e-Panel
“Fotoğraf keyifli olduğu kadar zor bir meslektir aslında. Ben fotoğrafçıların yüzde sekseninin mutsuz ve yalnız insanlar olduklarını düşünürüm. Fotoğrafın insanı yalnızlaştıran bir yanı var…”
“Londra’da fotoğrafçı olmak, Londralı olmak ya da olamamak,-nereye ait olduğunu kestirememek ya da bilmek ama bunu öylesi anlara sıkıştırmak ve daha birçok konuyu fotoğrafa, insana, hayata ve hayatın geçiciliğine rağmen sessizce aktarmak galiba en çok “Vehbi Koca”ya yakışıyor, onun öfkesi dinmiş, özlemi pekişmiş,-gönüllü sürgünlük dediği var olma savaşına...”
Söyleşi ve Söyleşi Fotoğrafları: Pınar DAĞ
Waterloo’nun yanındaki Royal Festival Hall’de, fıskiyelerin yanında sözleştik, çocukların bolca oynadığı bir bölge. Yine havası çok güzel bir Londra ve bu kez çok kolay buluyorum J Birbirimizi tanımıyoruz, ben araştırmalarımdan tanıyorum kendisini ve tabii ki güzel yazılarından Fotoritim’e yazdığı. Oturuyorum binlercesinin oturduğu fıskiyeli parkın kıyısına. Fosforlu kâğıt üzerine yazdığım adımı yakama iliştiriyorum, beni fark etsin diye. Buna gerek kalmadan tanıyorum kendisini. Gülümsüyoruz.

Son Tango ⓒ Vehbi Koca
Pınar Dağ: Merhaba değerli Vehbi Koca, teşekkür ederim zaman ayırdığınız için, hemen başlayabiliriz J çünkü çok sorum var.
Vehbi Koca: Rica ederim… Tamam başlayalım J
Pınar Dağ: Sizin çalışmalarınızda yalnızlık temalarını insan fazlasıyla yoğun hissediyor. Issızlık var, bunun farkındasınız değil mi? Siz ne düşünüyorsunuz?
Vehbi Koca: Sanırım bu durumun, benim yirmi yılı aşkın bir süredir İngiltere’de yaşıyor olmamla ilgisi olabilir. Londra’da yaşamak birçok insanın hayali iken, ben sürekli bir ‘gönüllü sürgünlük’ hali içindeyim. Londra benim için İstanbul’un aksine hissetmekten büyük keyif aldığım bir şehir konumunda olmadı hiçbir zaman… Burası, insanların yalnızlaştırıldığı ve bireyselleştirildiği bir metropol ve insanın kendisiyle en çok uğraştığı şehirdir bana göre. Burada feodal ilişkiler sıfır düzeyindedir (zaman zaman sanal özgürlük halleri yaşasanız da aslında bir yasaklar şehridir de) ve tecrübeleriniz, iç fırtınalarınız sürekli tırmalar durur sizi. Bu noktada fotoğraf, sorgulayıcı ve kafa karıştırıcı yanıyla bütünü tamamlayan bir element haline dönüşüverir. Bu bağlamda söyledikleriniz doğru olabilir. Yaklaşık 20 yıldır bu ülkede yaşıyorum, son 10 yılda Türkiye’ye gitme olanağını elde edebildim. Buraya gelirken istediğim koşullar yoktu, fazlasıyla zorunlu ve sorunlu süreçler yaşadım. Tahmin ediyorum fotoğrafçılık benim ruhsal yapıma fazlası ile hitap ediyordu. Çünkü bilirsiniz fotoğrafçı avaredir, bedevidir. Aslında sinemada okudum, sinemacı olmayı hedefliyordum. Bir ekip işi olunca olmadı sinema ve fotoğrafa kaydım, biliyorsunuz fotoğraf bir yalnız adam işi. Yani sorgulamayı, kendinizi anlamayı öğretiyor size çünkü yalnızca siz ve algıladıklarınız var, işte böyle olunca fotoğraf benim için bir kaçış, sığınma alanı haline dönüştü, onun dışavurumu oldu aslında. Mesela, 9 yıl kadar Türkiye’ye gitme imkânım yoktu içinde bulunduğum sosyal koşullardan dolayı, işte o dönemde yoğunlaştığım fotoğraflar ve çekimler, belirttiğiniz ironi ve hüznü taşıyor, haklısınız. Bir ıssızlık ve kabuğuna çekilme söz konusu. O fotoğraflar beni bugüne getirdi, olgunlaştırdı diyebilirim.
“12 Eylül 1980 ile beraber hayatın bütün dinamikleri zedelendi, hasar gördü, sosyal ve kültürel yaşam öncesi ve sonrası bağlamında şekillendirildi. ‘Her şey, hiç bir şey’ olmaya zorlandı ve heveslendirildi.”

Vehbi Koca
Pınar Dağ: Anlıyorum...
Vehbi Koca: Türkiye’de fotoğraf evinde sergi yaptığım zaman, kayıp kent öyküleri diye bir sergim vardı. Bunu devam ettirmeyi düşünüyordum, biraz erteledim ama işte onun ikinci ayağı devam edecek. Hatırlıyorum sergiye gelenlerden bir tanesi bir şey yazmıştı, “bu sürgün ruhunuz hep sürer” gibi iltifat edercesine bir şey yazmıştı. Fotoğraflar sepia tonlanmıştı, çok özel kâğıtlara basmıştım ve gerçekten çok sevdiğim fotoğraflardı. İstanbul’dayken farkına varamıyorsun, yaşıyorsun ancak burada bunu daha belirgin hissediyorsun. Buraya alıştım buradaki yaşam tarzına alıştım tabii ki ama burada inanılmaz yoğunlaşıyor İstanbul özlemi.
Pınar Dağ: 12 Eylül sonrası burada yaşamaya başladığınız sanırım…
Vehbi Koca: Evet. Türkiye’de 12 Eylül 1980 ile beraber, hayatın bütün dinamikleri zedelendi, hasar gördü, sosyal ve kültürel yaşam öncesi ve sonrası bağlamında şekillendirildi. ‘Her şey, hiç bir şey’ olmaya zorlandı ve heveslendirildi. Kırgınlık ve yenilgi psikolojisi insanları içlerine kapattı. Böyle bir süreçte nefes almak gerekiyordu. Londra, buna en uygun şehir konumundaydı ve geldik. Biraz orada yitirdik, biraz da burada.
Pınar Dağ: Türkiye’de özellikle yakından takip ettiğiniz fotoğraf sanatçıları var mı ya da sizin özellikle çalışmalarını takip ettiğiniz bir isim?
Vehbi Koca: Son dönemlerde Murat Germen’i takip ediyorum. Murat Germen, çok zeki bir fotoğrafçı. Seçtiği ve tutkunu olduğu alan ve ürettiği şeylerin bambaşka olduğunu düşünüyorum. Adeta bir bilmece gibi, çalışmalarına bakarsanız, çok güzel bir ritmi var. Bence, Türkiye’de ki değerli olan birkaç fotoğrafçıdan bir tanesi kendisi. Yani bir üst dil oluşturuyor fotoğrafta.
Pınar Dağ: Peki, Türkiye’yi Londra’dan nasıl takip ediyorsunuz bir fotoğraf sanatçısı olarak?
Vehbi Koca: Aslında çok zor çünkü yetişmem gereken çok şey var ancak Fotoritim bu konuda gerçekten çok yardımcı oluyor. Eskiden geniş açı vardı, fotoğraf dergisi vardı oralardan takip etmeye çalışıyordum. Foto dijital var ancak pek takip etmiyorum çünkü fotoğrafın dijital yanı pek cezp etmiyor beni. İz dergisini takip ediyorum ancak Fotoritim’in kolay erişilebilirliği müthiş bir şey ve çok çeşitliliği ile farklı bir ritim sağlıyor. Foto8 diye bir yayın var İngiltere’de ve dünyada ünlü olan bir dergi. Foto8 hem dergisini çıkartıyor hem internet üzerinden yayın yapıyor. Fotoritim ile karşılaştırdığınızda, Fotoritim en az 8 kez daha iyi şeyler çıkartıyor ve bu insanlar bu işlerden çok iyi paralar kazanıyorlar. Burada mesela fotoğrafla ilgilenen birçok kişinin masasında mutlaka bir foto8 dergisi vardır. Mesela foto röportaj diye bir dergi vardı dünyada şimdi kapandı ve Foto8’i geçmişti. Şimdi de Fotoritim Foto8’i geçti, bunu samimiyetle aktarıyorum.

Bilge ⓒ Vehbi Koca
Pınar Dağ: İstanbul’a sıkça gidiyor musunuz?
Vehbi Koca: Londra’da yaşamanın en güzel tarafı İstanbul’a yaptığım yolculuklara dair hissettiğim heyecandır. Yılda en az bir kez giderim İstanbul’a. Sergiler gezmek dostlarımı ziyaret etmek ve onlarla rakı içmek boğazda, ya da Galata’da çay içip sohbet etmek bana büyük keyif verir.

Buluşma ⓒ Vehbi Koca
Pınar Dağ: J Çok güzel gerçekten. Vehbi Bey, şuan güncel olarak ne çalışmalar yapıyorsunuz?
Vehbi Koca: 2008 yılından bu yana, Londra’da illegal sığınmacıların sosyal hayata kazandırılması için faaliyet gösteren S.T.A.R adında bir vakıf için düzenlediğim serginin yanı sıra, fotoğraf atölyesi öğrencilerimin çalışmalarından oluşan fotoğraf sergilerini gerçekleştirdim. Londra’nın kuzeyinde faaliyet gösteren, Renkart Sanat Merkezi’nin yeni binasının açılışına yönelik sergi ve kısa film gösterisi düzenledim. Bu yıl 15.si gerçekleştirilen Londra Türk Film Festivali’nde görev aldım ve festivali belgeledim. Kısa vadede ise iki sergi projesi üzerinde çalışıyorum. Biliyorsunuz İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması dolayısıyla, hem Türkiye’de ve hem de Avrupa başkentlerinde sanatsal ve kültürel projeler hayata geçirilmekte. Londra’da da TC. Kültür ve Turizm bakanlığının desteklediği, Mart ayında açılacak bir sergi üzerinde çalışmaktayım. İkinci sergi projesi ise; Londra’da fotoğraf atölyemizde, şu ana kadar eğitim alan bütün öğrencilerimin yer aldığı kapsamlı bir sergi… Onun da tarihi 24 Nisan 2010. Bunların dışında üzerinde çalıştığım yarı belgesel ve yarı kurgusal bir sinema projesi var. Ayrıca yazmaktan çok hoşlanıyorum ve yazarak geçiriyorum zamanımı son dönemlerde ve fotoğraf öğretmekten fazlası ile keyif almaya başladım. 2006 yılında London Turkish Photography atölyesini kurduk, çok güzel gelişmeler oldu. Çok güzel öğrencilerimiz oldu ve çok eğlendik. Onlara işin mantığını, eksiğini, pratik taraflarını öğretmeye başladım. Çok güzel bir paket hazırladım ve gerçekten çok büyük bir keyif alıyorum bu işi yaparken. Bunla uğraşıyorum. Ve bu fazlası ile zamanımı alıyor. Onun dışında fotoğraf çekmeye devam ediyorum.
Pınar Dağ: Duvara yazmak adlı projenizi biraz anlatır mısınız?
Vehbi Koca: “Duvara Yazmak” adlı projem, üniversite dönemimde başladığım ve devam eden bir projedir ve bu nedenle Kuzey İrlanda konusunda oldukça yüklü bir birikime ve tecrübeye sahip olduğumu söyleyebilirim. Belfast ve çevresini defalarca ziyaret ettim ve çekimler yaptım. Konuya taraf olmuş karşıt gruplarla ve onları yönlendiren insanlarla sohbet etme imkânım oldu. Zorlukları ve riskleriyle beraber, keyifle ve hevesle çalıştığım en önemli projemdir benim.

Duvara Yazmak ⓒ Vehbi Koca

Duvara Yazmak ⓒ Vehbi Koca

Duvara Yazmak ⓒ Vehbi Koca
“Katiyen tam tersi. Bir şeyler sanıldığı gibi aşılmış değil yani. Mesela kaç kişi biliyor Belfast’ta koca koca duvarların olduğunu, zamanın yıkılan Berlin duvarları gibi.”
Pınar Dağ: O bölge çok farklı geliyor bana, henüz gitmedim ancak…
Vehbi Koca: Gerçekten farklı bir bölge ve gitmeni tavsiye ederim. Orası çok yalnız, melankolik bir bölge, tabii ki içten ve samimi insanlar var. Katolik ve Protestanların yaşadığı bir bölge biliyorsun, Katoliklerin ayrılmayı istemeleri söz konusu ancak alt hukukta bu tamamen politik. Cumhuriyetçilerle kralcılar arasında yaşanan bir sorun bu biliyorsunuz. Cumhuriyetçiler İrlanda ordusu taraftarı, kralcılar Lloyd’cular yani İngiltere ye bağlı kalmak isteyenler. Onların savaşı hala devam ediyor işte o duvarların her tarafını gezdik ve insanlarla konuştuk ve kimse birleşmek istemiyor. Örneğin Türkiye’de son dönemlerde demokratik açılımlardan bahsediliyor ancak bunun çok kolay bir şey olmayacağını düşünüyorum. İşte bu noktada tecrübelerimizle neler katabileceğimizi ya da nasıl yaparız bir aktarımda bulunuruz diye düşünüyoruz. Ancak açıkçası Türkiye’de bu sürecin oturabileceğine karşı ciddi kaygılarım olduğunu belirtmek istiyorum.

Duvara Yazmak ⓒ Vehbi Koca

Duvara Yazmak ⓒ Vehbi Koca

Duvara Yazmak ⓒ Vehbi Koca
Pınar Dağ: Bir şeylerin olgunlaşması zaman alır tabii ki. Türkiye dışında, “demokrasinin bayrağını taşıyan ülkeler” gibi duruyorlar ancak böyle olmadığını anlıyorsunuz…
Vehbi Koca: Katiyen tam tersi. Bir şeyler sanıldığı gibi aşılmış değil yani. Mesela kaç kişi biliyor Belfast’ta koca koca duvarların olduğunu, zamanın yıkılan Berlin duvarı gibi.
Pınar Dağ: Sizin için fotoğrafı yazmak, öykülemek ne ifade ediyor?
Vehbi Koca: Yukarıda vurguladığım gibi, eğer söyleyecek sözünüz varsa fotoğraf makinesi sizin ‘algınızı’ ve ‘yorumunuzu’ ifade edebileceğiniz çok önemli bir araçtır.

Duvara Yazmak ⓒ Vehbi Koca

Duvara Yazmak ⓒ Vehbi Koca

Duvara Yazmak ⓒ Vehbi Koca
Pınar Dağ: Fotoğrafa dönersek, sizin fotoğrafı anlama biçiminiz yıllara göre değişim yaşadı mı? Fotoğrafla aranızdaki ilişki nasıl, sizin için ne ifade ediyor?
Vehbi Koca: Tabii ki insan sürekli değişiyor, evreler geçiriyorsunuz. Fotoğrafa yönelik bakış açım, teknolojik farklılığın dışında hiç değişmedi. Fotoğrafı hep bir ifade ve anlatım aracı olarak gördüm. Eğer söyleyecek bir sözünüz varsa, fotoğraf bu noktada daha da önem kazanıyor. Ama şu gerçeğide ifade etmek gerekiyor ki; işin ticari boyutu da rahatsız edici seviyede. İlk zamanlarda mesela fotoğrafı idealize etmiştim, benim için yaşamın olmazsa olmazıydı. Fotofçılığı biraz militan bir bakış açısıyla yapmaya çalışırdım. Tabii ki fotoğrafçılıkta ki ilk yıllarıma nazaran fotoğrafın daha fazla oturmuş olduğunu fark ettim. Yani hayatımın merkezi olmaktan çıktı ama hep hayatımda artık. Eskiden çok önemserdim fotoğrafı ama artık eskisi gibi değil, mesela Türkiye’de sohbet ettiğim birçok kişi fotoğrafın kendileri için bir yaşam biçimi, fotoğrafsız yapamam ben gibi yaklaşımları var, bu tarz bir yaklaşıma yakın hissetmiyorum kendimi, benim için hayatın kendisi daha mühim ve fotoğraf bir araç sadece. Bazen kendime soruyorum neden fotoğraf çekiyorum, yazmak varken vb… ancak bu benim mesleğim, yapmak zorundayım. Ayrıca biliyorsunuz hem meslek olarak yapmak ve ayrıca bir sanat olarak sürdürme çabanız çok büyük bir emeğe karşılık geliyor, nitekim büyük bir rekabet içindesiniz. Fazlasıyla yorucu.

Dua ⓒ Vehbi Koca
“…fotoğraf sokakta ki insan, yaşadığım tecrübe, meydanlarda ki tartışmalar, akışı, ruhu görüntüleyebildiğim bir araç yani hayatın içi fotoğraf bende.”
Pınar Dağ: Yazmak gibi değil mi? Yani bir şeyler yazmak için bir şeyler bilmeniz gerekir ya J
Vehbi Koca: Evet, tabii ki kendinizi mutlaka yenilemeniz ve doldurmanız gerekiyor ancak benim için fotoğraf sokakta ki insan, yaşadığım tecrübe, meydanlarda ki tartışmaları, akışı, ruhu görüntüleyebildiğim bir araç yani hayatın içi fotoğraf bende. Bir şey aktaracağım, bazen dostlarıma da belirtiyorum, kamera obscura olduğumu hayal ediyorum. Sürekli biriktiriyor gibi ve arkaya atıyor gibi zamanı geldiğinde kullanacak gibi hissediyorum. Tıpkı kumbara gibi biriktiriyorum sanki her şeyi.
Pınar Dağ: J Anlıyorum. Türkiye’de fotoğraf çekmek, fotoğraf makinesi sahibi olmak son yıllarda ciddi bir şekilde pop kültürün bir malzemesi haline geldi. Londra’da ya da İngiltere’de nasıl? Makineleri ile sokaklarda dolaşan insan görmek neredeyse imkânsız burada...
Vehbi Koca: Londra aslında fotoğrafçısı ve öğrencisi en fazla Avrupa kentidir diyebilirim, turistlerin dışında. Ama aynı oranda da mütevazı. Fotoğraf makinesi bir takı veya gösteriş aracından öteye fonksiyonel bir özellik taşır. Gerektiğinde ve çekim aşamasında taşınır ve kullanılır. Burada insanlar yaptıkları mesleklerini özümsemiş durumda yani yaptığı mesleğe daha fazla yoğunlaşıyor, uzmanlaşmaya zaman ayırıyor. Fotoğrafçılık ise bu meslek, onun için gereken özveriyi gösteriyor ya da başka bir meslek için bunu yapıyor. Burada insanlarda kompleks sıfır denecek düzeylerde. Yani burada övünmek ya da yaptığı işi göğsü gerile gerile anlatma refleksi yok denecek kadar azdır. Burada insanların mesleklerini en son öğrenirsin hatta bazen hiç öğrenmezsin ancak bakarsın oldukça önemli bir meslek insanıdır ve tam masada kalkarken size aktarır, mesela ben yapay zekâ mühendisiyim NASA da çalışıyorum gibi. Ama Türkiye’de, Akdenizli olmanın yarattığı bir gösteriş kültürü var, biz bunu seviyoruz. Türkiye’de bazı insanları tenzih ederek belirteyim ancak fotoğrafın kendisi değil de kullanılan lens, makine daha fazla ön plana çıkıyor ve bunun önemli olduğuna daha fazla vurgu yapılan bir algılama biçimi var. Ancak günün sonunda şunu anlıyorsunuz gerçekten sanatsal ürün verme çabası içinde olan fotoğrafçıyla, pohpohlanma derdi içinde olan ortaya çıkıyor. Sonuç belli.

Diyalog ⓒ Vehbi Koca
“…eğer söyleyecek sözünüz varsa; fotoğraf makinesi sizin ‘algınızı’ ve ‘yorumunuzu’ ifade edebileceğiniz çok önemli bir araçtır.”
Pınar Dağ: Peki Londra’da yaşıyor olmak sizin için ne ifade ediyor?
Vehbi Koca: Aslında bazı olaylardan dolayı bu ülkeye gelmiş olsam da kendimi şanslı hissettiğim zamanlar oluyor. Geçen hafta bir arkadaşımız Türkiye’ye kesin dönüş yaptı, eski öğrencilerimden bir tanesi. Aslında her iki tarafta beni zenginleştiriyor, daha iyi anlayabiliyorum. Buradan baktığımda Türkiye’ye, müthiş soru işaretleri geliyor aklıma, Türkiye’de demokrasi elden gidiyor diyorsunuz ancak öyle gözükmediğini ve öyle olmadığını anlıyorsunuz. Fotoğrafçı için Türkiye bir cennet aslında. Yani burada konu bitti cidden bitti. İşte cinsellik, ırk olayı, sosyal koşullar, yolsuzluk vb. Burada çekilecek bir şey kalmadı. Orhan Cem Çetin ve Murat Germen’in İstanbul modernde yaptıkları bir konu fazlası ile dikkatimi çekti nitekim çok haklılardı, Türkiye değil ancak özellikle Avrupa, İngiltere, Fransa gibi ülkelerde fotoğrafçıların doğa fotoğrafçılığına kaydığı üzerinde duruyorlardı- ki nitekim fazlasıyla haklılar. Maalesef sıradanlaşmaya başladı savaşları çekmek ya da acıları ortaya çıkarma çabası. Türkiye bu konuda çok şanslı çok dinamik bir yapıya sahip, sokağa çıktığınızda çekilmeyecek bir şey yok. Bazen hayıflanıyorum aslında Türkiye de olmak vardı diyorum. İstanbul’u bu açıdan çok özlüyorum.
Pınar Dağ: Bir söyleşinizde örnek aldığınız isimler olmadığından bahsetmişsiniz. Hala öyle düşünüyor musunuz?
Vehbi Koca: İşlerine, gösterdiği emeğe ve katkıya saygı duyduğum fotoğrafçı var tabii ki. Capa, Bresson, Salgado, Hine bunlardan birkaçı. Bizde ise; Özcan Yurdalan, Çerkes Karadağ, Merih Akoğul, Murat Germen, Orhan Cem Çetin, Ali Öz, Muammer Yanmaz, Haluk Çobanoğlu aklıma hemen gelenler. Genç kuşaktan da Coşkun Aşar ve Altan Bal takip ettiğim genç fotoğrafçı arkadaşlar. Ancak bir fotoğrafçı benim çok sevdiğim bir sanatçı olduğu için onun gibi olacağım diye bir şey yok. Sebastiao Salgado mesela yakından takip ettiğim bir isim ancak hayatımın hiçbir kesiminde idol haline getirmemişimdir. Ernesto Che Guevara’yı çok severim t-shirt’ünü giyerim ancak idolüm değildir ancak dünya tabii ki birbirini etkileyerek var oluyor. Etik değerlere önem veren çok kıymetli ve sevdiğim fotoğrafçılar var. Akside var, şimdi isim kesinlikle vermek istemiyorum ama birkaç arkadaşımız buraya Londra’ya zaman zaman gelip gidiyor, görüşüyoruz. Evsizlerin fotoğraflarını çekip gidiyorlar. Etik değerleri önemsemeyen tavırları var.

Tüfekçi ⓒ Vehbi Koca
“… Erdal Kınacı değil de başka biri bu ürünleri versin burada ve böyle bir şey olsun, bu insanların ilgileneceği ilk şey o hastaların hangi şartlarda olduğudur. Neyi gün yüzüne çıkardığıdır.”
Pınar Dağ: Herkes çekiyor, belki sosyal bir sorumlulukla hareket ediyorlardır?
Vehbi Koca: Ben bundan bir sosyal mesaj göremiyorum, insanların düşkün hallerini fotoğraflamak artık ucuz bir mesaj gibi geliyor bana. Nitekim foto muhabirler açısından bakıldığında bu durumu değerlendirmek tabii ki apayrı bir şey. Onlar mesela bir bölgeye gidiyor ve yapmak istediği net, oradaki koşulları tüm gerçekliği ile aktarması gerekiyor.
Pınar Dağ: İsmini verseniz o vakit daha isabetli olmaz mı bu fotoğrafçıların?
Vehbi Koca: Açıkçası polemiğe girmek istemem. Ancak eleştirmek istediğim şey çok ünlü insanlar bunu sürekli yapıyorlar hatta bir arada gezdiğimiz insanlar dahi oldu, bu tarz çekimler yapmaya başladıklarında rahatsız olmaya başladığım hatta uzaklaştığım anlar oldu. İnsanlar hangi egosunu tatmin ediyor ki savaş fotoğrafı çekiyor, hangi ego?
Yani kendi hayatınızı ortaya koyuyorsanız öyle değil mi? Ego’nun çok iyi kontrol edilmesi gerekiyor. Tahammül sıfır Türkiye’de, yıllar önce gerekçe göstermeden, bunu isterseniz yazın isterseniz yazmayın, Haluk Çobanoğlu takdir ettiğim bir fotoğrafçıdır ancak gerekçe göstermeden birlikte çalıştığımız bir projeden ayrıldı. Sonra anlıyoruz ki Engin Kaban isimli fotoğrafçı arkadaşımız o varsa ben yokum gibi bir dayatma ile bu sergide yer almayacağını gerekçe göstermiş.

Boğaz Tokluğuna ⓒ Vehbi Koca
Pınar Dağ: Altında ne yatıyormuş?
Vehbi Koca: Oraya geleceğim, yani bize aktaracağını bekledik tabii ki, Ve bildiğim kadarıyla Engin Kaban çok demokratik bir insan, tutkulu bir fotoğrafçı, benim ağırıma giden şey şu, çok iyi tanımadığın bir insan hakkında, bir gerekçe göstermeden daha doğrusu o varsa ben yokum demek çok kötü bir durum. Haluk Çobanoğlu ya da başka bir fotoğrafçı diyelim onlarla aynı projede yer almamak için gerekçe ne olabilir ki? Onlarla fotoğraflarım yan yana durabilir ancak dışarıda görüşmek zorunda değilim. Üreten insanın egolarını ıslahlaştırması gerekiyor. Anlayamamıştım bunu yani neden böyle bir sorun yaşadık diye. Burada bunu yaşamıyorsunuz. Benim için gerekçe şöyle olabilir çok faşist bir insan olabilir o fotoğrafçı, onunla yan yana olmak istemem, çok sağlam bir gerekçe olmalı ancak eleştiriye tahammülümüz yok. Bir örnek daha vereceğim, Erdal Kınacı olayında, hatta ben burada bir hayli kulis yaptım, editörlerle görüştüm destek olma ve olayın üzerinde durmak için ve bunu sadece bireysel yani Erdal Kınacı olayı olarak bakmamak gerektiğini ve olayı fotoğrafa yönelik bir tahribat olarak görmek gerektiğini düşünerek hareket ettim. Ve Erdal Kınacı’ya o dönemde tu-kaka muamelesi yapıldı. Erdal Kınacı’nın seçtiği yöntem doğrudur –yanlıştır bunun üzerinde durmuyorum. Bir takım sanatçı arkadaş Erdal Kınacı’yı yererek, projeyi yaparken insanlara yaklaşımı ile ilgili bir sürü şey yazdılar. Açıkçası ben yaptığı şeyin doğru olduğunu ya da yanlış olduğunu savunmaya ya da değiştirmeye çalışmıyorum ancak beni rahatsız eden, bu insan en kötü koşullarda yalnız bırakıldı. Hâkimlerin, savcıların, yasaların o soğuk anlayışına terk edildi resmen. Hikâyenin özünü tam olarak bilmiyorum, ancak bu kadar yalnız kalmamalıydı. Kendisinin eleştirilmesi gereken süreç, içerde olduğu süreç olmamalıydı, daha sonra belki olabilirdi ancak kendisi bunu yaşarken o anda değil. Burada bunu yaşamıyorsunuz. Erdal Kınacı değil de başka biri bu ürünleri versin burada ve böyle bir şey olsun, bu insanların ilgileneceği ilk şey o hastaların hangi şartlarda olduğudur. Neyi gün yüzüne çıkardığıdır. Toplumun bilincini, vicdanını sarsabiliyor mu, bu önemliydi ancak Türkiye’de ön plana çıkan şey çok farklıydı. Londra’da böyle bir proje farklı algılanırdı.
“Bu olayın en etkili tarafı şu, kraliçenin bahçesi olan St. Jame’s Park’ta yapılan ilk korsan sergi idi yani tarihte bu bir ilk diyebilirim J”
Pınar Dağ: Sizin bu süreçte bu konuya yönelik bir çaba sarf etmeniz gerçekten önemli ancak kimse sistemi değiştirmek için istekli gözükmüyor Londra’da sanki… Yanılıyor muyum?
Vehbi Koca: Aslında tam tersi. Bunu biraz açayım. Burada gerçek anlamda bir adaletsizlik olduğunda ve ellerinde gerçek kanıtlar olunca, buradaki insanlar sokaklara dökülüyor ve bu işin peşini bırakmıyor. Örneğin Tibet konusunda inanılmaz bir hassaslık var ve kesinlikle peşini bırakmış değiller. Irak savaşı sürecinde savaş karşıtı 2 milyon insan döküldü sokaklara. Burada son ana kadar saldırı olmadığı gibi, şiddet en son başvurulan yöntemdir. Ancak halkın oldukça güçlü bir adalet duygusu var.

Vehbi Koca Fotoğraf Atölyesi öğrenciler
Pınar Dağ: Biraz bahsettik ancak ben sizden biraz daha bilgi almak istiyorum açmış olduğunuz atölyenize, öğrencilerinize yönelik. Çalışmalarınız nasıl gidiyor?
Vehbi Koca: “Vehbi Koca Fotoğraf Atölyesi”, İngiltere coğrafyasında yaşayan ve Türkçe konuşan etnik toplulukların, fotoğrafı pratik ve teorik yanlarıyla öğrenirken, sosyal ve kültürel anlamda da kendilerini, fotoğraf yoluyla, ifade edebilmelerini ve belgeleyebilmelerini amaçlamaktadır. 2006 yılında oluşturulan grup, Londra’da bu anlamda bir ilk olma özelliğini de taşımaktadır. Uzun vadede grubun bir ekole ve okula dönüşmesi hedeflenmektedir. Fotoğraf sanatının birleştirici ve sorgulayıcı felsefesini temel alan atölye, etik prensipleri de temel alarak, sekiz haftalık kurslarda temel ilkeler ve estetik kurallar çerçevesinde fotoğrafın olmazsa olmazlarını öğretir, paneller, söyleşiler, slayt gösterileri ve yılda iki kez sergi düzenler. Grup paylaşımcı ve özveriyle iş üreten herkese açıktır. 2006 yılında iki öğrencinin baskısı ile başladı. Hiç aklıma gelmemişti aslında ve sonra duyulmaya başladı, Londra’da sonra İngiltere’de hatta Türkiye’de. İnsanlar, Türkiye’den arıyorlar mesela sizden kurs almak istiyoruz diyorlar. Soruyorum siz nereden ulaşıyorsunuz bize diye, Ankara diyorlar, burası Londra diyorum, “pardon” diyorlar J Bildiğim kadarıyla İngiltere’de ki Londra’da ki tek kurum, çok iddialı gözükebilir Turkish Photography adı ancak kesinlikle öyle bir derdim ya da iddiam olmadı. Sadece ve sadece burada Türkçe bilen insanların bir araya gelip fotoğraf sanatını öğrenmeleri, paylaşmaları, sosyalleşmeleri, üretmeleri, sosyal bir birlikteliği sağlamak amacını taşıyordu. Fotoğraf çok eğlenceli bir araç belli noktadan sonra biliyorsunuz. Çok güzel bir birliktelik oluşturdu bizde. Bu konuda Muammer Yanmaz çok motive etti beni. Kendisinin de Türkiye’de bir klubü var fotoğraf öğretiyor hatta şey düşündük Türkiye’de bir şeyler yapılabilinir mi diye, çok güzel bir momentum oluşturuldu çok güzel bir ritim oluşturuldu, burada aşağı yukarı birçok Türk insan bir araya geldi. Hani fotoğraf tek kişilik bir iş demiştim ancak bu durum tabii ki bu oluşum için belirtebileceğim bir şey değil yani bir ekip işi bu. Bir yardımcınız olması gerekiyor nitekim eşim İlkay şu anda birçok işin yapılmasında bana ciddi destek veriyor ve modelimizde oluyor. Öğrencilerimizin modeli oluyor. Çok keyif alıyoruz. Burada Royal Festival Hall’de yapıyoruz derslerimizi. Yani oldukça rahatız, mesela bir öğrencimiz var Nurcan, Cumartesi günlerini iple çektiğini aktarıyor bize ve daha fazla çekim yapmak isteğini söylüyor. Örneğin Perşembe günü ders yaptım, gece çekimi ders kapsamında olmadığı halde, çok istediler ve bu işlerimiz daha da ciddileşmeye başladı. Burada 3–5 sergimiz oldu. Yaptığımız sergilerimiz bir hayli ses getiriyor. Birde korsan bir sergi yaptık o çok iyi geçmişti.
Bu olayın en etkili tarafı şu, kraliçenin bahçesinde yapılan ilk korsan sergi idi yani tarihte bu bir ilk diyebilirim.

Pınar Dağ: Korsan mı? J
Vehbi Koca: Evet, burada genç Türkler diye bir dayanışma adına kurulmuş bir grup var, ismi biraz düşündürtüyor olabilir, 150–200 kişilik email grubu ve başka bir grupla birlikte orada bir sergi yaptık St. Jame’s Park’ta. O park kraliçenin parkı biliyorsunuz ve burada herkes kraliçenin ‘subject’i. Yani herkes burada kraliçeye ait, bizler de dahil. Bu bir gelenek yani J Orada sergiyi yaparken pat diye polis geldi ve sergiyi kaldırın dedi. Telsizlerden duyuru yaparak sergi kaldırılacaktır, son şansınız izlemek istiyorsanız ve öğrencilerin yaptığına dikkat çekerek uyarı yaptılar. Tabi insanlar akın etmeye başladı bunun üzerine. Gazeteler yazdı çizdi. Bu olayın en etkili tarafı şu, kraliçenin bahçesinde yapılan ilk korsan sergi idi yani tarihte bu bir ilk diyebilirim J
Pınar Dağ: Yani cidden kuralların sıkı olduğu böylesi bir ülkede sanırım bunu yine bir Türkiye vatandaşı yapardı diyorum J
Vehbi Koca: Vallahi öyle. Hakikaten J

Pınar Dağ ve Vehbi Koca
“Dinlemeyi severim. Kin ve öfke gibi duygularımı törpüledim zaman içinde. Özel mülkiyet hırsımı en aza indirgedim, aşağı yukarı, bütün ön yargılarımı terk ettim diyebilirim. Sanırım bütün bunlar, insanlarla diyalogumu en samimi ve içten bir mecraya taşıdı.”
Pınar Dağ: Bir gününüz nasıl geçiyor?
Vehbi Koca: Araştırma yapmak, sergi ziyaretleri ve okumak bir fotoğrafçı için çok önemlidir. Ben de öyle yapıyorum ve bu epeyce zamanımı alıyor diyebilirim. Londra araştırma ve fotoğraf içerikli sergiler konusunda oldukça zengin bir kent. Bunlardan mümkün olduğunca faydalanmaya çalışıyorum.
Pınar Dağ: Ziyaretçi defterinizde herkes sizi "Hüznü mutlu olmaya dönüştürür" demiş. Seviliyor ve yoğun empati kuruluyor size karşı, siz ne hissediyorsunuz?
Vehbi Koca: Karakter bazında, uzlaşıcı ve sohbet etmeyi seven bir yapım var. Dinlemeyi severim. Kin ve öfke gibi duygularımı törpüledim zaman içinde. Özel mülkiyet hırsımı en aza indirgedim, aşağı yukarı, bütün ön yargılarımı terk ettim diyebilirim. Sanırım bütün bunlar, insanlarla diyalogumu en samimi ve içten bir mecraya taşıdı. Coşkumu ve sevgimi dışa vurabilirim. Ümit ederim ki bu söylediklerim sorunuza cevap olmuştur.

Metal Adam ⓒ Vehbi Koca
Pınar Dağ: Sergilerden ve öğrencilerinizden bahsetmişken siz öğrencilerinize portre, mimari, urban, manzara ve daha birçok tekniğe yönelik eğitim veriyor musunuz? Yoksa tek bir alana mı yoğunlaşıyorsunuz?
Vehbi Koca: Hepsini gösteriyoruz. Dersimiz 2 saat ve dersin 35 – 40 dakikası sunumla, görsel malzemeleri anlatmak şeklinde başlıyor daha sonra ki zamanda pratik yapmak için mekân seçiyoruz mesela dün yani cumartesi günü Greenwich park’a gittik belgesel fotoğrafçılığı üzerine çalışma yapmak için. Mesela gelecek haftaki dersimizin konusu kent mimarisi, urban yani muhtemelen Canary Wolf’da olacağız, modül modül çalışıyoruz.
Pınar Dağ: Metropolde yaşıyoruz, buna istinaden urban fotoğrafçılığına yönelik çalışmalarınız ve gözlemleriniz nedir?
Vehbi Koca: Şehir, üretim ve tüketim ilişkilerinin en yoğun olduğu bir yer olduğu için beraberinde yığınla sorun, karşıtlık ve çelişki barındırmaktadır. Fotoğrafçı içinde zengin bir kaynak demektir bu. Özellikle de Londra ve İstanbul gibi şehirler iyi birer örnektir bu anlamda. Yaşadığın kenti anlamanın da en iyi yolu, onu fotoğraflamaktır.
Pınar Dağ: Disiplinli çalışıyorsunuz sanırım?
Vehbi Koca: Yani evet disipline önem veriyoruz. Şöyle belirteyim toplamda 20 yıldır burada yaşıyorum ve bunun 13 yılı tamamen okulda geçti. Bu ciddi bir disiplin alışkanlığı sağladı hayatıma bu nedenle disipline çalışmanızı etkileyen bir sürece giriyorsunuz.

“Dijital fotoğrafçılık önemli bir devrim olmakla beraber fotoğrafın yaygınlaşması ve hızla herkese ulaşmasının yanı sıra bir görüntü kirliliği de yaratmıştır.”
Pınar Dağ: Peki İngiliz ya da başka öğrencileriniz oluyor mu?
Vehbi Koca: Yani oluyor ancak Türk öğrenci sayısı daha fazla, ayrıca yabancı müracaatlar fazla olmuyor.
Pınar Dağ: Peki siz mutlu musunuz, geldiğiniz süreçten, yaptıklarınızdan, yapıyor olduklarınızdan?
Vehbi Koca: Dürüst olmalıyım. Açıkçası mutlu değilim. Şimdi şöyle bir fotoğraf çizebilirim. Güzel bir eşim var onu seviyorum, bir bahçem var, arabam var, evim var ama mutluluk bu mu? Değilmiş bunu anlıyorsunuz.
Pınar Dağ: Yine insan olmanın doğası diyelim buna…
Vehbi Koca: Belki de…
Pınar Dağ: Bunu daha önce düşündünüz mü bilmiyorum ama fotoğrafın yokluğunda ne hissederdiniz?
Vehbi Koca: İnan bunu bilmek çok zor ama şöyle bir şey söz konusu. Fotoğrafın yokluğu hayatımızda ya da hayatımda çok şeyi değiştirmezdi muhtemelen. İnsan kendisini ifade edecek ve anlatmak istediklerini anlatacak araçlar bulabilir her zaman.

Metal Adam ⓒ Vehbi Koca
Pınar Dağ: Dijital fotoğraf çok önemli bir devrim demişsiniz…
Vehbi Koca: Dijital fotoğrafçılık önemli bir devrim olmakla beraber fotoğrafın yaygınlaşması ve hızla herkese ulaşmasının yanı sıra bir görüntü kirliliği de yaratmıştır. Sadece ve sadece tüketim anlamında önemli bir devrim. Buradan çektiğiniz bir fotoğraf başka bir coğrafyaya hemen ulaşabiliyor. ABD’de, Fransa’da, Japonya’ da vb. Bu açıdan bu bir devrim bence. Ancak devrim sona gelmiş durumda, belki bundan sonra üç boyutlu ürünler söz konusu olacak. Fotoğrafın, dünyanın her köşesine ulaşabilmesi açısından bunu bir devrim olarak görüyorum, güvercinle haber yolladığımızı düşün.
Pınar Dağ: Hangi makineleri kullanıyorsunuz? Önerileriniz nedir? Lens, deklanşör, diyafram ne ifade ediyor sizin için?
Vehbi Koca: Nikon kullanıyorum, ama bence hangi makineyi kullanıyor olmam çok önemli değil. Önemli olan öyküyü nasıl ifade edebildiğindir. Tavsiyem yok herhangi bir fotoğraf makinesi ile başlayabilirler ve bence öncelikle gördükleri ve görebildikleri önemli. Böyle başlamak gerekiyor fotoğrafa. Ancak Lens, deklanşör ve diyafram ve vs. bilinmesi gereken teknik ayrıntıların dışında bir anlam ifade etmiyor benim için...
Pınar Dağ: Fotoğraf şu anda hangi dönemini yaşıyor sizce?
Vehbi Koca: Bence gerileme dönemini yaşıyor. Fotoğrafın kullanışı, tüketimi, paylaşımı, copyright oluşu, fotoğrafın ayartan yanı, kandıran yanı ile bana göre gerileme döneminde.

Bakış ⓒ Vehbi Koca
Pınar Dağ: Portre fotoğrafçılığına yönelik bir sorum var. Fotoğrafını çektiğiniz bir kişiyi İzinsiz yayınlamanız durumunda neler oluyor Londra’da?
Vehbi Koca: Diyelim ki burada kalabalıkta birinin fotoğrafını çektin ve sonrasında kişi kendisinin fotoğrafını reklâmda gördü ya da panolarda gördü. Bununla ilgili dava açabileceği gibi, haklarını alabilir. Bu konuda insanlar çok hassas. Copyright konusunda çok hassaslar. Mesela Ahmet Hakan benim bir fotoğrafımı alıp kullandı yazısında, ne adımı koydu, ne başka bir şey yaptı, bende yoğundum takip edemedim. Birçok kişi kızdı neden yani şikâyet etmedin diye ancak uğraşmadım.
Pınar Dağ: Bir de biliyorsunuz üretmek için biraz hırs gerekiyor. Ancak burada, “ben senden daha iyiyim” duygusundan eser yok J Sizi ne tetikliyor?
Vehbi Koca: Evet burada o dinamizm yok. Benim web siteme önemli bir sanatçı, bir ifadede bulunmuş, açıkçası doğu ve batı ifadesinden pek hoşlanmam, ancak doğu ile batının arasında gibi bir ifade kullanarak, yaptıklarımı anlatmış. Tahmin ediyorum, Türkiye coğrafyasından gelmiş olmak, geçmişte siyasi olayların işinde olmuş olmak, yani o süreçten geçmiş olmak çok kalıcı bir şey oluşturuyor. Bende onun etkilerinin olduğunu düşünüyorum. Sürekli sorgulama, sürekli bir şerler yapma kaygısı, bir şeyler bırakma. Bir şeyler yapmak ve bırakmak beni gerçekten düşündürüyor. Belirsiz bir insan olmak istemiyorum. Kalabalıktan birisi gibi. Ben yirmili yaşlarda siyasetin içinde bulundum sonra otuzlu yaşlarda bu kayboldu, duruldu, kayboldu ve şimdilerde inanılmaz bir isyana dönüştü.

Vehbi Koca ve İlkay Koca
Pınar Dağ: Mesleğiniz olan fotoğrafa hala aynı heyecanla bakıp ilham alabiliyor musunuz?
Vehbi Koca: Fotoğraf keyifli olduğu kadar zor bir meslektir aslında. Ben fotoğrafçıların yüzde sekseninin mutsuz ve yanlız insanlar olduklarını düşünürüm. Fotoğrafın insanı yalnızlaştıran bir yanı vardır ama aynı zamanda terapi sağlayan bir keyiftir ve sanırım ben de bu yanıyla heyecan duyuyor ve keyfini yaşıyorum.
Pınar Dağ: Söyleşimizin sonuna geldik ve ben size ve eşinize çok teşekkür ediyorum tecrübelerinizi bizimle paylaştığınız için!
Vehbi&İlkay Koca: Biz teşekkür ederiz!
FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :
Vehbi Koca : Londra Günlüğü : Duvara Yazmak II
Vehbi Koca : Londra Günlüğü : Sürgünde Yalnız Bir Halk, Tamiller
Vehbi Koca : Londra Günlüğü : David Bate ve Zone Serisi
Vehbi Koca : Londra Günlüğü : Hayal Gücü ve Cesaret
Vehbi Koca : Hyde Park Fikir Tarlası
Vehbi Koca : Londra Günlüğü : 1 İsrailli = 100 Filistinli
Vehbi Koca : Londra Günlüğü : "This is War" Robert Capa
Vehbi Koca : Londra Günlüğü : Mitra Tabrizian "Sürgün Öyküleri" 1
Vehbi Koca : Londra Günlüğü, Ağustos 2008
Vehbi Koca : Duvara Yazmak
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.