Arşivimizden  - From Our Archives

 

Haluk Uygur

 

 
 

Fotoritim Künye - FR Staff

Ali Emre Çetiner

Baybars Sağlamtimur

Berna Akcan

Birgül Erken

Celal Kılıç

Ergün Karadağ

Evren Şar

Faika Berat Pehlivan

Funda Gönendik

İmren Doğan

İnci İşler

Levent Yıldız

Pınar Dağ

 

Fotoritim duyuruları için e-posta kaydı.

Join our mail-list.

ETKİNLİKLER - ACTIVITIES
Ana Sayfa - Main Page > TEMMUZ 2008 SAYISI - JULY 2008 ISSUE > Umut Hepvar : Şeb-i Yelda : Fotoğraf ve Ötekileştirme
Umut Hepvar : Şeb-i Yelda : Fotoğraf ve Ötekileştirme

FOTOĞRAF VE ÖTEKİLEŞTİRME
 


BBC World Service Brezilya’ya giden foto turlarının haberini veriyor radyodan. Sayıları gün geçtikçe artan Avrupa’lı fotoğraf avcıları, dünyanın en büyük suç merkezlerinden Sao Paolo’nun arka sokaklarında suçun, fakirliğin ve düşkünlüğün fotoğrafını çekebilmek için objektifleri ile iz sürüyorlarmış. Brezilya’lı tur operatörlerinin durumdan memnun olduğunu söylüyor ajans, bunun Avrupalı zengin ülkelere dünyanın başka yerlerinde yaşamın nasıl sürdüğünü göstermek için bir fırsat olduğunu düşünüyormuş turizm acentaları. Kendilerince haklılar belki de. Brezilya polisi baştan uyarısını yapıyor ve köşeye çekiliyor sizleri koruyamayız fakirliğin ve yılgınlığın kokusunun sindiği suç sokaklarında diyerek. Onların da içleri müsterih anlaşılan. Sao Paolo’nun ihtişamlı zenginliği ve büyük fabrikalarının bacaları arkasında, şehrin hemen dibinde aslında ama şehrin gözlerinin çok uzağında kalan mahallelerde umutsuzluk ve yokluğun verdiği hınçla güne başlayan milyonlarca kadının, erkeğin ve çocuğun, yaşadıkları sokaklara ve evlere bir hayvanat bahçesine girer gibi rahatlıkla objektiflerini uzatan yabancılar hakkında ne düşündüğünü bilemiyoruz. BBC haberciliğin hakkını veriyor belki de ve yoksulu varsılın gözünden yoksulsuz anlatıyor.

 

Radyonun dokunup geçtiği bu iki dakikalık haber spotu, çok tartışılan ve belki de kesin bir cevabı olmadığı bilinmesine rağmen tartışılmaya devam edilecek bir konuyu gündeme getiriyor. Gerçeğin, insana ait gerçeğin,  fakirliğinin, yokluğunun, acısının, çaresizliğinin, ümitlerinin ve ötekiliğinin fotoğrafı çekilebilir mi? Dikkat ederseniz çekilmeli mi demiyoruz henüz, o ancak başka ve daha uzun bir tartışmanın konusu olabilir. İnsanoğlunun yalın halinin fotoğrafı çekilebilir mi şimdilik daha önemli bir soru gibi görünüyor. Fotoğrafçı, gerçeklere hiç dokunmadan belgeleyebilir mi insanın kötücüllüğünün yol açtığı yıkımı? Modernliğin sistemli bir şekilde şehirli burjuvanın hayatından çıkardığı ölümü, hastalıkları ve yoklukları sürgün edildikleri kenar mahallelerden alıp önümüze getirebilir mi rahatsız olalım ve unutmayalım diğer yarımızı diye? Fotoğraf, etnik, dinsel, kültürel ve fiziksel olarak farklı olanı, Fordist yaşam tarzının sadece ürünleri değil insanları da tek tipleştirdiği militarist bir renksizlik ve düzen saplantısının ötesinde, bir karnaval şenliğinde ve anarşisinde (Bakhtin’i de anarak tam bu noktada) bize getirebilir mi? Fotoğraf hiç görmediğimiz bizden uzak tutulan ve bize yabancılaştırılan dünyayı bize gösterebilir mi olduğu gibi, hiç dokunmadan ve hiç yargılamadan? Belgesel fotoğrafçılar ve photojournalistler bunu yapabilmenin iddiası ile ayakta durmaya çalışıyorlar. Bir noktaya kadar da zaman zaman gerçeği gördükleri gibi yansıtabildiklerini yadsımamak gerekir; çünkü fotoğraf bir çok şey olmanın yanısıra bir belgedir de ve binlerce kelimenin anlatamadığını, bir anı ve bir imgeyi zamansız ve mekansız bir evrende dondurarak hafızalara nakşedebilir. Yabancısı olduğumuz hayatları ve kültürleri, kendimize dair en sağlam inançları da sorgulamamıza yol açarak tanıtabilir; bizi bize, insanı insana tüm yalınlığı ile gösterebilir bir dereceye kadar. Fotoğrafçı, fotoğraf makinesi gibi bir aracı olabilir belki (bundan çok emin değilim, olmasını ümit ediyorum diyelim), gerçeği aktarmada bir elçi olabilir ve bizi kışkırtabilir gerçeğin çoğu zaman içimizi acıtan kurnazlığı ile.

 

Göstergebilimin ve imge çözümlesinin kaynağını aldığı post yapısalcı bakış açısı tam da bu noktada işimize yarıyor bence. Post yapısalcılar, metinsel kurgularda (ki fotoğrafı da görsel bir metin olarak bu kategoriye sokmakta bir sakinca görmüyorum) yazarın yaratıcı ediminin gücünün giderek daha da önemsizleştiğini ve asıl önemli olanın metnin bağlamsal yapısı ve metnin anlamsal yapısını çözümleyen okuyucunun metne yüklediği anlamlar olduğunu ileri sürerler. Daha açık bir ifade ile söylersek, metin bir anlamla birlikte doğmuyor yazarın zihninden, sabit bir anlamı ya da bir amacı yok; yazarın hangi duygularla ya da amaçlarla metni kaleme aldığı son tahlilde önemli değil, önemli olan metnin tüketildiği anda ifade ettiği anlam sadece. Göstergebilimin önerdiği, bu durumda, şöyle özetlenebilir: hiçbir metin yazılmaz, ama her metin okunur. İnsan gerçeğinin en yalansız halinin, acıların ve yoksunlukların, farklı olanın, bizden olmayan ötekinin fotoğraf karesinde yansıtılması tartışması bu açıdan bakıldığında farklı bir anlam kazanıyor. Şayet, Roland Barthes gibi, yazarın öldüğüne inanıyorsak biz de, bu durumda fotoğrafçının da, bir metin kurgucusu olarak, ölmüş olabileceği fikrine kendimizi alıştırmamız gerekiyor. Bu sebeple, fotoğrafın kim tarafından ve niye çekildiğinden ziyade asıl tartışılması ve cevabı bulunması gereken soru, fotoğrafa, (kültürel ve politik) bir varlık olarak, neden ihtiyaç duyarız ve biz bir imgesel metin olarak fotoğrafa niçin bakarız olmalıdır belki de.

 

Psikanalitik kuram mesela, bireyin bedeninin ve kimliğinin, kuralları kendinden önce belirlenmiş dilsel kurgular üzerinden, sahip olamadıkları ve yoksunlukları temelinde tanımlandığını ileri sürer. Bu durumda, baktığımız, dokunduğumuz ve anlamaya çalıştığımız her doğal olgu, her insan, aynada kendimize her bakışımız ve camdan dışarıya diğer insanlara her göz süzüşümüz, bu eksiklikleri ve yoksunlukları anlamak içindir. Bu sebeple, fotoğraflara bakış sebebimiz, fotoğraflarda aradığımız her ne ise, Lacan’ın herşeyden habersiz bebeğinin aynada kendini bulma çabasından çok da farklı değildir. Her bir fotoğrafta kendimize dair bir şey ararız; bizden ve bize ait olmayan ne varsa onları bulmaya ve bir parçamız yapmaya çalışırız. Her fotoğrafla, ben ve biz tanımımız pekişir ve kaçınılmaz olarak ötekinin, dışarlıklının, biz olmayanın kim olduğuna dair bir fikir oluşur kafamızda. Fotoğraflara bakarız ve fotoğrafta gördüğümüz insanları, biz olsak bile bu bazen, dışarıdan bakarak anlamaya çalışırız çünkü kim olduğumuzu ve olmadığımızı pek bilmeyiz aslında ve lunapark aynalarında gördüğü ile eğlenen ama ne gördüğünü tam olarak bilemeyen çocuklar gibi, her bir fotoğrafa dönüp dönüp tekrar bakarız, ne gördüğümüzü tam olarak anlayabilmek ve gerçekten gördüğümüzün biz olduğundan emin olabilmek için. Ama beri yandan, bizim dışımızda ve bize rağmen kurulan dil, kendimizi tanımamız ve tanımlamamız için bize gerçeğe dair son derece kısıtlı ve çoğu zaman da yanıltıcı görüntüler sunar. Lacan’ın dil hapishanesinde sıkışıp kalmış parçalı ve sorunlu benlik tanımı, her benlik ve kimlik tanımı gibi, ben’i ancak bir öteki üzerinden ve ötekinin tamamlanmışlığı üzerinden tanımlamaya iter bizi. Fotoğraflar, görüntüler, aynadaki akislerimiz bize tamamlanmış, kusursuz arzu nesneleri, objet petit a’lar sunar. Bu sebeple, Laura Mulvey gibi psikanalizci kültür eleştirmenleri, bakma ve görme isteğinin temelde voyeuristic (röntgenci) bir his olduğunda hemfikirdirler. Yani, fotoğraflara bakarız, sinemaya gideriz, boş kaldığımızda otobüsün camından, balkon penceresinden dışarıyı seyrederiz çünkü ancak görerek, anlamlandırarak ve (neredeyse cinsel bir kıskançlıkla) başka insanlarda kendi eksikliğimizi arayarak bir ben imgesini kurgulayabiliriz. Benliğimiz başkalarıdır, ötekidir; ötekinin acıları, yoksunlukları, çaresizlikleri ve biz gibi olmayışıdır onların fotoğraflarına bakmayı istememizin sebebi. Aynen bir röntgenci gibi, kendi eksikliğimizi ve iktidarsızlığımızı, başka insanların mahreminde ararız; onların dünyasına teklifsiz girişimiz, bazen arsızca başka insanların acılarına tanık olma isteğimiz, onların zayıflıklarında ve yoksunluklarında kendi iktidarımızı oluşturma isteğinden kaynaklanır.


Sebastião Salgado
 

Bu sebeple, elleri ve yüzü buruş buruş olmuş yaşlı amcaları ve teyzeleri, burnu sümüklü ayağı çıplak varoş çocuklarını, tarlada gencecik hayatlarını güneşin kavurduğu el kadar çocukları, Çingeneleri, bir avuç kalmış Yezidileri, Afrika’lı açları, savaş tutsaklarını, hayat tutsaklarını, mayınlara kolunu bacağını vermişleri, fahişeleri, nalbantları, saat tamircilerini, hallaçları, maden işçilerini, Kürtleri, Meksikalı göçmenleri, yüzü gözü artık ancak turist atraksiyonlarında boyanan aborijinleri, sakatları, özürlüleri, delileri, yolunu şaşırmış akıllıları, hamalları, hayatını çöpten toplayanları, alkolikleri, kadın satıcılarını, AIDS hastalarını, velhasıl düşkünü ve zayıfı görmeyi, onların fotoğraflarına bakmayı seviyoruz çünkü bizim gücümüz ve iktidarımız onların bir fotoğraf karesinde nesneleştirilmesinden, bizim bakışımıza ve iştahımıza sunulmasından geliyor.

 

Hiçbir zaman bir parçası olmadığımız, olamayacağımız hayatlarının içine fotograf makinalarımızı sokuyor ve tamamen arsız bir cinsel arzu ile onları bize ait yapıyoruz, onların izlenmeyi isteyip istemediğini düşünmeden. Röntgenciliğin gücü, kurbanının çaresizliğinde ve sıkışmışlığında yatıyor elbette ve fotoğraflarla başkalarına gösterdiğimiz hayatlar ne kadar acınır, ne kadar çaresiz ve ne kadar bizden uzak ama bizim kontrolümüz altında olursa üzerlerinde o kadar çok şey konuşabiliyoruz teğet bile geçemediğimiz yaşamlar ve kültürler hakkında. Stereotipler yaratıyoruz, fakir ama mutlu çingelerin, zencilerin, Afrika yerlilerinin ve Güney Amerika çiftçilerinin fotoğraflarına bakıyoruz, sokak köşesinde yorgun ama yılmamış yaşlı çiçekçi kadınların fotoğraflarını eşe dosta gösteriyoruz; yaşadığı toprak kadar eski adamları ve kadınları bir fotoğraf karesine sıkıştırıp onların acılarına ve yaşanmışlıklarına ortak olmaya çalışıyoruz. Fahişelerin ve travestilerin, sirk çalışanlarının, cücelerin ve özürlülerin hep karanlıklarda geçen yaşamlarını izliyoruz fotoğraflardan, içinde öğütüldükleri dışlanmışlıklar ve eziklikleri hiç bilmek istemeden hem de. Fotoğraf, gerçek insanlara ait gerçek fotoğraflar, bizi insani öze yaklaştırıyor belki, ya da öyle olduğunu düşündürüyor, doğru olabilir bu. Ama, fotoğrafı oluşturan kültürel kodlar, görsel dil ve kurgu gelenekleri, baktığımız fotoğraftaki insanların hayatlarına ve gerçekliklerine yabancılaştırıyor bizi, kaçınılmaz olarak ötekileştiriyor ve birer görsel tüketim nesnesi haline getiriyor. Fakirliğin, yoksulluğun, acının ve ölümün fotoğrafı çekilir çekilmesine ama tam da bu sebeple gördüğümüz hiçbir zaman gerçek olmaz. Gerçeğin simüle edilmiş, medyalaştırılmış ve romantikleştirilmiş haline bakıyor oluruz ve fotoğraflara bakan iktidar gözünün sahibi olarak bizi fotoğraflanmış hayatlardan koparır ve insana dair bir gerçek eğer varsa, bizi o gerçekten uzaklaştırır. 
 
Umut HEPVAR
 
 



Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.

Use By Author Permission Only.

Yorumlar - Comments
Toplam 10 yorum, 1-10 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
Yaziniz cok basarili , tebrik ederim. Rimbaud'nun sozunu “Ben bir başkasıdır” hatirladim.Peki, bu otekilestirme sorunu, belgesel fotografta bir yabancilasmayi da beraberinde getirmiyor mu?
Elif VARGI eklemiş - adds | 06 Temmuz 2008 Saat - Time 01:29
elif hanim tesekkür ederim. nacizane özetlemeye calistim aklimdan gecenleri ve uykumu kaciranlari. belgesel fotografcilar kizacak belki ama ben belgesel fotograf kategorisinin bir ölcüde oksimoron oldugunu düsünüyorum ve bunda da yalniz olmadigim malum. asil bildigim ve anladigim dil ve ifade meselesidir benim ve her dilsel ifadenin kacinilmaz olarak bir iktidar ve ötekilestirme getirdigini düsünürüm. bu baglamda, her bir yarattigi "Öteki" ile birey önce kendine yabancilaşır. Daha somut bir sekilde söylersek, mesela her çekilen "çingene" fotografi, öncelikle cingenelere ve onlarin yasamlarina dair olusmus mitleri (burada Barthes'in kullandigi anlamda kullaniyorum mit'i), cingene stereotiplerini ve onlara dair hikayeleştirmeleri beraberinde getirir ve böylelikle biz ile onlar arasinda bir ayrim cizgisi cekeriz. ama homo sum nihil humanum ad me alienum puto (insan olan hiçbirsey bana yabanci degildir) ise insani iliskilerin özü, kendimiz ve baskalari ile aramiza koydugumuz her tanimsal engel ve baskalastirma nihai olarak kendimize yabancilasmamizi ve kimligimizi birbirinden kopuk ve bazen zır dichotomy ler üzerinden kurgulamamiza sebep olur. bir ay sonra bir terslik olmazsa, biraz marx biraz said üzerinden aslinda bu meseleye dair yazmaya devam edecektim. sorunuz isabet oldu bir miktar spoiler vermis olduk :)
umut hepvar eklemiş - adds | 06 Temmuz 2008 Saat - Time 02:06
sanirim ayni sey uzerine calisiyoruz ve dusunuyoruz :) bu konulari geciren bir yazar, hemen ertesinde bunlari da yazar, cizer ve soyler diyerek boyle bir soru sordum... yazinizi dort gozle bekleyecegim, iyi calismalar..
Elif VARGI eklemiş - adds | 06 Temmuz 2008 Saat - Time 12:55
estagfurullah, fotograf üretme konusunda son derece yeteneksiz birisi olarak sadece fotograflar ve imgeler üzerine düsünmeye calisiyorum vaktim oldukca. biraz da zorunluluktan okudugum metinler büyük ölcüde örtüsüyor fotograf ve sinema ile. aslinda sadece psikanaliz ve fotograf iliskisine dair cok sey yazmak tartismak isterdim ama haddimizi bilerek ancak bildigim kadari ile kisa kisa birseyler yazmak durumunda kaldim. ilginize tekrar tesekkür ederim.
umut hepvar eklemiş - adds | 06 Temmuz 2008 Saat - Time 20:34
Slm,
yazınızı sabah sabah gune baslarken okudum,
Bende gezi yorum atolyelerinde cekilen yoksul cocuk fotograflarinda ve gezi guzergahında icime sinmeyen bir seyler oldugunu arkadaslarla paylamistim.
Hassaslıktan ziyade elimizde kamera kendi sosyo-konomik durumumuzun üstünlüğünün verdigi rahatliğin bize bazi haklari verdiğini mi hissediyoruz bu cekimlerde? Kendi hayatimizda halledemediğimiz bir dolu sorun varken başkalarinin acılarının siddetini gorerek, görüntüleyerek rahatliyor muyuz? Ötekilestirme konusunda cok sey yazilabilir. Foucault ve Sarte'dan bir iki satir da ben yazabilirim. Atomlaşma temasi olabilir belki. Ancak kafayı toparlayıp bunu yazıya dokmek pek de kolay degil...Bir sonraki yazinizi merakla bekliyorum.
Feride Güder eklemiş - adds | 08 Temmuz 2008 Saat - Time 07:48
feride hanim öncelikle ilginize tesekkür ederim. aslinda bu konulari konusmanin her zaman bir niyet okuma krizine dönüsme riski vardir. Fotograf cekenlerin ve fotograflara bakanlarin kisisel nedenleri ve hikayeleri var ve herkesin hikayesi kadar saygıdeğer elbette. ama her insani ilişki gibi fotografçı ve fotografin nesnesi olan insan arasindaki ilişkiyi de sınıf, ırk, etnisite, toplumsal cinsiyet, din ve milliyet gibi toplumsal kurgulardan ve ideolojik örüntülerden bağımsız düşünmemek gerekir. fotografi ile fotografi cekilen arasindaki iliski herseyden önce bir iktidar ilişkisidir bence ve her iktidar iliskisi gibi hayatin bir parcasidir, reddetmek ve yargilamak yerine anlamaya calismak gerekir. yapmaya calistigim da o biraz benim. umarim basarili olmusumdur.
umut hepvar eklemiş - adds | 08 Temmuz 2008 Saat - Time 23:32
Burada birçok söylem düzlemleri teknik hatası var:

Marx 1850’lerin, Barthes gibiler ise ilk bilgisayarlar öncesinin söylem düzelmindedir.

Marx’ta, Malthus’çu bir tutumla, üretim hiçbir zaman tüketimi geçemez. Oysa Verhulst, matematik olarak kanıtlamıştır ki orman yangını kendini söndürebilir ve nüfus artışı kendini durdurabilir ki ikincisi zaten öyle olur. Bu durumda Verhulst nötr kalıyor. Bir de, öbür durum var:

En geç 1970’lerden başlayarak, Dünya’da bilgi üretimi, bilgi tüketimini geçmiştir. Yani, üretilen fotoğraf sayısı, tüketilen fotoğraf sayısını geçti. Bir haber fotoğraf, 1.000-10.000 kareden seçiliyor. Dünya’da 2 milyar kişide cep telefonu var, yani Dünya nüfusunun % 40’ı fotoğrafçı ve her biri yılda yüzlerce fotoğraf çekiyor ama % 30’u ümmi, yani fotoğrafların yer aldığı gazeteleri veya interneti kullanmıyorlar.

Benjamin’den başlayarak, Barthes ve diğer fotoğraf eleştirmenleri bunu hesaba katmadı. Bir de fotoğrafçıların fotoğraf seyretmediğini.

Aç insanların fotoğrafını çekmek, tok insanları yabancılaştırmaz. Adam yaşamında hiç aç kalmamış ki açlığı bilip, korkup, kendini durumdan dışarı çeksin. Ayrıca, özdeşleşerek yabancılaşma (aşkınlaşma) ve yabancılaşarak özdeşleşme var ki bunlar tiyatronun ve zihinbilimin kavramsal sorunlarıdır. İkincisi, yani yabancılaşarak özdeşleşme, küçük burjuvanın en has davranışıdır. Kapıcısına eski giysisini verdiğinde, iyilik değil, kötülük yapıyordur. Onu kendisine karşı nefret eder duruma getirir ve bütün kapıcılar emekli olunca, kapıcılık yaptıkları apartmanda bir daire alırlar.

Bilgi toplumu çağında yaşadığımızı herkes kabul ediyor. Ancak kimse söylem düzlemini değiştirmeye yanaşmıyor. Sanayileşme toplumunun kültürel çözümlemeleri artık geçersiz. Fotoğraf için de öyle. Fotoğrafın geçirdiği aşamaları, Gisele Freund ‘Fotoğraf ve Toplum’ kitabında çok güzel anlatıyor ama o da tam da dönüşümün başladığı (hani meşhur Reagan, Kohl, Thatcher, Özal liberalizmleri) zamana kadar gelip duruyor.

Kendimden örnek vereyim:

Asla ve kata kimseye sadaka vermem. Engelli bile olsa. Birincisi çok aç kaldım ve kimse bana yardım etmedi. İki, kimseyi dilenmeye alıştırmak istemem, engelli bile olsa, o bakımın sorumluluğu devlete düşer. Birinci örnek, entellektüelin ve sanatçının yeni konumuna ilişkindir: Neo-entellektüel, proleterya için kendini feda eden kişi değildir. Önce sağ kalır, sonra fotoğrafını çeker, sonra kitabını bastırır. 70’ini geçtikten sonra hala parası varsa, harcayamayacağı bölümünü istediği gibi bağışlar. Bunu yapmazsa, 1970’lerde gecekondularını yapan öğrencileri, 1980’lerde ihbar eden sınıf atlamış lümpen proleteryayı ve zenginkonduluyu kendi ellerinle yaratırsın.

Tüm bunlar da geçeli çok oldu. 2010’a merdiven dayadık. Söylem düzlemi her 10 yılda bir değişiyor. Bu dediklerim 1990’lar için geçerliydi. 2000’ler için geçerli olanları üretmekle meşgulüm, 2010’lar için ise birkaç ipucu yakalayabildim. Metinlerimde örnekler yaratmaya çabalıyorum.

Aslolan yaşam değildir, ölümdür. Onun için, ölmeden önce kendi varlığında sürekli devrim yapacaksın. Kendinde devrim yapamayan, toplumda hiç yapamaz. Benim ortalama yeni bir insan olma sürem, 6 ayda birdir. Demek ki 100’e yakın kez değişmişim. Böylelikle takvimim 1000’den 3000’e çıktı.

Özdeyiş: Fotoğrafın geleceğini düşünmeden, bugünü hakkında konuşurken, aslında hep geçmişini konuşursun. Bu tüm bilim, sanat ve düşün dalları için geçerlidir.
Reha ÜLKÜ eklemiş - adds | 10 Temmuz 2008 Saat - Time 09:06
sevgili reha ülkü, zihin açıcı notunuzu dikkate alacagim. söyledikleriniz elbette tartışılması ve üzerinde düsünülmesi gerekenler. bir kac noktayi da dikkatinize sunmak isterim. öncelikle yazının uzunlugu ve yayınlandıgı mecra geregi ancak özetin özetini aktarabiliyoruz aklimizdakilerin. ikincisi, sahsen ben de entelektüelin (burada fotografcinin) sorumlulugu ve üretim tüketim iliskileri mevzuunun hala tartışılıyor olmasını sınıf meselesinin tanımlanması ve çözümlenmesi en sıkıntılı meselelerden birisi olmasina baglarim cünkü klasik marksistlerin aksine sınıf bütüncül bir yapı degil, aynen onu oluşturan insanlar gibi parçalı ve kendi çelişkilerini üreten devasa bir çamur yığını gibidir. tam olarak hangi halde ve bicimde oldugunu söylemek ancak tespitin yapildigi yer ve an icin gecerlidir. bu sebeple, olabildigince nicin fotograf üretildigini degil, neden ve nasil tüketildigini anlamaya ve aktarmaya calistim. sahsen ben d-evrim ve devinim konusunda sizinle ayni düsüncede degilim zira ben nacizane simdiye kadar dünyayi ve kendimizi (çokca) degistirmeye calistigimizi ama asil olanin dünyayi ve kendimizi anlamak oldugunu düsünürüm, Marx in aksine.
umut hepvar eklemiş - adds | 10 Temmuz 2008 Saat - Time 16:37
Herşey gün gibi ortada aslında..

"birer görsel tüketim nesnesi haline" getirebildik fotoğrafı da, fotoğraflanan bireyi de hayatlarını da..
Herşeyi tükettiğimiz gibi bunu da tükettik..
Sadece biraz biz olmamız istendi. Biz de olduk.. Öyle güzel olduk ki..
Yaşamlarımız da bizlere benzedi. Onlar da bizler gibi şaşkın hızlı ve amaçsızlaştılar. Ötekileştirdiğimiz bizlerle ötekileştiremediğimiz diğerleri olarak ayırdık.
İnananlar şükretti, inanmayanlar "oh be" dedi.
Ve sonuçta bir başkasının acıdığı, kanadığı yerde ona değil de kendimize ağladık aslında.
İyi ki biz acımıyoruz dedik içimizin en derin yerinden..
Burda bile bizdik bencildik..

Hala benciliz.
Amaçsızlığımız, bir yere oturturamadığımız kişiliklerimiz bazen bencilliklerimiz yüzünden başkalarının hayatına tabir yerindeyse sessizce saldırmaya devam ediyoruz.
Bazılarımız kibar halde yapıyor bunu. Adına iletişim dedim bunca zaman belki de paylaşım.
(Bu arada paylaşmak rahatlatmazmış, dünyadaki en ağır şeymiş aslında.. onu da burada öğrendim)
ama herneyse... sonuçta dahil olduk çektiğimiz her fotoğrafa, her yaşama..

Bunu sadece fotoğrafla değil, hayatımıza aldığımız her araçla yapıyoruz.
Ama unuttum ya hepimiz insanız. Kendimizden herşeyi bekleyebiliriz.

Eğer ki böyle bir ayrım varsa ben de onlardan biriyim. Elinde makine dolaşıyorum.
Bir yandan da sorguluyorum. Birkaç geçerli sebep arıyorum.
Aslında biraz da açıklanamayan bir gönül ilişkisine dönüyor.
Soru işaretleriniz sizi yese bitirse de.. seviyorsunuz işte..
Aşık bir insan mutlaka bulur kanıtlar sevdiğinin olumlu yönlerini.
Burda da biraz böyle.. yüreğimizin altında yatan en özde olan duyguları görmüyoruz hadi doğru söyleyelim görmezden geliyoruz..

Olay gözümden bu şekilde özetlenebiliyor.

Detaylı yazınız için size, yorumlarla katkıda bulunanlara teşekkür ederim.

Çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim..
Elif Bozkurt eklemiş - adds | 20 Ağustos 2008 Saat - Time 00:48
tesekkür ederim yorumunuz icin. son derece degerli bir katki oldu yazmaya calistiklarima.
umut hepvar eklemiş - adds | 26 Ağustos 2008 Saat - Time 22:11
Yorum Ekleyin - Add Comment
Yorum - Comment
Adınız Soyadınız - Name Surname
Mail
Web Sitesi - Web Site
Beni hatirla - Remember me
Yeni bir yorum geldiginde haber verin. Notify me when new comment is added.

Ara - Search

 

 

 

 

TFSF Onaylı Yarışmalar

Photo Contests Under TFSF Patronage

04 Ekim 2008  MERSİN FOTOĞRAF DERNEĞİ 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI

06 Ekim 2008  BOYNER HOLDİNG III.FOTOĞRAF YARIŞMASI "Özgürlük"

06 Ekim 2008  ORHAN HOLDİNG 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI

11 Ekim 2008  KONYA VALİLİĞİ 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Dünya İnançları"

16 Ekim 2008  AYDIN BELEDİYESİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Cumhuriyet Türkiye'sinde Kadın"

28 Kasım 2008 MERSİN VALİLİĞİ 1.ULUSAL FOTOĞRAF YARIŞMASI "Türkiye Mersin'i Tanıyor"

 

 

  Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin İzinsiz Olarak Kısmen veya Tamamen Kopyalanması ve Kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına Göre Suçtur.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.