e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
KOUDELKA DERSLERİ
Geçtiğimiz aylarda İstanbul Pera Müzesi’nde açılan Josef Koudelka retrospektif sergisi kanımca Türkiye’de açılmış, kapsamlı fotoğraf sergileri arasında en başta sayılacaktır. Yaklaşık 300 fotoğraftan oluşan sergide bu mütevazi-sıra dışı adamın, fotoğrafa başlangıç döneminden günümüze kadar uzanan zaman aralığında ürettiği, tümü siyah-beyaz unutulmaz eserleri sergilendi. Fotoğrafa ilgi duyan etrafımdaki hemen herkese mutlaka görmesini, kaçırmamasını tavsiye ettiğim sergi gereken ilgiyi gördü mü bilemiyorum… Sergiyi görmeyenler, fotoğrafların büyük bir bölümünü Koudelka’nın albümlerinde bulabilirler ancak birşeyin aslını görmek, onunla direkt ilişki kurmak, daha derin etki yaratması bakımından başka bir önem, anlam taşıyor… Sergideki fotoğrafların tümünün karanlıkoda işi, gümüş baskılar olması, özellikle “chaos” serisindeki dev panoramik fotoğrafların etkileyici görünümü izleyende çok ayrıcalıklı, unutulmaz bir fotoğraf ziyafeti keyfi-şaşkınlığı yaratıyordu…
Yanıbaşımızda akıp giden yaşamdan böylesine etkileyici fotoğraflar çıkarmasını beceren bir insan, kelimelerin ve bu yazının dar kalıplarına tabii ki sığamaz. Ancak büyük bir fotoğraf birikimini, deneyimini diğerleriyle paylaşmak üzere ortaya konan çaba ve sergilenen tavra karşı duyduğum saygıdan dolayı düşüncelerimi yazıya dökmek ihtiyacı duyuyorum…
O’nun için fotoğrafın görsel dili en iyi bildiği araç; fotoğraf, enerjisini ve konsantrasyonunu en üst düzeyde harcadığı alan olmalıdır. “Bakmak” ve “görmek” yaşamındaki en önemli eylemler olmalıdır Koudelka’nın; herhalde biraz da bu yüzden sıradan insanlar gibi ev bark sahibi olmayı geciktirmiş, para kazanmak için ticari işler yapmayı küçümsemiş, ihmal etmiştir. Bu yüzden harcamalarını enaza indirmiş, gönül verdiği, özgürlüğünü en çok hissettiği alan “fotoğraf” için düştüğü yollarda çok mütevazi şartlarda yaşamayı kabullenmiştir. Uzun süren sürgün yaşamında ve fotoğraf yolculuklarında Koudelka özgürlüğünün sınırlarını yoklamış, öznel de sayılsa gerçekliğin uzak ufuklarında dolaşmıştır… “Gerçeküstü”, “mistisizm” gibi kavramlarla, diğer sanat terminolojilerinden ödünç alınmış ölçütlerle ve rasyonel bakış açısıyla, Koudelka’nın bu “peygambervari” tavrı, anladığım kadarıyla, tam anlamıyla izah edilememiştir. Magnum’dan atılmasına ramak kala, O özgürlüğünü satmadığı için en ayrıcalıklı, değerli Magnum üyesi sayılmıştır…
“Çingeneler” serisi hayatındaki en derinlikli keşif yolculuğu olmuş olmalıdır. Çingenelere karşı ilgisinin çocukluğunun geçtiği bölgede onların müziği ve kültürüyle karşılaşmalarına dayanan kökleri olsa gerek. İnsanı odağında tutan, bu seriden fotoğraflara baktığımda, vizörün arkasındaki Koudelka’nın yüksek empati gücünü, mesafeli, saygınlığı koruyan yaklaşımını sezinlerim. Çingenelerin gizemli, hüzünlü bakışları kendi doğasının sır sözcüklerini Koudelka’nın kulağına fısıldar gibidir…. “Durumun potansiyeli ne kadar güçlü olursa olsun asla fotoğraf çekmeyeceğim zamanlar vardır” der. Çingenelerin parçası olmak gibi bir imkansızlığa yönelmeden, insanlık durumlarının şiirsel bir tanığı olarak her zaman kabul gördüğünden söz edilmiştir… “Çingeneler” kitabı yayınlandığında, bir İngiliz çingenesi olan dostu Jim Penfold şöyle der: ”Josef, dünyada senden daha iyi en az yirmibeş fotoğrafçı vardır. Ama onlar senin yaptığını yapmıyorlar. Para neredeyse onlar da orada…”
Kamerası ile yola koyulurken bir fotoğrafçının, başkalarından bir şey beklemezken kendisi için en nitelikli fotoğraflarını çekebilmeyi dilemesi, buna dair umudunu yitirmemesi bence erdemliliktir. Ancak böylesine özgür bir tavır, içinde gerçek motivasyon ve yaratıcılık barındırabilir… Koudelka, kanımca böyle davranabilme yeteneğine sahip ender fotoğrafçılardan birisidir. Çingeneler serisi fotoğrafları tek tek beğeni uyandırırken, benzer duygu ve tavır, serideki tüm fotoğraflarda kendini gösterir, fotoğraflar arasında güçlü bir ritim oluşturur.

Zorunlu göçmenlik yılları süresince Koudelka, kendine has fotoğraf yaklaşımıyla sürgün yaşamının en dokunaklı, şaşırtıcı anlarını paylaşır fotoğraflarıyla. Gördüğünün kendisini şaşırtmasını bekler… O’nun için iyi fotoğraf pek te öyle tarifi yapılamayan, ama insanın aklına işleyen ve kendini unutturmayan fotoğraftır. Özgürlüğünü hissetmek tutkusu öylesine güçlüdür ki, fotoğraflarını kendisi için çektiği gerçeğine inanmamak olanaksızdır…
Ülke işgal edilebilir. İnsan sevdiklerinden uzak düşebilir. İnsanın yarattığı çevresel yıkım devasa boyutlara ulaşabilir… Saatte 1670km hızla kendi etrafında dönmekte olan, üzerinde bir elmanın kabuğu kadar yaşam alanı sunan gezegenimiz ve insanın her koşulda yeniden keşfedilmeyi bekleyen doğası bir illüzyondan ibaret değil midir? O’nu meşgul eden tüm sorular, odağına insan doğasını koyduğu fotoğraflarında karşılıklarını bulmaya çalışır… Tıpkı aşağıdaki martılı fotoğrafında olduğu gibi. Bu fotoğrafta baştan aşağıya bir hüzün, melankoli sergilenir. Gemi güvertesinde yolculuk eden Koudelka’nın, içinde, derinlerde duyumsadığına inanacağımız türden bir hüzün, bu fotoğraf dışında asla başka bir yerde tanık olamayacağımız olağandışı bir biçimde, o an bu yolculuğa eşlik eden bir martının çehresinde simgeleşir…

1968’de Çekoslavakya’nın işgali üzerine fotoğraf çekmesi ile ilgili olarak Koudelka 16 Şubat 2008 tarihli Sabah Gazetesindeki röportajında; “Hiçbir amacım olmadan, sürekli fotoğraf çekmeye başladım. O fotoğrafları çekmek zorundaydım. Bir dergide yayınlatmayı falan bir yana bırakın, benim memleketim işgal ediliyordu! Benim ülkemdi orası! Benim problemimdi ve bununla, fotoğraflarımla başa çıkmaya çalıştım. Olayların, Çek halkından da, benden de devasa olduğunun farkındaydım çünkü.” diye söz eder. “Fotoğrafları kendim için çektim. Bir dergi için değil. Yayınlanmaları tesadüfen oldu…” der bir başka röportajında. Haber fotoğrafçısı olmadığı halde, sorumlu bir insan olmasının getirdiği duygudan ötürü Çekoslavakya’daki olayları fotoğraflar. Koudelka’nın o fotoğrafları 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana görüntülenen en önemli foto muhabirliği olaylarından biri kabul edilir. Rus işgali fotoğraf dizisi tarihsel bir belge olarak önem taşır.
Gerçekten de -müzik gibi insana direkt olarak ulaşabilen- bir genç sanat dalı olduğunu kabul etmemiz gereken fotoğrafın ehil ellerde nasıl güçlü bir kişisel ifade aracı ve gerektiğinde bir toplumun sessiz haykırışı olabileceğini Koudelka bize göstermiştir.
Koudelka Sabah Gazetesi’ndeki röportajında, fotoğraflanmayan olayların kanıtlanmasının güçlüklerinden söz ederek ülkemiz sorunlarına da gönderme yapar. Elde yeterli malzeme ve özellikle fotoğraf olmadığı için olayların kanıtlanmasının güçlüğünü kabul etmemiz gerekir. Ermeni meselesi, Kıbrıs konusu, doğu meselesinin ikna edici fotoğrafik belgelerden yoksun olduğu için yeterince anlatılamadığı konusunda sanırım hemfikir olmamız gerekir… Politik ve ideolojik söylemin dışında fotoğraf, gerçeğin, insan doğasının keşfedilmesi, anlaşılması için yine insanın çabasıyla olağanüstü bir ortam olmaya devam edecektir. Çok yaşa Koudelka!

Ağustos 2008
www.yusufdariyerli.com Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.