e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü

LAFAZAN ŞİNASİ EFENDİ NASIL EVLİYA OLDU
Evvel zaman içinde, İstanbul’da yaşayan bir fotografi sanatçısı vardı. Lafazan Şinasi namıyla maruf bu zat, icra-i sanat ettiği vakitler içinde sık sık yaptığı muzırlıklar sebebiyle, fotografi ulemasının gazabına uğrar, fekat bir türlü uslanmak bilmez, her vakit yeni bir muzırlığın mucidi olurdu. Ulemanın vakit vakit yaptığı üstü kapalı ikazlara hiçbir vakit kulak asmayan Lafazan Şinasi Efendi, sonunda ulema tarafından münafık olarak ilan olunduğunda bile bildiğini okumaya devam etmişti. Bir fotografi sanatçısının, fotografi uleması tarafından münafık ilan olunması, fotografi camiasında ilk defa vuku bulan bir hadise olduğundan, Lafazan Şinasi Efendi’nin yaptıkları camianın merakını arttırmış, namının tez vakitte memleket sathına yayılmasına sebep olmuştu.
Tevatüre göre işte o günlerden bir gün, Lafazan Şinasi Efendi,
“Bir küçük çekirdek, toprak ananın bağrında büyüyüp meyve veriyor. Acaba çayıra fotoğraf eksek ne olur?” Diyerekten, memleketin nam salmış fotografi sanatçılarından topladığı fotoğrafları Beykoz çayırına ekmeye başlamış, fotoğrafları ektiği yerleri kaybetmemek içün de, kenarlarından bir sicim geçirip, sicimlerin diğer ucunu uçan balonlara bağlamıştı.
Lafazan Şinasi Efendi’nin Beykoz çayırına fotoğraf ektiği haberi, tez vakitte duyulmuş, memleketin dört bir yanından gelen fotografi sanatçıları çayırın kenarına dizilip, rüzgarla birlikte nazlı nazlı sallanan balonları seyre dalmışlardı. Haber ulemaya ulaştırıldığında ise, zamanın Ulemabaşı Muntazam Efendi fevkalade celallenip soluğu İstanbul valisinin yanında almıştı. Muntazam Efendi’yi hayretler içinde dinleyen Vali Dirayet Efendi, adamlarıyla haber salıp, hekimbaşı Şifadar Haluk Efendi’yi huzuruna çağırtarak,
“Gidip bir bakın bakalım, bu zatın hafsalası yerinde midir?” Diye emir vermişti.
Şifadar Haluk Efendi yanına iki hafsala mütehassısı alarak Lafazan Şinasi Efendi’yi takip etmeye başladığında, Lafazan Şinasi Efendi olup bitenden habersiz, çayıra ektiği fotoğrafların akıbetini beklemekte idi. İki gün süren uzaktan takip nihayetinde pek bir şey anlayamayan Şifadar Haluk Efendi, arkadaşları ile birlikte tebdili kıyafet ederek Lafazan Şinasi Efendi’yi ziyaret etmeye karar verdi. Lafazan Şinasi Efendi ile yaptığı sohbetin nihayetinde ise adamın hafsalasının gayet yerinde olduğuna kanaat getirip, durumu Vali Dirayet Efendi’ye arz etti.
İşte o günlerden bir gün, Lafazan Şinasi Efendi, fotoğrafları ektiği çayırda, balonların dibini çapalarken, istiap haddinden fazla doldurulmuş bir balon, poyrazın da yardımı ile, bağlı bulunduğu fotoğrafı toprak ananın bağrından söküp, büyük bir hızla semaya yükseldi. Fotoğrafı hüzünlü gözlerle takip eden Lafazan Şinasi Efendi, fotoğrafın hiç kök salmamış olduğunu görünce, “Boşuna uğraştım galiba,” diye söylenerek, elindeki çapayı fırlatıp, evine doğru yürümeye başladı. O sırada semada gözden kaybolan fotoğrafın, başına ne işler açacağından habersizdi.
Üç gün sonra, Geyve kazasına bağlı Arpabitmez nahiyesi, Sivriçukur köyünün çocukları, mektebin bahçesindeki oyunlarını aniden kesip, köyün mezarlığına doğru “Balon, balon,” diye bağırarak koşmaya başladılar. Mezar taşları arasında oradan oraya savrulmakta olan balonu yakaladıklarında, balona bağlı fotoğrafa bir mana veremediler. Az sonra çocukların getirdiği balonu uzun uzun inceleyen Muallim Murtaza Efendi de işin içinden çıkamayınca, mektebi tatil edip, soluğu köyün kahvehanesinde aldı. Muallimin bu vakitsiz gelişine bir mana veremeyen köylüler, şaşkınlık içinde yerlerinden doğruldular. Muallim Murtaza Efendi’nin vukuatı anlatmasını müteakip fotoğraf, elden ele dolaşmaya başladı. Sıra Berber Osman Efendi’ye gelince, Berber Osman Efendi, fotoğrafı dikkatli gözlerle incelerken,
“Yahu benim gözüm bu adamı bir yerden ısırıyor, ama nereden?” Diye yüksek sesle düşününce, o vakte kadar köşesinde yarı uyur, yarı uyanık halde oturmakta olan Topal Himmet,
“Hele şunu bir de ben göreyim,” diye seslenince, Berber Osman,
“Al sen de bak bakalım, dün yediğini hatırlamıyorsun, belki bunu hatırlarsın,” diyerek fotoğrafı Topal Himmet’e uzattı.
Topal Himmet, fotoğrafa şöyle bir göz atar atmaz, bastonuna davranıp ayağa kalktı.
“Hayırlara tebdil eyle yüce rabbim. Yahu bu bizim Celep Süleyman. On sene oluyor öleli. İstanbul’a davar götürürken vefat etmişti,” diye bağırınca, Berber Osman fotoğrafı Topal Himmet’in elinden çekip,
“Tabii yahu. Nasıl da hatırlamadım. Bu bizim Celep Süleyman’ın ta kendisi. Aşiyan’da toprağa vermiştik. Yaz günü köye getirememiştik,” diye bağırınca, kahvehaneyi dolduran köylülerin şaşkınlığı daha da artmıştı. Yanık Burhan,
“Yahu tamam. Ben de tanıdım şimdi. Tanımasına tanıdım da, nasıl oluyor da Celep Süleyman’ın fotoğrafı uçan balonun ucunda gelip köyümüzün mezarlığına konuyor?”
Kahvehanede her kafadan bir ses çıkmaya başlamıştı. Celep Süleyman’ın fotoğrafı elden ele geziyor, hiç kimse Yanık Burhan’ın sualine bir cevap bulamıyordu. Bir vakit sonra, nafile konuşmanın bir faidesi olmadığını fark eden köylüler, köşelerine çekilip, Demci Hüs’ün dağıttığı çaylarını yudumlamaya başlamışlardı. Kahvehanede çay kaşıklarının bardaklar üzerinde çıkardığı seslerden başka ses kalmamıştı. Fekat her bir köylünün aynı mevzuyu düşündüğü belli idi. Sükuneti Melül Niyazi bozdu. Yelek cebinden çıkardığı köstekli saatine bakarak,
“Namaz vakti kardeşler, haydin abdese. İmam Malik ezanı çığırır birazden”
Kahvehaneden çıkıp camiye doğru yürürlerken Melül Niyazi, Topal Himmet’in kulağına eğilerek,
“Namazdan sonra bir de İmam Malik’e soralım bu muammayı, bakarsın O bilir bu işin sırrını. Çıkar bu işin içinden,” diye fısıldadı.
Namaz sonrası, köylülerin anlattığı muammayı dikkatle dinleyen İmam Malik, gözlerini kapatıp, oturduğu yerde iki yana sallanmaya başladı. Dudakları okuduğu dua ile kıpırdıyor, parmakları tespihinin taneleri arasında hızla hareket ediyordu. Camide tespih sesinden başka ses duyulmuyordu. Bir vakit sonra, beklemekten sıkılan Topal Himmet,
“İmam efendi, imam efendi, tespih şıkırdatmayı bırak da ne diyeceksen de. Çoluk çocuk evde ekmek bekler.”
Topal Himmet’in bu sözlerinden sonra, İmam Malik sallanmayı kesip, gözlerini yavaşça açarak,
“Yani şimdi siz bu muammaya bir mana veremediniz mi?”
“Veremedik.”
“Bunda anlaşılmayacak bir şey yok efendiler. Mesele basit. Rahmetlinin ruhu muzdarip.”
“Nasıl yani?”
“Mezarının köyümüze nakli iktiza etmektedir. Ancak o vakit rahmetlinin ruhu sükunete kavuşacaktır.”
İmam Malik’in bu sözleri sonrasında camiye sessizlik hakim olmuştu. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor, herkes şaşkınlık içinde İmam Malik’e bakıyordu. Sessizliği bozan yine Topal Himmet oldu.
“Nakil işi kolay. Aramızda para toplar, nakil işini hallederiz. Lakin Celep Süleyman’ın fotoğrafı, uçan balonun ucunda gelip, köyümüzün mezarlığına nasıl konuyor, sen onu söyle.”
İmam Malik yerinden doğrulurken, parmağını Topal Himmet’e doğru sallayarak,
“Orası evliya işidir Himmet Efendi,” dedi. “ Suali bize düşmez.”
O vakitlerde, Sivriçukur köyünde olup bitenden habersiz olan Lafazan Şinasi Efendi, çayıra fotoğraf ekmek sevdasından çoktan vazgeçmiş, birkaç gün düşündükten sonra yeni bir muzırlığın peşine düşmüştü. Sabahları erkenden kalkıp İstiklal Caddesine gidiyor, itina ile süslenmiş lokanta vitrinlerinden, en lezzetli yemeklerin fotoğraflarını çektikten sonra, atölyesine dönüyor, tab ettiği fotoğrafları sandviç ekmeklerinin arasına koyarak vitrine diziyordu. Vitrin camına ise her gün değiştirdiği bir mönü asıyordu. Lafazan Şinasi Efendi’nin bu icadı ilk vakitler tuhaf görünse de, bilhassa mahallenin fakir fukara insanları arasında pek beğenilmişti. Temsil misal, ekmek arası hünkar beğendi satın alan bir fukara, kaldırımın kenarına oturup, ekmeğin arasından hünkar beğendi fotoğrafını çıkarıp, dizlerinin üstüne yerleştiriyor, ekmeğini yerken bu müstesna yemeğin fotoğrafını seyredebiliyordu. İşlerin iyi gittiğini gören Lafazan Şinasi Efendi ise, fakir fukaraya yeni mönüler hazırlayabilmek içün, her sabah üşenmeden İstiklal Caddesinin yolunu tutuyordu.
İşte o günlerde Sivriçukur köyünün ihtiyar heyeti, Celep Süleyman’ın kabrinin, köylerine nakline karar vermiş, işlerin takibi içünse, Topal Himmet, Melül Niyazi ve Mırık Mustafa gönüllü olmuşlardı. Otobüs yola çıktığında Topal Himmet, Mırık Mustafa’nın kulağına eğilerek,
“Otel masarifi bize ağır gelir. Çamlıca’ya gidip Kekikçi Rahmi’ye misafir olalım diyorum. Ne dersin?” Diye sordu. Mırık Mustafa,
“Münasip olur derim,” diye cevap verdi. “ Hem görmüş oluruz Kekikçi Rahmi’yi. Beş sene oldu İstanbul’a göçeli. Hiç görüşemedik.”
Kekikçi Rahmi, Melül Niyazi’nin çaldığı kapıyı açıp köylülerini karşısında görünce sevincinden deliye dönmüştü. Kucaklaşma ve hal hatır faslını müteakip, Topal Himmet’in anlattıklarını hayretler içinde dinleyen Kekikçi Rahmi,
“İmam Malik doğru söylemiş. Bu iş evliya işi,” diye mırıldandı.
O sırada mutfakta, bir yandan yemek pişiren annesine yardım ederken, bir yandan da Topal Himmet’in anlattıklarına kulak kabartan Kekikçi Rahmi’nin kızı Kalık Remziye, birdenbire, arkadaşı Uzun Hayriye ile birlikte, Beykoz çayırında gördükleri uçan balonları hatırladı. Uzun Hayriye ile birlikte, Muskacı Meryem’e fal baktırmaya gittikleri gün, Beykoz çayırındaki kalabalığı merak edip çayıra doğru yürümüşlerdi. Üstelik Uzun Hayriye, o esnada etrafına toplanan fotografi sanatçılarına balonların esbabı mucizesini anlatan Lafazan Şinasi Efendi’den pek hoşlanmış, kalabalığın dağılmasını müteakip, Uzun Hayriye ile birlikte, Lafazan Şinasi Efendi’yi oturduğu mahalleye kadar takip etmişler, hatta oturduğu evi bile öğrenmişlerdi.
Topal Himmet’in anlattıkları ile, Beykoz çayırında gördüklerini birbirine bağlayan Kalık Remziye, o evliyayı tanıdığını anlatmak içün salona doğru yürürken aniden durup, gördüklerini misafirlerine ve babasına anlatmaktan vazgeçti. Aklına Muskacı Meryem’in bir sözü takılmıştı.
“Bir dilek tutup evliyadan yardım isteyeceksen, dileğinden ve gittiğin evliyadan kimseye söz etmeyeceksin.”
Ertesi sabah, gün doğmadan uyanan Kalık Remziye, dışarıya fırlayacakmış gibi çarpan kalbinin sesini eliyle bastırmaya çalışarak, bahçe kapısından fırlayıp yola düştü. Lafazan Şinasi Efendi’nin oturduğu sokağa vardığında, bir köşeye sinip, sabah ezanını beklemeye başladı. Bir vakit sonra İstanbul semalarını kaplayan ezan sesleri ile birlikte yerinden fırlayan Kalık Remziye, gece yatmadan önce en güzel entarisinden kestiği çaput parçasını, Lafazan Şinasi Efendi’nin oturduğu evin önündeki dut ağacına bağlayıp, koşar adımlarla ve dudağında dualarla evine döndü.
Kalık Remziye’nin evine döndüğü, Topal Himmet ve arkadaşlarının, Celep Süleyman’ın kabrinin nakli içün Aşiyan’a doğru yola çıktıkları sabah, erkenden uyanan Lafazan Şinasi Efendi, bahçesindeki dut ağacına bağlı çaput parçasını gördüğünde, “Bu da ne demek oluyor?” Diye düşündü ise de, bu garip hadisenin üzerinde durmadı. Çantalarını sırtlayıp, İstiklal Caddesine müteveccihen yola çıktı. O gün, ekmek arası fotoğraf satın alan her bir fukaraya, çoban salata fotoğrafını bila bedel vermeyi düşünüyordu. Hakeza, işler iyi gitmeye devam ederse, fukaraya bila bedel dağıtmayı düşündüğü ikramlar arasında kazandibi veya tercihan tavukgöğsü de mevcut idi.
İşte o gün, Yeşil Bursa Kebapçısı’nın vitrininden çektiği çoban salata fotoğrafını akşam yemeğine yetiştirmek üzere evine dönen Lafazan Şinasi Efendi, dut ağacına bağlı çaput sayısının dörde çıkmış olduğunu görünce,
“Bu işin içinde bir iş var. Fekat ne?” Diye düşünerek ve biraz da canı sıkılmış olarak, karanlık odasına kapandı.
Öte yandan, dileğinin gerçekleşmesini sabırla bekleyen Kalık Remziye, aradan geçen uzun günler sonunda vakit vakit umutsuzluğa kapılıyor olmasına rağmen, yine de inancını korumaya çalışıyordu. O günlerden bir gün, “Acaba duaları eksik mi okudum?” Diye düşünüp, Muskacı Meryem’i ziyarete karar verdi. Muskacı Meryem, Kalık Remziye’yi dikkatle dinledikten sonra,
“Eksiğin yok evladım. Bir vakit daha bekleyiver bakalım. Umutsuzluğa kapılma. Evliya kısmının işi başından aşkın olur. Lakin yarın gidip şöyle uzaktan bir bakıver bakalım, çaputun yerinde duruyor mu? Münasebetsizin biri çaputunu çözüp atmış olmasın.”
Kalık Remziye’nin çaputuna bakmak içün yola düştüğü sabah, Lafazan Şinasi Efendi şiddetli bir nevazile yakalanmış, bedeninde, yatağından kalkıp Beyoğlu’na çıkacak takati bulamamıştı. Ekmek arası fotoğraf satışlarına yardım etmesi içün, yakin arkadaşı Düzgün Musa’ya haber göndermeye karar verdi. Haberi alır almaz arkadaşının yardımına koşan Düzgün Musa’nın ekmek tezgahının başında yerini aldığı vakitlerde Kalık Remziye, Lafazan Şinasi Efendi’nin oturduğu sokağa varmak üzereydi.
Kalık Remziye, çaputunun yerinde olup olmadığını kontrol etmek maksadı ile, ağır adımlarla Lafazan Şinasi Efendi’nin evine yaklaşırken, Düzgün Musa’nın sıcak bakışlarını üzerinde hissetti. Düzgün Musa ile göz göze geldiklerinde ise bu sıcak bakışlar, yanaklarının al al olmasına sebep olmuştu. O sırada çaputunun yerinde olduğunu da gören Kalık Remziye, daha sonraları kendisinin de şaşıracağı bir cesaretle tezgaha yaklaşıp, Düzgün Musa’dan bir ekmek arası külbastı fotoğrafı istedi. Düzgün Musa, ekmek arası fotoğrafı Kalık Remziye’ye uzatırken, tezgahın altından çıkardığı kazandibi fotoğrafını paketin üzerine koyarak mahcup bir ifade ile konuştu.
“Şayet kabul buyurursanız, bu kazandibi fotoğrafı da bendenizden size bergüzar olsun efendim.”
“Ay nasıl olur bilmem ki… Beni mahcup ediyorsunuz.”
“Lütfen bu cesaretimi mazur görünüz. İnanınız ki fena bir maksadım mevcut değil. Nasıl olduğunu bilmiyorum. Fekat hakikat şu ki, sizi görür görmez kalbimde hissettiğim heyecan bendenizi cesaretlendirdi. Hatta daha sonra bedbaht olmak pahasına daha da ileriye gideceğim. Az ileride bir tatlıcı var. Benimle birlikte bir limonata içmeyi kabul ederseniz, bahtiyar olacağım. Kabul etmezseniz size kırılacak değilim. Beni tanımıyorsunuz. Lakin şunu bilmenizi isterim. Teklifimi reddederseniz, bendenizi tarifsiz acılara terk etmiş olacaksınız.”
Kalık Remziye, bir yandan Düzgün Musa’yı dinlerken, bir yandan da bu tesadüfü evliyanın hazırladığını düşünüyordu. Düzgün Musa sözlerine ara verip, müspet bir cevap almak ümidi ile susunca, gözlerini Düzgün Musa’nın gözlerinden kaçırarak cevap verdi.
“Teklifinizi kabul edeceğim. Lakin beni yanlış anlayıp, bu kabil teklifleri hemen kabul eden hafifmeşrep bir kız olarak tanımanızdan endişe ediyorum.”
“Lütfen böyle düşünmeyiniz. Sizi hafifmeşrep bir kız olarak görseydim, inanınız değil böyle bir teklifte bulunmak, yüzünüze bile bakmazdım. Bu kabil bir davranış, benim gibi mazbut bir erkeğe asla yakışmaz.”
Kalık Remziye, üçüncü buluşmalarında Düzgün Musa’dan izdivaç teklifi alıp, görücüler için evlerinin adresini verdiğinde, ilk işi Lafazan Şinasi Efendi’nin bahçesine koşup, ağaca yüzünü sürdükten sonra çaputunu çözmek olmuştu. Birkaç gün sonrasında, Düzgün Musa ile Kalık Remziye’nin aileleri bir araya gelip, çocukları içün söz kestiklerinde bile Kalık Remziye, kısmetinin açılması içün evliyadan dilekte bulunduğunu, Lafazan Şinasi Efendi’nin bahçesindeki ağaca çaput bağladığını herkesten saklıyordu. Lakin Muskacı Meryem, Kalık Remziye’ye yemin vermesine rağmen çenesini tutamamış, fal baktırmak içün gelen müşterilerine, Kalık Remziye’nin kısmetinin nasıl açıldığını ağzından kaçırıvermişti.
Lafazan Şinasi Efendi’nin bahçesindeki dut ağacının çaputlarla dolması o vakitlere rastlar. Olup bitene bir türlü mana veremeyen zavallı Lafazan Şinasi Efendi, çareyi İstanbul’un başka bir semtine, müstear bir isimle taşınmakta bulmuştu. Tıngır Osman Efendi namı ile taşındığı mahallede, ekmek arası fotoğraf satma işini idame ettirmeyi düşündü ise de, en azından bir vakit, artık Lafazan Şinasi Efendi olmadığını, Tıngır Osman Efendi olduğunu düşünerek, ekmek arası fotoğraf satma işinden vazgeçmişti. Fekat üstün zekası ile nam salmış bu zat yeni bir icat bulmakta gecikmeyecekti. Bu icat, fotoğraf çekerken ellerinin titremesine mani olamayan fotoğrafçılar ile, taktire şayan fotoğraflar çekebilmek içün her daim sırtlarında büyük malzeme çantaları taşımaktan müşteki olan fotoğrafçıların alakasını çekecek bir keşifti. Yeni icadını, münasip bir nakit karşılığında fotoğrafçılara öğretmeden önce kendi üzerinde denemeye karar vermiş, ilk iş olaraktan her iki dizine birer fotoğraf makinesi bağlamıştı. Makinelerin deklanşör kısmının üzerinden geçirilen gayet muhkem bir lastik sicim, dizlerin arka kısmına düğümleniyor, diz geriye doğru hızlıca büküldüğünde ise, lastik sicim gerilerekten, deklanşör mekanizmasını harekete geçiriyordu. İstenir ise, evvela sağ diz münasip bir zaviye ile sağa doğru döndürülüyor, diz hızlıca geri bükülüp fotoğraf çekimi tamamlandığında, bu defa sol diz münasip bir zaviye ile sola doğru döndürülüyor, diz hızlıca geri bükülüp ikinci fotoğraf temin ediliyordu. Her iki fotoğraf yan yana tab edildiğinde ise, fevkalade temaşa zevki veren panoramik manzaralar ortaya çıkıyordu. Bu sayede panoramik fotoğrafların çekimi mümkin olabildiği gibi, dizlerin tek tek kullanılması suretiyle, başka suretler de çekilebiliyordu.
Tıngır Osman Efendi’nin yeni icadı fotoğrafçılar arasında derhal kabul görmüş, Sirkeci esnafında çanta satışları azalmış, buna mukabil Mahmutpaşa’da dizleri örtecek uzunluktaki paltolar ise bol bol müşteri bulmaya başlamıştı. Artık fotoğrafçılar ellerini kollarını sallayaraktan gezebiliyor, hatta evlerine dönerken, sabahtan sipariş aldıkları zerzevat paketlerini bile taşıyabiliyorlardı.
Ahvalden memnuniyet duymayan bir kişi var idi ki, bu zat elbette Ulemabaşı Muntazam Efendi idi. Muntazam Efendi’nin kanaatine göre fotografi sanatı ayağa düşürülüyordu. Ayrıyeten fotoğrafçıların durduk yerde, ikide birde haşa huzurdan çifte atar gibi bir hareket yapmaları da bu sanata layık değildi. Mevzuyu tetkik etmesi içün ricada bulunduğu Şifadar Haluk Efendi, tetkikleri neticesinde, bu gafil mucidin aslında Tıngır Osman Efendi değil, düpedüz Lafazan Şinasi Efendi olduğunu rapor ettiğinde ise hiç şaşırmadı. Birkaç gün sonra, Ulemabaşı Muntazam Efendi’nin vazifeye çağırdığı disiplin heyeti, sert bir tamim neşrederek fotografi sanatçılarına dağıtmaya başladı. Tamim şu mealde idi.
“Aziz ve muhterem fotografi sanatçıları. Son vakitlerde, Lafazan Şinasi Efendi namıyla maruf bir münafık tarafından icat olunan bir garip fotoğraf çekme tarzı, disiplin heyetimizce muzır bulunmuş ve haliyle yasaklanmıştır. Taktir edersiniz ki, fotografi sanatını ayağa düşürmek, adı geçen münafığın haddi değildir. Bundan maada, fotografi sanatçılarının paltolarının önünü açaraktan arkalarına çifte atmaları kendilerine asla yakışmamaktadır. Bu durum muvacehesinde, malum zatın icatlarına yardım ve yataklık eden, icatlarını kullanmakta ısrar eden fotografi sanatçıları da, aynen bu münasebetsiz zat gibi münafık ilan olunacaktır. Keyfiyet siz muhterem fotografi sanatçılarına ilan olunur.”
Disiplin heyetinin bu sert tamimi karşısında, birçok fotografi sanatçısı, ulemanın gazabından çekinerek bu usuldeki icraatlarına son vermişlerdi. Buna mukabil Lafazan Şinasi Efendi’nin bu muzır icadı uzun vakitler dilden dile dolaşmış, Lafazan Şinasi Efendi’nin namına nam katmıştı. Gördüğü bunca hüsn-ü kabulden cesaret alan Lafazan Şinasi Efendi, birbiri ardından yaptığı yeni icatları ile efkar-ı umumiyenin alakasını çekmeye devam etmişti. Hatta bir rivayete göre, devrin Ulemabaşı Muntazam Efendi, Lafazan Şinasi Efendi’nin muzırlıklarına daha fazla katlanamayıp, selameti, vazifesini Hükmi Efendi’ye devredip, inzivaya çekilmekte bulmuştu.
Tuğrul ÇAKAR
Siyah Beyaz Masallar/ Tuğrul Çakar/ Mevsimsiz Yayınevi 2007/ Ankara
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only