önüne seren raks kıyafeti ile raksına başlardı. Gençtik o vakitler; rüyalarımız, Aysel Tanju Hanımefendi’nin, beyaz tüller içindeki o müstesna güzelliği ile dolardı. Şimdikiler, iki cümbüş bir darbuka ile işi bitiriyorlar maşallah. Ayrıyeten fikrimi sual edecek olursanız, bir sanat cemiyetinin seyahat otobüsünde bu musiki, pek münasip kaçmıyor doğrusu.”
“Boş ver üstadım. Sanat işin bahanesi. Eğlence de lüzumlu. Haliyle seyahatin tadını çıkarmaya bakalım.” O sırada cemiyet azaları hep birlikte, pek sevdikleri, “ dolanayım sana ” türküsünü söylemeye başlamışlardı.
Telafi efendi, Makro Macit Efendi’nin bu sözlerini müteakip susmayı tercih ederek gözlerini pencereye, karlarla süslenmiş tabiata çevirdi.
Otobüsten ayrılarak yola bilavasıta devam edecekleri mevki göründüğünde, karlarla kaplı yüksek dağlar, Telafi efendiyi fena halde korkutmuştu. Cemiyet azaları kasabanın tek bakkal dükkanına girip, eksik tedariklerini tamamlamaya başladıklarında bir ara, bu şirin kasabada kalıp, onların dönüşlerini beklemeyi düşündü ise de, bunu, cemiyet reisi Hami Peksanat Efendi’ye söylemeye cesaret edemedi. “Ne yapalım; kaderde donarak vefat etmek varsa o da olur. Zaten donarak vefat etmek en ıstırapsız vefat imiş. Uyurum; bir daha da uyanmam olur biter. Fotografi tarihinde fotoğraflarımla bir yer temin edemesem de, en azından bir fotografi şehidi olarak kalırım,” diye düşünerek, çantalarını sırtlanıp, diğer azaların peşinden yürüdü.
Uzun yürüyüşün verdiği yorgunluktan müşteki olan sadece Telafi Efendi değildi. İlk itiraz, Tekmercek Nafile Hatun’dan geldi.
“Daha yürüyecek miyiz Peksanat Efendi? Dondum ayol.”
Tekmercek Nafile Hatun’un bu sözlerinden cesaret alan birkaç aza söze karıştı. Enstantaneci Emrullah Efendi,
“Yeter artık Hami Peksanat Efendi. Şu ağaçlık mahalde mola verip geceyi geçirebiliriz pekala,” diye seslenince, Üçayak Ümran Efendi söze karıştı.
“Bendeniz geceyi burada geçirip dönmeyi düşünüyorum efendim. Tabiat şartları fevkalade kötü. Bahusus, tabiata karşı durmak hayırlı değildir.”
Telafi Efendi, bir yandan cemiyet azalarının konuşmalarını dikkatle dinliyor, bir yandan da bata çıka yürümeye devam ediyordu. Vakit vakit, müstesna gördüğü tabiat manzaralarının fotoğrafını çekmeyi de ihmal etmiyordu. Yanında yürümekte olan Mislimelek Hatun, Telafi Efendi’ye dönerek,
“Telafi Efendi, fotoğraf çekmek içün eldivenlerinizi çıkarıyorsunuz. Fekat bu pek tehlikeli değil mi? Parmaklarınız donacak diyerekten endişe ediyorum,” diye seslendi.
“Hiç şüphe yok ki pek haklısınız Mislimelek Hanım. Fekat fotoğraf çekmeyeceksek, bu meşakkatli seyahatin ne manası kalır?”
“Kanaatimce siz de itirazcı azaların arasına katılmalısınız. Ancak ateş yakıp sıcak bir çay içtikten sonra, fotografi sanatına ölümsüz eserler bırakabiliriz.”
“Ziyadesiyle haklısınız hanımefendi. Fekat bendeniz, taze bir aza olaraktan, Hami Peksanat Efendi’nin gazabını üzerime çekmek istemiyorum. Ayrıyeten, sıhhatim hususunda hissettiğiniz endişe içün size minnettarım hanımefendi.”
“Telafi efendi, fekat unutmayınız ki, en müstesna arkadaşlıkların temeli seyahatlerde atılır.”
Telafi Efendi, boğazından kalbine doğru ilerleyen bir sıcaklık hissetmesine sebep olan bu sözleri müteakip, vereceği cevabı hazırladığı esnada, cemiyet reisi Hami Peksanat Efendi’nin dağlarda yankılanan sesi duyuldu.
“Sanat Fotoğrafçıları Cemiyeti’nin saygıdeğer azaları, dinleyiniz. Tabiat şartları pek kötü seyretmekte ise de, bu zirve tırmanışı yapılacaktır. Yardımcılarım ve azaların ekseriyeti bendenizle aynı fikirdedirler. Dönen döner, giden gider, fekat Sanat Fotoğrafçıları Cemiyeti kalır,” diye kükreyince, artık dayanamayan Telafi Efendi,
“Hami Peksanat Efendi, cemiyetimiz elbette kalacak kalmasına da, korkarım bu gidişle sadece tabelası kalacak,” diye seslendi.
Telafi Efendi’nin bu beklenmedik sözleri, başta Mislimelek Hatun olmak üzere, büyük bir tezahüratla karşılanmış, cemiyet azaları, çantalarını sırtlarından atarak, çadırlarını kurmaya başlamışlardı.
Çadırını yardım istemeden kurması Telafi Efendi’yi ziyadesiyle yormuştu. Çantasını açıp, yemeğini çıkarması gerektiği halde, “Biraz kestireyim, sonra kalkıp bir şeyler yerim,” diye düşünerek çadırının içine uzandı. Bir vakit sonra neredeyse uymak üzere iken, dışarıdan Mislimelek Hatun’un sesini duydu.
“Şayet müsaitseniz çadırınıza gelebilir miyim Telafi Efendi?”
Telafi Efendi, bu beklenmedik ziyaret talebi karşısında telaşlar içinde çadırının fermuarını açarken,
“Elbette gelebilirsiniz Mislimelek Hanım, şeref verirsiniz,” diye seslendi. Mislimelek Hatun, elindeki çay fincanını ve kol böreğini Telafi Efendi’ye uzatırken,
“Acıkmış olmalısınız diye düşündüm,” diye mırıldandı.
“Ah hanımefendi; acıktım elbette. Fekat o denli yorulmuşum ki, azık torbama uzanacak takatim kalmadı.”
“İşte ben de bunu tahmin ettiğim içün size, ellerimle yaptığım kol böreğinden getirdim. Bu arada hasbıhal ederiz diye düşündüm.”
“Pek iyi ettiniz efendim. Bendenizi bahtiyar ettiniz.”
“O vakit müsaade buyurursanız ben de çayımı alıp geleyim.”
Katip Telafi Efendi, Mislimelek Hatun’un getirdiği kol böreğini ağzına götürdüğü sırada, eşi Şahika Hatun’un yola çıkarken verdiği su böreğini hatırladı. Hissiyatını tasvirde güçlük çekerken,
“Allah’ım, seyahatlerde bu kabil arkadaşlıkların tesis edilmesi gayet tabiidir. O halde niçün kendimi mücrim gibi hissediyorum,” diye mırıldandı.
Az sonra elinde çay fincanı ile dönen Mislimelek Hatun ile, fotografi sanatı mevzulu, uzun bir hasbıhal sonrasında, Mislimelek Hatun, Telafi Efendi’nin yanağına bir buse kondurduğunda Telafi Efendi,
“Lütfen hemen gitmeyiniz Mislimelek Hanım. Uyumadan evvel size, Çadırcı İshak Efendi’nin tavsiyesi ile, Haramcı Cemal Efendi’den satın aldığım konyaktan bir kadeh ikram etmek istiyorum. Bendenizi kırmayacağınızı ümit ediyorum.”
“Lütfen böyle konuşmayınız Telafi Efendi. İkramınızı memnuniyetle kabul edeceğim. Sizi kırmak şöyle dursun; bendeniz, kalbinizi kazanabilmek telaşı içindeyim.”
Konyak şişesinden ikinci kadehlerini aldıkları sırada, çekingenliğini adeta unutan Telafi Efendi, yine de gözlerini Mislimelek Hatun’dan kaçırarak,
“Ah Mislimelek Hanım, Cesaretimi mazur görünüz. Fekat söylemeden de edemeyeceğim. Az önce yanağıma lütfettiğiniz buse esnasında, vücudunuzdan yükselen o harikulade rayiha, güzelliğinizle bir araya gelip aklımı başımdan aldı.”
“Telafi Efendi, inanınız ki iltifatlarınız beni ziyadesiyle bahtiyar ediyor. Vücudumdan yükselen rayihaya gelince, Eyüp Sabri efendiden satın aldığım hatıralar kolonyası ile altın damla kolonyasını birbirleriyle karıştırıp, mebzul miktarı ile vücuduma masaj ediyorum. Bu sayede, vücuduma adeta nüfuz eden bu rayiha uzun vakitler tesirli oluyor. Fekat madem ki bu denli hoşlandınız, sizi bu rayihadan mahrum etmeyeceğim. Lütfen başınızı göğüslerime yaklaştırınız.”
Mislimelek Hatun, dedikodu olur endişesiyle, geç vakitte çadırına döndüğünde, Telafi Efendi, istemeden de olsa konyak şişesini kapatıp sırt çantasına yerleştirdi. Yaşadığı bu ani hadiseler karşısında uykusu iyice kaçmış olmasına rağmen, şafak vakti çıkacakları zorlu yürüyüşe hazır olmalıydı. Defi hacet içün çadırından çıktığında, karla kaplı tabiatı aydınlatan mehtabı görünce adeta kendinden geçti. Çadırına dönüp, fotoğraf makinelerini ve sehpasını alıp tekrardan dışarıya çıktı. Bir yandan mehtabın aydınlattığı karlı tepelerin fotoğraflarını çekerek yürüyor, bir yandan da, “Cemiyet azaları bu fotoğrafları görünce şaşkına dönecekler,” diye düşünüyordu. Mehtabın kar yüklü bulutlar tarafından kapanıp kaybolmasını müteakip çadırına dönen Telafi Efendi’nin keyfi yerindeydi. Sarf ettiği filmleri itina ile sırt çantasına yerleştirip tulumuna girdi.
Şafakla birlikte başlayan meşakkatli yürüyüş, çok geçmeden yorgun düşen azalar arasında tekrardan şikayetlere sebep olmaya başladı. Bıttımzade Arif Efendi,
“Yahu dağcı mıyız fotoğrafçı mı? Anlayamadım gitti,” diye bir yandan söyleniyor bir yandan da önünde yürüyen azalara yetişmeye çalışıyordu. Üçayak Ümran Efendi,
“Pek haklısınız üstadım. Ayrıyeten bendeniz tabiata karşı gelmenin hayırlı olmadığına inanırım. Allah muhafaza bir çığ altında kalırsak ne olur halimiz?”
Bıttımzade Arif Efendi ile Üçayak Ümran Efendi’nin önünde Mislimelek Hatun ile birlikte yürümekte olan Telafi Efendi arkadaşlarına hak veriyor, fekat Mislimelek Hatun ile hasbıhal ederek yürümenin keyfini kaçırmak istemiyordu. Mislimelek Hatun,
“Telafi Efendi sizden bir istirhamım olacak. Dün gece çektiğiniz fotoğrafları pek kıskandım doğrusu. Fotoğraf makinelerimiz aynı marka olduğuna göre, bu gece mehtap yeniden çıkarsa, zumunuzu gövdeme takabilir miyim?”
“Ahh. Elbette takabilirsiniz Mislimelek Hanım. Lafı mı olur efendim? Zumum emrinize amadedir. Ne vakit isterseniz söyleyiniz. Ancak benim de sizden bir istirhamım var. Söylemeye çekiniyorum doğrusu.”
“Lütfen çekinmeyiniz ve söyleyiniz. Pek merak ettim.”
“Münasip bir zamanda güzel gözlerinizin birkaç fotoğrafını çekmek, o fotoğraflarla dün gece çekmiş olduğum karlı tabiat manzaralarını sandviç etmek istiyorum. Bu sayede gece çekmiş olduğum tabiat manzaraları birer manzara fotoğrafı olmaktan çıkıp, fotografi sanatı tarihinde mühim birer sanat eseri olaraktan yerlerini almış olurlar. Fekat kanaatimce, düşündüğüm sandviçlerin müstesna birer sanat eseri olabilmeleri ancak sizin gözlerinizle mümkindir.”
“Ahh Telafi Efendi, beni nasıl da şımartıyorsunuz. Sadece gözlerim değil tüm vücudumla emrinize amadeyim. Ne vakit isterseniz çekebilirsiniz.”
“Beni kırmayacağınız içime doğmuştu sanki. İnanınız ki şu esnada, benden daha bahtiyar bir fotografi sanatçısı yoktur.”
Mislimelek Hatun ile Telafi Efendi arasındaki bu fevkalade samimi hasbıhal, Üçayak Ümran Efendi’nin arkalarından seslenmesiyle kesildi.
“Üstadım, bakıyorum da yol arkadaşınızla birlikte yorulmak nedir bilmeden yürüyorsunuz. Doğrusu Bıttımzade Arif Efendi ve bendeniz pek yorulduk. Hep birlikte reisimiz Hami Peksanat Efendi’den bir mola istirham etsek ne dersiniz? Softçeker Ali Rıza Efendi de bizimle aynı fikirde.”
“Aman mirim, tekrardan azar işitmek istemem doğrusu. Cemiyet reisimizin asaplarını bozan azaların cemiyetteki ömrü pek uzun olmuyormuş.”
“Haklısınız üstadım. Cahil eğitimi içün cemiyetimize müracaat eden fotografi sevdalılarına, ‘hangi dağlara tırmandınız?’ diye sorduğu da rivayet olunuyor.”
Üçayak Ümran Efendi’nin bu sözleri azalar arasında gülüşmelere sebebiyet verirken, Softçeker Ali Rıza Efendi,
“Dostlar, yürüyormuş gibi yapıp son derecede ağır hareket eder isek, ve haliyle geri kalırsak, bizleri beklemek içün, O da beklemek mecburiyetinde kalacaktır. Bizlerde bu vakit zarfında bir nebze olsun dinlenmiş oluruz.”
“Aklınızla bin yaşayınız mirim. Yavaşlıyoruz dostlar öyle değil mi? Hani neredeyse yürümüyoruz.”
Zirve tırmanışı tamamlanıp, zirveye Sanat Fotoğrafçıları Cemiyetinin alemi dikildikten sonra meşakkatli dönüş yolculuğu başlamıştı. Fekat azalar eziyetin nihayete ereceğinin idraki içinde neşe ile, kazasız belasız otobüse ulaştıklarında, herkesin keyfi yerindeydi. Hami Peksanat Efendi’nin emri ile hep birlikte, “parmağında yüzükler, kolunda bilezikler,” türküsü söylenirken, Telafi Efendi’nin yanında oturmakta olan Mislimelek Hatun,
“Telafi Efendi, sizi pek keyifsiz görüyorum. Cemiyetimizin türküsüne iştirak etmiyorsunuz. Acaba zati alinizi rencide edecek bir şey mi yaptım?”
“Ahh, Mislimelek Hanım, lütfen böyle düşünmeyiniz. Bendeniz bu kabil musikilerin güftelerini ezber edemiyorum bir türlü. Bu kabil musikiler, almış olduğum musiki edebine de pek uymuyor doğrusu.”
“Pek haklısınız Telafi Efendi. Fekat hakikat şu ki, cemiyet azaları bu türküyü pek seviyorlar. Baksanıza Tekmercek Nafile Hatun raksına başladı bile.”
Neşe içinde geçen dönüş yolculuğunun sonunda azalar evlerine dönmek üzere vedalaştıkları sırada Mislimelek Hatun, Telafi Efendi’nin koluna girerek,
“Telafi efendi, bu güzel seyahat boyunca pek fotoğraf çekememiş olsam da, sizinle tanışmak fırsatını bulduğum içün bahtiyarım.”
“Hanımefendi, inanınız ki bendeniz de aynı hissiyat içindeyim. Tez vakitte tekrardan görüşebileceğimizi ümit ediyorum. Perşembe günü yapılacak olan mutat aza toplantısında gözlerim sizi arayacak.”
“Elbette orada olacağım Telafi Efendi. Şüphe etmeyiniz.”
Katip Telafi Efendi’nin eve dönüşü, birkaç gün önce evden ayrıldığı sırada yaşanan elemli vakitleri unutturmuş, hane halkı tekrardan eski neşesine kavuşmuştu. Telafi Efendi seyahat hatıralarını her fırsatta tekrardan anlatıyor, zirve yapmayan bir kişinin tam olarak fotografi sanatçısı olamayacağını söylüyordu. O denli keyifli idi ki, kızı Kurabiye’nin,
“Beybabacığım, biz sizin fotografi sanatı zirvesine tırmanacağınızı bekler iken siz işe dağlardan başladınız,” diyerek kinayede bulunmasını bile duymazdan gelmişti.
Mutat aza toplantısının yapılacağı gün, Telafi Efendi erkenden cemiyete gitmiş, Mislimelek Hatun’un gelişini beklemeye başlamıştı. Mislimelek Hatun ise, cemiyet lokaline girer girmez Telafi Efendi’nin yanına koşmuş, uzun vakitler görüşememiş ahbaplar gibi sarılaraktan hasret gidermişlerdi.
“Ahh… Mislimelek Hanım. Gelmeyeceksiniz diye düşünerekten ne kadar bedbaht olduğumu bilemezsiniz.”
“Ahh…Telafi Efendi. Sizi ne kadar özlediğimi tasavvur edemezsiniz inanın. Mutat aza toplantımızın yapılacağı günü iple çektim dersem, inanınız ki bu bir yalan değil.”
“Geldiniz ya Mislimelek Hanım. İnanın tekmil acılarım saadetle son buldu.”
“Toplantı çıkışında ikimiz, ama yalnız ikimiz muhallebici Muhsin Efendi’ye gidelim diye düşünüyorum. Tabii sizin içün bir manisi yok ise.”
“Ne manisi olabilir efendim? İnanınız toplantının bir an önce bitmesini heyecanlar içinde bekleyeceğim.”
Cemiyet reisi Hami Peksanat Efendi masasında yerini aldığında salonda çıt çıkmıyordu.Hami Peksanat, toplantıyı açıp, Toros seyahati hakkındaki tenkitlerini dile getirdikten sonra sıra, bir sonraki hafta içinde yapılacak olan faaliyetlerin ilan edilmesine gelmişti. Faaliyet ekibi reisi Abdi Efendi söz alaraktan ayağa kalktı.
“Muhterem Sanat Fotoğrafçıları Cemiyeti azaları. Önümüzdeki hafta içinde yapılacak olan faaliyetlerimizi açıklıyorum. Dikkatle dinleyiniz. Salı günü ikindi namazını müteakip, Bıttımzade Arif Efendi’nin fotografi gösterisini seyredeceğiz. Bıttımzade Arif Efendi’nin gösterisinin ismini ilan ediyorum. Gösterini ismi, ‘OY DAĞLAR KARŞIKİ DAĞLAR’dır. Perşembe günü akşamı, yatsıyı müteakip Enstantaneci Emrullah Efendi’nin gösterisini seyredeceğiz. Gösterinin ismini ilan ediyorum. Emrullah Efendi’nin gösterisinin ismi, ‘DAĞLAR DAĞLADI BENİ, GÖREN AĞLADI BENİ’dir. Bu gösteri Urfa’lı Bozan Efendi’nin yoğuracağı çiğ köfte refakatinde yapılacaktır. Bu sebebe binaen marul yıkama ekibinin, gösteriden bir saat önce cemiyetimizde bulunması lüzumu vardır. Son olarak, Mübarek Cuma günü yine yatsı namazını müteakiben yeni azamız Katip Telafi Efendi’nin gösterisini seyredeceğiz. Gösterinin ismi ‘SANATIN ZİRVESİNE TIRMANIŞ’tır. Gösteri cemiyet koromuz tarafından ‘dolanayım sana’ türküsü ile canlı olaraktan seslendirilecektir. Musiki provası içün, koromuza dahil azaların gösteriden bir saat önce cemiyetimizde bulunmaları lüzumu vardır. Hayırlı akşamlar temenni ederim.”
Katip Telafi Efendi, Mislimelek Hatun ile birlikte muhallebici Muhsin Efendi’nin dükkanına yürürken heyecan içindeydi.
“Mislimelek Hanım, pek heyecanlıyım. Fotoğraflarım cemiyet azaları tarafından beğenilir mi acaba?”
“Hiç merak etmeyiniz Telafi Efendi. Gösterinizin fevkalade alaka çekeceğinden hiç şüphem yok. Hazırlanmak içün zamanınız da var. Arzu ederseniz fotoğraflarınızın seçiminde size yardımcı olmak isterim.”
“İnanınız ziyadesiyle memnun olacağım. Ne de olsa bu mevzuda tecrübem pek az.”
“O vakit ilk iş olaraktan size söz verdiğim fotoğrafların çekimine başlayalım. Şayet müsait iseniz yarın buluşabiliriz.”
“Elbette müsait olacağım. Bu işin üstesinden gelebilmek içün vakit geçirmeden çalışmak lüzumu var.”
“O halde şimdi muhallebimizi yiyelim. Bu arada çekim planlarımızı da konuşabiliriz.”
İki gün sonra, komşu ziyaretinden dönen Şahika Hatun, Telafi Efendi’yi odasında çalışırken buldu.
“Nasılsınız Telafi Efendi? Bugün erken dönmüşsünüz.”
“İyiyim hanım iyiyim. Cuma akşamı cemiyette fotoğraf gösterisi yapacağım. O sebepten sandviçlerimi hazırlıyorum.”
“Ayol sandviçe ne lüzum var. Cuma günü içli köfte yapacağım. Biraz bolca yaparım götürürsün cemiyete.”
“Ah Şahika ah. Öğrenemedin bir türlü. Bu sandviçler senin bildiğin sandviçlerden değil. Fotografi sanatında, ayrı vakitlerde ve ayrı mevzularda çekilmiş fotoğrafların üst üste çakıştırılarak tek bir fotoğrafmış gibi takdim edilmesine sandviç tekniği denir.”
Telafi Efendi’nin ilk gösterisi olması sebebiyle, cemiyet lokali hıncahınç dolmuştu. Aile efradı ve mesai arkadaşlarının da seyirciler arasında bulunması, Telafi Efendi’nin heyecanını daha da arttırıyor, adeta yerinde duramıyordu. Cemiyet reisi Hami Peksanat Efendi’nin takdimi ile ayağa kalktığında ise dizlerinin titremesine mani olamadı.
“Değerli misafirler, değerli cemiyet mensubu arkadaşlarım. Malumunuz bu benim ilk gösterim. Kafi mükemmeliyette olmamaları mümkindir. Heyecanımı mazur göreceğinizi ümit ediyorum. Bendenize bu imkanı temin eden Reisimiz Hami Peksanat Efendi’ye ve idare heyetimize huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Gösteri nihayete erdiğinde fotoğraflarım hakkındaki mütalaalarınızı bekliyorum. Keyifli temaşalar temenni ediyorum.”
Cemiyet korosunun icra ettiği musiki ile başlayan gösteri nihayete erdiğinde cemiyet lokali alkış sesleri ile çınlıyordu. Telafi Efendi yerinden kalkarak tebrikleri kabul etmeye başladı. Şahika Hatun’un getirdiği içli köftelerin ikramı eşliğinde devam eden tebrik faslı sonrası, lokal yavaş yavaş boşalmaya başladığında, cemiyet reisi Hami Peksanat Efendi, Telafi Efendi’nin yanına gelerek,
“Muvaffakiyetiniz içün sizi tebrik ediyorum Telafi Efendi. Pek kısa zamanda fevkalade muvaffakiyet gösterdiniz.”
“Sayenizde efendim. Zatıaliniz bizleri o dağlara çıkarmasanız sanatçı olacağımız falan yoktu.”
“Vazifemiz efendim. Vazifemiz.”
Katip Telafi Efendi ailesi ile birlikte evine doğru yürürken kendisini bahtiyar hissediyordu. Yanında sessizce yürümekte olan Şahika Hatun’a dönerek,
“İçli köfteleriniz pek lezzetli olmuştu Şahika Hanım. Ellerinize sağlık,” diye seslendi. Şahika Hatun başını aksi istikamete çevirerek cevap verdi.
“Zatı alinizin sandviçleri de pek lezzetliydi Telafi Bey. Lakin edepleri noksan olmuştu biraz.”
Tuğrul ÇAKAR
Siyah Beyaz Masallar/ Tuğrul Çakar/ Mevsimsiz Yayınevi 2007/ Ankara
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only
FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :
Tuğrul Çakar "Siyah Beyaz Masallar" : Lafazan Şinasi Efendi Nasıl Evliya Oldu
Tuğrul Çakar : İmza Günü
Tuğrul Çakar : Başkalaştırılmış Fotoğraflar
e-Panel
M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı
Türkiye Sanal Fotoğraf Müzesi
Anadolu Fotoğraf Dergisi