22.Nisan.2008
Saat 11:15 Aşti-Ankara,
29 nolu peron... Şimşek Turizm'in önünde toplanıyoruz. Hepimiz çok heyecanlıyız... Boynumuzda fotoğraf makineleri, elde bavullar... Önce eşyalarımızı sayıyoruz kaç parçayız? Damla ve ben erken geldiğimiz için duvar dibine çöküyoruz... Otogar havasını uzun uzun soluyoruz... Çaycılar, çığırtkanlar, simitçiler, yolcular... Ahmet Kalyon, annesi ve ağabeyi ile geliyor Aşti' ye...Veliler ilk defa karşılaşıyor.. Ahmet annesinden kopamıyor bir türlü... Annesini abisine emanet ediyor ve ekliyor Ahmet: ''Anneme iyi bak... Sakın ona iş yaptırma... Dikkat et yorulmasın... Uzansın dinlensin ben yokken.'' O cüssenin altından, altın bir yürek çıkıyor... Ahmet' in bu duygusal anları içimize işliyor...

Derken Bartu Güven' in ailesi geliyor perona... Bartu'nun kardeşi Berfe, 12 yaşında bir kız çocuğu... Aklı ve gözleri bizde... Hanı atla gel desek gelecek... ''Bartu benden çok geziyor ''diyor... Sevim Güven, Bartu' nun yere göğe sığdıramadığı annesi... Kalkan kadın çağdaş, aydınlık yüzlü bir edebiyat öğretmeni... Bize son tembihleri yapıyor... Sağlık karnesi bavulun şu gözünde, nüfus cüzdanı bu gözünde gibi... Sağlık karneleri can alıcı noktamız, onsuz adım atamıyoruz... Yoksa Meryem Şahin bizi keser... Meryem kim mi? Okulumuzun müdürü... Okulumuz, Zihinsel Yetersiz Çocukları Yetiştirme ve Koruma Vakfı Özel Makbule Ölçen Özel Eğitim Okulu. Meryem çözümleyici, analitik, pozitif, aktif, heyecanlı gibi tanımları kendinde toplayan bıcır bıcır bir ''insan evladı''...

Son anonslar: ''11:30 Mersin yolcusu kalmasın! ''Şimşek Turizm' in Mut-Mersin yolcuları hareketlendi... Çocuklarımız kıpır kıpır... Meryem sağ olsun otobüsün ilk dört sırasını ve hemen arkasındaki koltuğu bize ayırtmış... Ön sıra olması büyük avantajımız... Otobüsümüzün ön camı çok geniş, yol boyu panoramik manzara bizi parsellemiş... Mutluyuz yüzümüz gülüyor... Tek yürek burkuntumuz, Aşti'den ayrılırken geride bize el sallayan ailelerimiz... Onlarla da yaşayacaklarımızı paylaşmak istiyoruz... Ahh! bu bizdeki duygular... Ahmet’i arka koltuğa iki kişilik yere oturttuk... Meryem, onun yanına kimseyi aldırmadı... Ahmet' imizin rahatı için... Ama o, daha otobüs perondan ayrılmadan telefona sarıldı... Sevgi sözcükleriyle beraber son vedalar için abisini aradı yine, aklının her bir zerresi anasıyla doluydu..

Bartu Meryem'le yan yana oturdu... Ben Lale Sarısoy da, can parçam kızım Damla Kocaman' la oturdum... Tatile çıktık! İnanamıyoruz! Mut'a gidiyoruz... Yol uzun. Hepimizin aklında ''Mut'' var... O bölgeyi daha önce defalarca gördüğüm için, rehberlik işi bana düştü... Her geçtiğimiz yerde çocukları bilgilendirmeye çalışıyorum... Bir yandan da, süprizlerle bir maceranın başında, cesur adımlar attığımızı düşünüyorum.

Mut' a

Bizim bu organizyona katılmamızı kim mi sağladı? Faika Berat Pehlivan... ZİÇEV Fotoğraf atölyesi `Z!H!N Ergo sum` un kurucusu, çocuklarımızın can paresi, dünyaya açılan gözleri... Hiç abartısız! Özel eğitim çocuklarımızı, soyutlandıkları dünyalarından, somut gerçeklik kapılarına taşıyan ''anahtar'', Berat Hoca... Daha ne diyeyim bilmem ki! Ahmet, Bartu, Damla bu atölyenin öğrencilerinden sadece bir kaçı... Aslında yüreğim el vermiyor onlara 'öğrenci' demeye 'sanatçı' mı ne, bu ''fotoğraf canavarları''... Berat Hoca' nın harbi canavarları bunlar. Bir öğrencimiz daha var, o da Duygu Yiğit... Annesiyle birlikte Mut' ta bize katılacaklar... Bir yandan da onları düşünüyoruz.

İlk

Dikiz aynasındaki nazar boncukları Damla' nın olmazsa olmaz görüntülerinden… Ne de olsa boncuklarla ördüğü dünyaya ait... Damla, her boş bulduğu an renk renk boncuklarını kolyelere, bileziklere dönüştürüyor... Yaptıklarını da çeşitli etkinliklerle hem okul hem de atölyesi için satıyor... Damlacık yegane gelir kaynağımız! Otobüs şoförleri ve yolcularla ilk diyoloğa giren Ahmet oldu... Bartu da yanındaki 'garanti belgesiyle' yolculuk etmekten mutlu; otobüsün camına yaslanarak derin bir uykuya dalıyor... Tabi ki bu garanti belgesi iki heceleri bir sözcük, adının anlamıyla özdeş; MERYEM.

Konya'daki molada hepimiz tuvaletlere koştuk! Önce hijyen sonra rahatlık... Bir sorunumuz var? Erkekleri, Bartu ve Ahmet' i, erkekler tuvaletine gönderemiyoruz! Bırakamıyoruz! hepimiz kadınlar tuvaletine daldık. Doğrusu görülmeye değerdi. Bir sorunsalımız da böylece açığa çıkıyordu... Çocuklarımızı, çok çoook özellerimizi; hiç bir yere bırakamayacaktık... Anca beraber kanca beraber... Mola yerindeki çay bahçesine oturduk... Meryem'in direktiflerini harfiyen yerine getiren çocuklar yolluklarını yediler. Yeniden otobüsün yanına geldiğimizde artık yeni bir bölgeye doğru uzanıyordu yolumuz... Akdeniz bölgesi... Bitki örtüsü yavaş yavaş değişiyordu... Dağlarla buluştuk... Bodur çamlar, makiler değişimin ana göstergeleriydi... Çocuklar bile ayırtına vardı bu değişimin... Düz ovalardan dağlara... ''Dağ'' kavramının değişik boyutlarını bu gezide doyasıya tadacaktık... Devasa çekim gücüne sahip dağlara kapılan çocukların tepkileri hayli ilginçti.

Damla, dağlardan aşağıya, bir yerleşim yerine inemeyeceğimizi düşünerek kaygılanıyordu... Ahmet' de, Damla` yı yatıştırarak yolun sonunun Mut olduğunu azimle yineleyerek anlatıyordu... Bartu ise şaşkın gözlerle etrafı seyretmekle yetiniyordu... ''Annem, annem'' diyerek... Virajlı yolların dağlarla bütünleşen görüntüsü, büyük şehrin keşmekeşlerinden uzaklaştığımızı hatırlatıyordu bize... Geçtiğimiz küçük yerleşim bölgelerinin özelliklerini anlatmaya çalışan bendeniz, kimsenin uyumasına fırsat vermiyorum... ''Burada bu var şurada bu var'' diye, Meryem'in başının etini yiyorum her zamanki gibi !

Kimi yerin ekmeği, kiminin zeytini, kiminin özgün bahçe kapıları, kiminin bisküvi fabrikaları, kiminin parkları... Aktarabildiğim kadar, çocuklara, bir yeri özellikleriyle bilme keyfini aşılamaya çalışıyorum... Algılayabildikleri boyutta... Güzergahımız üzerindeki yerler; Kulu, Cihanbeyli, Altınekin, Sarayönü, Kadınhanı, Konya, Gökhöyük, Kazım Karabekir, Karaman, Sertavul, Kargıcah ve Mut.
Sertavul Yaylası' na geldiğimizde, her yeri et kokusu sardı... Buranın kavurmalarının üstüne yoktur... Ama sadece otobüssün camından izlemekle yetiniyoruz... Yutkuna, yutkuna... Sertavul, Akdeniz'i İç Anadolu' ya bağlayan geçidin bulunduğu yer... Denizden yüksekliği

Mut'a onbeş dakika kala, Ahmet, tüm otobüsü ayağa kaldırdı... Tuvalet sıkıntısı baş göstermişti. Ahmet'ten inciler: ''Kurbanın olayım amca dur'', ''Şoförüm büyüksün'', ''Kaptanım bir tanesin'', ''Valla yaptım yapacam'', ''Allah razı olsun abi'', ''Beni yetiştirdin WC'ye; hep seni hatırlayacağım Şimşek Turizm ! Takdir edersiniz ki, mola yeri göründüğünde otobüsten ilk önce Ahmet fırladı! Artık tüm otobüs çocuklarımızla kaynaşmıştı... Çocuklarımızla yolculuk kolay değil ama inanılmaz zevkli... Hepsi gerçekten olağan üstü sabırlı, dayanıklı, itaatkar olduklarını bir kez daha kanıtladılar.

Mut Garajına indiğimizde hepimiz çok yorgunduk... Kalacağımız yer 'Huzur Evi'ydi. Önce çocuklara huzur evinin ne demek olduğunu açıkladık... Bir telaş almıştı hepsini... Akşam nerede kalacaklardı? Burası otel miydi? Yemek var mıydı? Sorular sorular... Ev olarak benimseyecekleri bir barınak peşindeydiler. Otogar, Mut Kalesinin eteklerine yerleşmiş... Kale ile ilk karşılaşmamız.. Şehrin orta yerindeki bu muhteşem kalenin inşa edildiği tarih bilinmiyor. Kahramanoğulları ve Bizans döneminde tamir gören kalenin dört adet burcu var.
Damla, Bartu ve Ahmet' in dikkatlerini çeken ilk gösterge, dalgalanan al bayrak... Kalenin içinde bir de ''İç Kale'' diye adlandırılan bir kule var. Kalenin uzaktan gördüğümüz bu ilk izlenimlerden sonra gardan, Doblo taksiyle Huzur Evi' ne geldik... Doblo Taksiye şükrettik... Çünkü bizim için ideal olarak dizayn edilmiş gibiydi. Nereden bilirdik ki bu taksi önümüzdeki günlerde bizim tek kurtarıcımız olacaktı... Kaldığımız yer ile etkinliklerin düzenlendiği Mut Kalesi' ne ulaşımımızı hep bu araçla sağlayacaktık.

Huzur Evi, Mut' un Kültür Mahallesi Bölgesi' nde Mut Belediyesi' ne ait bir yerleşke... Bizi büyük bir sevinçle karşılayan çalışanlar, hepimizi büyük bir özenle odalarımıza yerleştirdiler... Odalar kocaman etraf sessiz. Huzur Evi, Mut' un merkezine tepeden bakıyor... Balkonları bir harika, etrafımızdaki güller renk renk, katmer katmer büyülü kokuları her yere yayılıyor.
On dakikalık bir dinlenmeden sonra Berat hocayla DASK üyeleriyle buluşmak üzere Mut Mahallesi' ne doğru yola çıktık... Tabi biraz önceki Doblo' nun Şoförü bizi bu kadar erken gördüğüne şaşırdı! Ama bilmediğimiz yerleri görmek duygusu bizi acayip cezbediyordu! Tabi ki Fotoğraf canavarlarını da.

Mut Kalesi'ne geldiğimizde ilk gözümüze çarpan, siyah pantolonlu, kırmızı fularlı, siyah tişörtlü, oradan oraya koşturan insan figürleri... İlerdeki günlerde bu siyahların yarattığı mucizeleri birlikte yaşayacaktık. DASK' ın sevgili üyeleri... Irmak Bahar'ın babası Malik Bakır, DASK' ın başkanı ve daha niceleri.

Bu kalede bizi şaşırtan ilk olay, Kocaeli Fotoğrafçılık Derneği' nin ödülü oldu... Beklemediğimiz bir anda müthiş gururlandık... Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu Yarışma Birimi sorumlusu Serdar Akyay Kocaeli Fotoğrafçılık Derneği Başkanı adına bu ödülü çocuklarımıza verdi. '12.Kocaeli Fotoğraf Günleri 'çerçevesinde 'Zihin Ergo Sum Sergisi' nin sunumundan dolayı bu ödülü hak etmişti bizim canavarlar... Oldukça özenli dizayn edilen ödülümüz camdan saydamlığıyla göz kamaştırıyordu... Hep birlikte kucakladık... Eller havaya! Kalenin önünde ödülü alırken yaşadığımız dakikalar unutulmazdı...

Berat, Meryem, Damla, Ahmet, Bartu, Lale, Serdar... Bu İnsanlar tek bir amaç için bir oradaydı ''FOTOĞRAF''.
Sayın Serdar Akyay... Çocuklarımızın gönlünde kendine açtığı yeri bu gün duyumsuyor mudur? Biz bu gün bile o dakikaları anarken çok mutlu oluyoruz... Sağ olsun bizi düşünenler, etkinliklerimizi bizimle paylaşanlar... Biz de yerleriniz çok farklı, bilemezsiniz...
Berat hocalarına kavuşmak çocuklarımıza güven verdi... Kendilerine yabancı bir bölgede bulunmak aşılmaya yüz tutmuştu... Mut'un bize göre en güzel yeri olan Kale' de yemek yemeğe karar verdik... Biz doruktayken ışıl ışıl bir kent ayaklarımızın altındaydı.

Mut' un en yüksek noktasında, dağlara karşı oturuyorduk... Toros sıradağları... Kuşbakışı baktığımızda aşağıda Mut' un yerleşim bölgesi... Dağlar, doğal yaşama girdiğimizin belgeli göstergesiydi... Şehirden uzak inanılmaz bir sukut! İlaçsız zeytinin üretildiği bu kentte, sağlıklı zeytin diyarında ilk gecemiz kalenin ışıklarıyla aydınlandı. Ahmet, Bartu, Damla dağ kavramıyla iç içe yaşayacakları bir evrene ''merhaba'' diyorlar bu gece... Yaşamın en doğal, en yalın halini tadacaklardı... Ve bu gece ilk lokmaları yutuyorlardı.
Şehrimiz, başkentimiz Ankara neredeydi? Burası hangi bölgeydi? Sürekli bir araştırma soruşturma içindeydiler fotoğraf canavarları. Kaledeki ışık gölge oyunlarını görüntülemeye çalıştılarsa da artık uykusuzluğa yenilmek üzereydiler... Meryem, çocuklarımızın konforu için sürekli gereksinimlerimizi yeniden göden geçiriyordu.
Bürokratik apoletlerin altında bambaşka bir'' Meryem'' çıkmıştı. Doğayla bütünleşmek onu da başka bir tel ipekle örtmüştü sanki.

Bu güzel yöresel tatlardan sonra, Kale'nin içine yerleşen DASK üyelerine ertesi güne kadar veda etmek üzere uğradık... Kalenin içinde restore edilen yeni bina, bürokratik işlemlerin merkeziydi... Yarışmanın tüm gereksinimleri buradan hazırlanıyordu... Burada birileri, bilgisayar başında fotoğraflara bakıyor, birileri kağıtları yazıyor, birileri Dağpazarı köyü çocukları için çantaları dikerek hazırlıyor, birileri afişleri paketliyor, birileri yarışma kurallarını anlatıyor, birileri de yüz tane fotoğraf makinesiyle uğraşıyor... Bir koşturmaca bir hengame!

Yol yorgunluğuyla ne olup bittiğini anlamadan kendimizi yatakta bulduk. Bartu, Damla ve ben aynı odada kaldık. Meryem'de yan odayı Ahmet'le kendisi için aldı. Sonunda derin uykular saati... Sabahın ilk ışıklarıyla uyandık. Saat
Banyo faslından sonra, devasa kafeteryada hepimiz sabah kahvaltısı için buluşuyoruz. Banyo yapmamız bir olay! Herkes sırayla birbirini bekliyor! Hazırlanan yerini diğerine devrediyor. Havlular, şampuanlar, saç kremleri, duş jelleri, çamaşır suları, diş macunları gani! Hakikaten görülmeye değer fasıllar! Toplam yed kişi olduk. Şen şakrak; şehir gürültüsünden, televizyondan, gazetelerden uzak, ilk güne başlıyoruz. Yüzlerde aydınlık gülümsemeler sanki güneşi gölgeliyor.

Kahvaltıdan sonra, Hititler zamanında kurulduğu bilinen Akdeniz ve Anadolu uygarlığının bütün izlerini taşıdığı söylenen Mut'u keşfe çıkıyoruz. Bu kez Sevgili Doblo' muzu reddedip köy yolundan kaleye ulaşmayı hedefliyoruz.

Çocuklar yayan gideceğimizi duyunca homurdansalarda, etrafın cazibesine kapılmakta gecikmediler. Yolumuz üstündeki ilk parkta pillerini takıp fotoğraf makinelerini hazır ediyoruz. Herkes makinesini boynuna asıyor. Bitkileri, yöresel giyimli anaları, kelebekleri, horozları, kuşları, taşları, gördükleri her şeyi çekmeye başladılar. 'Detay' , 'bekleme', 'net görme' gibi ayrıntıları unuttular. Değişik mekanların gizemine kapıldılar.

Nane kokuları, güllerin envai çeşit karışımları arasından yürüyerek kaleye tırmandığımız yokuşa geldik. Bugün onlar için çok özel bir gün, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Kaleye geldiğimizde çocuklarımız öncelikle diğer çocukların, sonra büyüklerin bayramını kutladılar. Orada Berat Hoca da bize katıldı. Çocuklar onun eşliğinde Kale' nin etrafında çekimlerine devam ettiler.

'Detay çekim', 'uzak çekim', 'yakın çekim', 'makineyi tutma', 'ekranda net görme', 'çekmeden önce karedeki objelerin net olarak algılandığından emin olma 'gibi kavramlar bir kez daha Berat Hoca tarafından çocuklara açıklandı. Bıkmadan usanmadan yarışmayı ve kurallarını tekrar tekrar çocuklara aktarıyordu Berat Hoca. Bir evin penceresini görüntülerken dakikalarca orda kalıyorduk. Taş duvarlarda çıtalarla örülü, dantelli, menekşe saksılı, küçük pencerecikler...

Mut meydanına vardığımızda ''Yörük Çadırı'' bizi karşıladı. Kök boyası kullanılarak dokunan kilimlerle bezeli sedirler... Ve tabi ki yörük ayranı yapan yöresel giysili kadınlar. Ard arda yapılan çekimler... Ahmet, Bartu, Damla ve Duygu dört bir yana dağıldılar. Aslan figürleri, çeşmeleri, çadırlar, Mut halkı, simit satıcıları, baloncular, folklor oyuncuları hep objektiflere takıldı. Tam bir bayram havası yaşıyorduk, Duygu tüm fiziksel potansiyelini canla başla kullanıyordu. Annesi Nevin Hanım da sürekli Duygu' nun kolunda desteği hiç bir zaman esirgemedi. Onun işi hepimizden zor. Hem kendini hem Duygu' yu engebeli yollarda bıkmadan usanmadan korudu.

Etraftaki onca çekebilecek materyale rağmen, Meryem, sürekli çocukların objektiflerine takılıyordu. İçlerindeki sevgi ufacık bir ekranda düğümlenip, yol olup çıkıyordu sanki. İşte bu noktada hem otorite hem sevgi nasıl olur anlıyorsunuz. Özel Eğitim uzamanı, müdür, koordinatör, gönül annesi, abla, psikolog vasıflı insan ne derseniz deyin, Meryem' in çocuklarımızla ilişkisi inanılmaz farklı bir boyut! Bilmem açıklayabiliyor muyum ?

Çadırların içine kurulan saçlarda gözlemeler pişiyor, ayranlar çalkalanıyor. Bizimkilerde lop lop gözlemeleri götürüyorlar. Köy ununun beyaz undan farkını anlatıyoruz çocuklara. Çünkü yediklerinin ayırtındalar. Çaylarımızı yudumlarken, atölyemiz üyeleri fotoğraf canavarları, yöre halkıyla kaynaşmakta. Portre çalışıyorlar. Elleri kınalı analar, fötr şapkalı beyler karelerine giriyor. Doyamıyorlar çekmeye o sıcağa rağmen.

Burada artık Berat Hoca'yla vedalaşıyoruz. Çünkü o jüride görevli, onların çalışma alanları ve grupları farklı. Damla, Duygu, Ahmet, Bartu ''Çocuk Doğay '' da çalışacağı için bizim de ekip başımızla tanışmamız gerekiyor. Yeniden kaledeki toplanma merkezine doğru yürüyüşe geçiyoruz. Tırmanıyoruz demek daha doğru! Duygu`daki azim ve gayret bizi yeniden şaşırtıyor. Fotoğraf sevdasıyla ne yollar tepiyor bir bilseniz!

Berat Hoca, bizi ekip başımızla tanıştırıyor ayrılmadan önce. Kırmızı bandanası, yanık teniyle Funda Gönendik... Buram buram Anadolu kokan bir kız. Çocuklar, telaşla ve heyecanla Funda'nın etrafını sarıyorlar. ''Nereye gideceğiz?'', ''Ne zaman gideceğiz?'', ''Yarışma hangi gün?'', ''kim birinci olacak?'', yeniden sorular sorular. Funda başına geleceklerden habersiz, bizimkiler mutlu! Kendilerine bir ''ekip başı'' buldukları için. Uzun süre soruların ardı arkası kesilmedi. Funda da, bize 3 gün boyunca yapacaklarımızı ayrıntılarıyla anlattı.

23 Nisan aynı zamanda çocukların yarışmaya kayıt günüydü. Merkez karargahı da kale içine kurulan başvuru masalarında, Dask Doğay' ın genç gönülleriyle ilk defa karşılaştık. Öyle birisi vardı ki, sevgili Merve... Bu genç ''Merve''... Bir özel insan. Dağarcığımıza onun gibi birisi kattığımız için mutluyuz ve hep öle kalacağımızdan eminiz. Kara gözlü Merve' miz, yarışma kayıt masalarının başında bitmez tükenmez bir enerjiyle can siperane çalışıyordu. Sanki daha önce bir yerlerde bir şeyler paylaşmışız gibi onunla. Mervecik ilk nasibini benden aldı... Aşırı sıcağın etkisiyle bir an önce işimizi bitirmek amaçlı hareket ediyoruz hepimiz. Yarışma formlarını doldurmamız gerekiyor. Çocuklara bire bir soru sorulup, onların yanıtlarıyla formlarını doldurmamız gerekiyor. Çocuklara bire bir soru sorulup, onların yanıtlarıyla formların doldurulmasını istiyorum. Amacım atölyemizi olaya karmak. Nereden bilirdim ki velilerin doldurması gereken bir sürü yer olduğunu... Ben diyorum ki 'vay neden çocuklara sormuyorsunuz?' falan filan... Detayları bilmeden gazel oluyorum, derdimi anlatmak için Merve ve diğer yetkiliye... Uzun bir gecikmeden sonra, bulabildiğimiz ilk gölgelikte formlarımızı dolduruyoruz. Velilerin onayı gerekiyor, çocuklarının yarışmaya katılması için. Bu noktada Dask Dogay' ın avukatlarına şapka çıkarıyoruz!

Canavar dörtlünün gözleri ışıdı, yarışma süresince taşıyacakları kimlikleri boyunlarına asınca. Damla, Duygu, Ahmet ve Bartu, Dask üyelerinin hediyelerinden oldukça memnun kaldılar. Boyalar, defterler, kalemler... Bir çocuk için en gerekli malzeme, olmazsa olmaz koşulumuz kırtasiye setleri. Malzeme olmayınca ne yaptırabilirsiniz ki çocuklara? Biz bunu kendi okulumuzda çok sık yaşıyoruz. Nereden ne malzeme alırsak, ''atık'' olarak görülen nesneyi dahi etkinliklerimizde değerlendiriyoruz. Eğitimlerinin bir parçası olarak. Bu arada vurgulamak isterim ki, Meryem` in, Ankara Gölbaşı 'nda, Ziçev' deki odası bu konuda bir gizli hazinedir. Her zaman dolabında öğrencilerine verecek bir şeyleri vardır. Merve ve diğer gençler, kayıtlarını tamamladığında birbirimize biraz daha yaklaştık. Biz, sürekli bizimle ilgilenilsin istiyorduk. Ama onca insanın gereksinimlerini karşılamak hiç de kolay değildi. Tüm örgüt koşuştururken, biz şaşkın gözlerle onları izliyorduk.

Çocuklarımızın karnı acıkmıştı. Tespit ettiğimiz ihtiyaçlarımızı gidermek için kaleden aşağıya yeniden yürüyüşe geçtik. ''Yürümek'' artık günlük yaşamımızın bir parçası olmuştu. Bundan mutluyduk. Önce ''kebap'' dedi çocuklar. Mut' un en iyi lokantası olan Deveci' ye kurulduk. Yanımızda bir kasayla gezmek çok hoştu. Meryem, her zaman olduğu gibi gelir-gider hesabını yapıyor bizi en iyi yerlere götürüyordu. Yolculuk için ödediğimiz bedelleri günlere bölmüştü. O günkü istihkakımız neyse ona harcıyorduk. Deveci çalışanları her ne kadar bizi doyuramayacaklarını düşünseler de sonunda siparişlerimize son noktayı koyduk. Adana kebaplar ve künefeler, Akdeniz Bölgesi'ne özgü yöresel tatlar. Ama içimize sinmeyen şey, Berat Hoca'nın bizimle olmamasıydı. Ahhh bu jüri görevi! Çocuklar mutluluklarını sürekli onunla paylaşmak istiyordu.

Karnımız doyduktan sonra, markete doğru yeniden yürüyüşe geçtik. Yediklerimizi hazmetmek ne mümkün! Olmazsa olmaz aracımız çamaşır suyu, Bartu' nun çubuk krakerleri, Damla' yla Meryem' in Dove sabunları, Ahmet' in içecekleri, var olasıca pet sularımız... İşte tüm market alışverişimiz! Kasaya geldiğimizde Bartu, demez mi ki '' Lale teyze bana bırak, ben erkeğinizim, ben taşıyacağım'' diye. Al da bozdur misali. Nasıl çocuk bu ''casper''imiz. Sorumluluk sahibi canavarımız. İşimiz bittikten sonra taksimizi çağırıyoruz. Doblo' nun her bir köşesine doluşuyoruz. Gecenin bir vakti Huzur Evi' ne giriyoruz. Bizi ancak balkonlar paklıyor... Bartu ile Ahmet balkon sefası yaparken biz duşa giriyoruz sırayla hazırlanıyoruz yine. Bir koşuşturma ki sormayın gitsin. Yarın 24 Nisan, bizim serbest genel çekim günümüz. İlk defa göreceğimiz yerleri düşünerek uykuya dalıyoruz. Öylesine alıştım ki Bartu'ya... bir elim Damla` da bir elim Bartu` da.

Sabahın ilk ışıklarıyla kalkıyoruz. Kuş cıvıltıları, horoz ötüşleri şehir gürültüsünden uzak sakin, huzurlu, dingin bir günün habercisi... Huzur Evi' nde bizim gibi yarışma için Tebriz' den gelen İranlı fotoğrafçılarla tanışıyoruz. Kırk altı saat yol katetmişler Dask Dogay için. İnanamıyoruz! Onlar soyut çalışıyorlar. Soyut ne mi? Biz de sonradan öğrendik, ama iyi öğrendik! Görüntülerin bir şekilde deforme olmuş halleriyle yansıması gibi. Değişik bir fotoğrafçılık çalışması. Meğer bizim atölye çocukları, Ankara'da sirke gittiklerinde orada çektikleri karelerde bunu öğrenmişler. Orijinal bir teknik, nesneyi aslından kopararak farklı bir boyuta oturtmak.

Ekibimiz huzur evinden kaleye doğru yürüyüşe geçtiğinde ilçenin tüm farklılıklarını çekiyorlar. Bu kimi zaman bir bitki, kimi zaman bir hayvan, kimi zaman da yöre halkının tanınmış simalar oluyor.

Bugün karnımızı Mut' taki bir dershanenin kermesinde doyuruyoruz. Bir yandan da gülüyoruz Meryem ile, ''kermesler peşimizi bırakmıyor'' diye. Çünkü bu etkinlikler bizim ZİÇEV' in yegane geçim kaynaklarından.. Doğal olarak biz de onlara katkı sağlamak istiyoruz, kermes kolunun yaptığı el sanatlarından satın alıyoruz. Damla çok seviyor el emeği göz nuru lifleri ve ''her daim aç'' çocuklarımızı, buradaki kahvaltıya götürüyoruz. Zeytinyağlı dolmalar, gözlemeler, su börekleri, özel köy peynirleri... Ve tabiki benim iki gün önceki doğum günüm için pasta! Böyle bir pastayı burada bulduğumuz için de kendimizi çok şanslı hissediyoruz. Beyaz kremalı üstü çileklerle örtülü muhteşem bir şey! ''Şükür'' diyorum, ekibime ikram edecek bir pastam oldu. Mutluyum beni anlayan insanlarla lokmalarımı paylaşmaktan.

Damla, Duygu, Ahmet, Bartu sürekli fotoğraf çekiyorlar her anımızı yakalıyorlar. Merkez karargaha geldiğimizde Dask üyelerinin o koşuşturmalı haline artık alıştığımızı düşünüyorum. Kalenin kaldırımlarına çöküyoruz. Meryem' le ben çok çabuk pes ediyoruz. Ama bizim minnoşlar enerjik... Funda'yı yakalıyorlar, Funda çalışmakta sınır tanımıyor; hiç uyumuyorlar Dask üyeleri! Akşamları Karaekşi kamp yerinde çadırda kalıyorlar. Biz daha Konforluyuz ama bu onların yaşam tarzı! Ekip başımız Funda' yı Damla eteklerinden çekiştiriyor! Sorularıyla kuşatıyor dört bir yanı: 'Ne zaman yola çıkacağız?' , ''Nereye gideceğiz?'' ''Hangi araba bizi götürecek?'', ''Şoför kim?'', ''Sen gelecek misin?'' ''Asansör var mı?'', ''Gideceğimiz yer kaçıncı kat?'', ''Su var mı?'', ''Nasıl döneceğiz?'', Neden sonra biraz daha beklememiz gerektiğini anlıyoruz. İlk öğrenebildiğimiz, açık alanda serbest genel çekim yapacağımız; Mut'un çevresini tanıyacağız. Bu arada, organizasyon komitesi başkanı Malik Bakır, çocuklarımıza sürekli, günlerini nasıl geçirdiklerini, bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını soruyor. Bizi Irmak' la tanıştırıyor. Irmak da çocuk Dogay yarışmacısı, Malik Bakır' ın kızı. ''Dev Niko''nuyla top gibi oynuyor. Muhteşem kareleri, en önemlisi azmi var diye düşünüyoruz. Bizim çocuklarımızdan Damla ile ilişki kurmayı deniyor Irmak. Damla ilk anda soğuk tepkiler verse de zamanla ısınıyor araları. Hele ki yarışma gününde bir kaynaşmadır gidecek; özel eğitim çocuklarıyla diğer çocukların ilişkilerinde. Ayrım gözetilmeksizin yapılan bu organizasyon bizi fazlasıyla sevindiriyor...

Saat 10:45' deki arabaya bineceğimiz söylendiği için bekliyoruz. Bizde bir heves bir heves sormayın gitsin. O sıcakta ilk gelen otobüse çocuklarımızla yerleştik. Sorduk soruşturduk bu araç değil dediler kim dediyse! Ya açıkta kalırsak! Az sonra Funda' nın telefonuyla bir yanlışlıklar silsilesi içinde olduğumuzu anlıyoruz. Yanlış yol, yanlış araba, yanlış çekim arkadaşları... Bize özel araç gelecek, biz yola onunla devam edeceğiz. Diğer yabancı yarışmacılarla birlikte ilk gölgelik yerde durduk. Yeni aracımızı beklemeye koyulduk. Sağ olsunlar onlar da bizi yalnız bırakmadılar.

Tabiki çocuklarımız köy yerinde çekime koyuldular hemen. Damla'nın gözüne ağaca asılı kovalar takıldı. Kovanın sapının oluşturduğu kavisten doğayı ve çocukları avladı... Ahmet ineklerin peşinden gitti... Duygu köy çocuklarını görüntüledi. Bartu da bizi! Mut Belediye' sinin sağladığı aracı bize gönderen Funda, merkez karargahımız Kale İçi' nde rahat bir soluk alırken biz de yola koyulduk yeniden. Aklımız içemediğimiz ayranlarda kaldı. Kuru kuru yutkunmaktayız hepimiz. Kısacık konakladığımız yerde, köy anaları ayran yapmaya koştular hemen. Ama bizim araç on dakika içinde gelince ikramlarını bırakmak zorunda kaldılar, biz de içmiş kadar olduk. Funda' nın bizim için seçtiği araç kamyonetti. Bu yollar için ideal. Sanki bize özel dizayn edilmişti. Neden sonra kavuştuğumuz konfor ne diyeyim daha.

İlk durak ''Karaekşi ''piknik yeri. Burası aynı zamanda Dask üyelerinin ve jürimizin kamp yeri. Karaekşi' nin bir başka özelliği de balıkları. Onlarca çadır, piknik masaları, balıklar, ormanlık alan... Huzur, büyük şehrin keşmekeşinden uzakta bir varlık noktası.

Meryem'i güzelce bir gölgeliğe konuşlandırırken, Nevin'le ben çocukları piknik alanına fotoğraflamaya götürüyoruz. Kermesten aldığımız yolluklar, balıklara kısmetmiş. Çocuklar görüntüleri avlasın diye tüm nevaleyi balıklara atıyoruz! Nitekim, Damlacık burada yeşilliklerle bezeli soyutluklar yakalamış... Tek ihtiyacımız bol bol su içmek! Sıcağa ancak dayanırken ormanın serinliği bize ilaç gibi geliyor. Çocukları güneşten korumak için sürekli krem sürüyoruz. Canım Meryem' in yüksek faktörlü koruma kremleri... Ve tabiiki yine olmazsa olmaz şapkalarımız. Burada yarışmaya çeşitli dallarda katılan yetişkinlerle karşılaşıyoruz. Onlar da çiçekleri, böcekleri, balıkları yakın çekimle çalışıyorlar.

Piknik alanından 23 Nisan tatilinden yararlanarak buraya gelmiş okullarla karşılaşıyoruz; Silifke Gazipaşa İlköğretim Okulu. Vur patlasın çal oynasın... Orglarıyla gelmişler, doğanın sessizliğine inat! Çocuklarını eğlendirmek için türlü kılıklara giriyor öğretmenleri. Kısa sürede kaynaştık. İki göbek attırıyoruz hepimiz! Ruhlarımız coşkulu! Çay molası veriyoruz. Kamp havasını soluyoruz burada.

DASK üyelerinin çadırlarını görüntülüyorlar çocuklarımız. Doğallık... Doğallık... Doğallık... ortamı çocuklarımıza hissettirmeye çalışıyoruz. Onlar da gördüklerini özümseme çabası içindeler. Bir de baktık ki Ahmet, fotoğraf makinesini bırakmış mikrofonu kapmış Karaekşi' nin orta yerinde şakıyor! 'Urfa' nın Etrafı Dumanlı Dağlar''.

Daha gezecek çok yer var bugün, istemeye istemeye ayrılıyoruz. Bir yürek de buraya bırakıyoruz. Tahta piknik masallarını üzerine özgürlüklerimizi yatırıyoruz... Kim bilir belki bu ekibin ruhu yine bir gün buradan yükselir! Meryem, Nevin, Lale (ben), Damla, Bartu, Duygu, Ahmet; farklı dünyalardan yedi birey, bir ortak amaç, ''görüntü avcılığı'' için kenetlendik.

İkinci durak, ''Kozlar Yaylası''. Yaz aylarında ilçe halkının göç ettiği bir yayla burası. Yine yükseklerdeyiz. Buranın denizden yüksekliği

Üçüncü durak, ''Apadnos'' adıyla anılan Alahan Manastırı. Uzun bir tırmanma şeridiyle varıyoruz oraya. Her bir kaviste Damla, çığlık çığlığa haykırıyor: ''Düştük! Düşüyoruz!'' diye. Arabamızın düşmeyeceğini açıklamakta hayli zorlanıyoruz. Dağ yolları, pırıl pırıl bir güneş, uçsuz bucaksız masmavi gökyüzü, alabildiğine özgürlük... Kapısı çalınmadık bir dünya atölye çocuklarımız için. Meryem, bunun çocuklarımız için yeni ve unutulmaz bir deneyim olacağını sık sık vurguluyor. Düşünebiliyor musunuz? Çocuklarımız böyle bir havayı solurken neler çekmediler neler...

Alahan Manastırı Mut-Karaman yolunun yirminci kilometresinde. Anayoldan sonra

M.S 440-442 yıllarında yapıldığı tahmin edilen Manastır' da, kayalara oyulmuş odacıklar ve kral mezarları var. Bu antik yapının Ayasofya Müzesi ile ortak mimari özellikler taşıdığı söyleniyor. Kiliselerin süslemelerindeki usta taş oymacılığı ekimizi büyülüyor. Ana mekana geçit veren atkı muhteşem bir yapı... Gökleri delen dağlarla bezeli bu mekanda hepimiz dağıldık. Her birimiz ayrı bir güzelliğe yakalamak peşindeyiz. Dağ, taş, tepe, ova, bayır dinlemeden yürümekte çocuklarımız. En ufak bir ''of pof''sesi yok. Biz de şaşkınız. Hele ki Duygu, annesinin kolundan azimle, inatla tırmanıyor da tırmanıyor. Tek bir fotoğraf karesi uğruna...

Bulunduğumuz noktada bir mucize daha oldu! Meryem ''he men'' gibi kollarını yukarıya kaldırarak dağlara ve sonsuz uçurumlara karşı olan yükseklik korkusunu yendi. Ekipçe çok seviniyoruz. İnsanların bu yükseklikte, nasıl yaşadıklarını düşünüyoruz. Penceremsi antik yapıların ardındaki panoramik manzaraları da yakalıyorlar canavarlar. İnanılmaz durgun; yaşamı buraya hapsetmiş bir manastır ruhu... Yaşamak gerek diyoruz bu noktada. Denizden gelenlere karşı, kendilerini korumaya aldıklarını saptıyoruz. Meryem'in bu konudaki fikirlerini hepimiz yürekten paylaşıyoruz.

Manastırın taşlarına oturup az soluklanıyoruz kubbelerin altında. Etrafımız yemyeşil, tarifsiz güzellikteki tarihi dokular olağanüstü mozaiklerle bezeli. Gözlerimizi alamıyoruz buralardan! Dönüş yolundan arabamıza kadar bayır aşağı yürüyoruz. Çocuklardan yine ''çıt' yok. Tarihin sihrinin ruhlarına değdiğini düşünüyoruz. Yeniden otoyola çıktığımızda, Bartu ve Ahmet dikiz aynalarından sürekli kendi siluetlerini çalmışlar. Ama çok değişik çekimler yapmışlar. İzlerken biz bile inanamadık. Artık her anımız ''fotoğraf'' dolu!

Yandık bittik kül olduk, susadık derken az gittik uz gittik; Şoförümüz bizi ''Kırpınar'' a getirdi. Burası bugünkü dördüncü durak. Etrafımızdaki köylere içme ve sulama suyu sağlıyor bu kaynak. Bol bol su içip, serinliyoruz. Eller, ayaklar, başlar yıkanıyor. Bizimkiler burada da çekimdeler yine. Dönme zamanı geldiğinde, fotoğraf kartlarını boşaltmamız gerek diye düşünüyoruz. Merkez karargahta, çocuklar tüm karelerini CD' lere aktarmalıyız. Yarışma kuralları gereği, yarın için tek bir kare bile çekmeden makinelerine tarih ve zaman ayarı yaptırmaları isteniyor. Bu arada Berat Hoca, bizi sürekli telefonla takip ediyor neredeyiz, ne yapıyoruz diye. Hepimiz onu çoook özledik! Kale içine vardığımızda bu kez, Gül Bakır bizi karşılıyor. Tek tek kendimizi tanıtıyoruz. Gül, aslında bir doktor. Bu arada bu kimliğinden sıyrılmış bir gönüllü Dask üyesi. Neden sonra Irmak' ın annesi olduğunu öğreniyoruz. O da bizimle canı yürekten ilgileniyor. Ne diyelim; bu durumdan çok mutluyuz.

Genç Dask üyelerinden bir delikanlı makinelerimizi teslim alıyor. Gül ile beraber bilgisayarın başına geçip kartları aktarmaya başlıyorlar. Bu noktada ben titizim, çocukların fotoğraf makinelerine tek tek isim yazıyorum. Ekibim benimle dalga geçiyor! Ama çekimleri o kadar muhteşem ki karışsın istemiyorum. İşlemler tamamlanana kadar Kale' deki lokantamıza çıkıyoruz. Ayaklarımızda derman kalmadı. Çocuklara hafif bir şeyler yedirmek istiyoruz. Bu amaçla ''menemen'' yaptırıyoruz. Bol salata, yeşillik, rokalar... Gönlümüzce besleniyoruz. Yine kuşbakışı Mut' a karşı olağanüstü bir manzarayla güneşi batırıyoruz. Makinelerimizi karargahtan teslim aldıktan sonra doblomuzla Huzur Evi' ne dönüyoruz. Hemen sırayla duşa girip kendimizi yatağa atıyoruz. Gözler kapanmadan Ankara'daki ailelerimizi arıyoruz. ''Ankara'' bir uzak kavram o gece bize. Yöreyle o kadar örtüştük ki aklımıza bile gelmiyor ''şehir''... Bartu annesiyle özlem giderirken, Damla abisini, Ahmet ablasını arıyor. Meryem de tabiiki okulunu arıyor. Bürokrasinin çarkları adım adım peşinde. Laptopuyla akşamları odasında harıl harıl çalışıyor. Bu arada ZİÇEV' den bizi arayan iki kişi var; Meral Gümüş ve Müge Konor. Aranmanın güzel olduğunu düşünüyoruz ekipce. Duygu da İstanbul' daki abisine an be an ne yaptığımızı anlatıyor.

Yatağa girdiğimizde ertesi günkü yarışma için erken kalkmayı planlıyoruz. Çocuklarla son bir kez yarışma kurallarını tekrarlıyoruz... Çekimleri, makine ayarlarını konuşarak uykuya dalıyoruz. Sabah kalkar kalkmaz yüzler yıkanıyor, ayılıyoruz! Bartu ve Damla` ya yarışma tişörtlerini giydirerek özel kimliklerini boyunlarına asıyorum. Tişörtlerindeki figür çok çekici; fotoğraf çeken bir çocuk. Ahmet`i de Meryem hazırlıyor. Duygu ise yine annesinin koruyucu kanatları altında. Kahvaltı faslında yine İranlılarla beraberiz. Bu kez kahvaltıya bal, köy kokulu domates, biber de ekliyoruz. Yorucu, telaşlı, heyecanlı, zevkli bir güne çocukları hazırlamak için ne gerekirse yapıyoruz. Son kontroller yapıldıktan sonra (cep telefonları, şapkalar, fotoğraf kartları, güneş kremleri, pet şişe sular, meyveler, bisküvitler...) bu kez bize yollanan özel araçla Kale İçi' ne geliyoruz.

Buradan bizi yarışma için seçilen bölgeye götürecek mini otobüse aktarılıyoruz. Şükür ki bu otobüste Merve bizimle. Bu işe en çok Ahmet ve Bartu seviniyorlar. Yine yollara düşüyoruz. Bu kez bir farkla, diğer yarışmacı çocuklarla beraber. Otobüste onlar bizi biz onları tanımaya çalışıyoruz. Artık alıştıklarını düşünüyoruz atölyemize, özel eğitim çocuklarına.

Yarışma için seçilen yer Mut'un Dağpazarı Köyü, burası ilçenin

Köy meydanına geldiğimizde otobüslerden iniyoruz. Ekip başımız Funda' da arkadan jiple bize yetişiyor. Meydanda 50 kadar köy çocuğu bizi karşılıyor. Kavurucu bir sıcak var,yanıyoruz. Susuyoruz... Yarışma organizasyonu gereği köy çocuklarının yarışmaya katılım belgeleri velilere dağıtılıyor imzalar için. Biz de bekliyoruz. her güzelliğin bir bedeli var. Organizasyonda çalışmadığımız için geçen zaman bizi zorluyor. Ama köy çocuklarına dağıtılan fotoğraf makinelerini gördükçe mutlu oluyoruz. Çocukların yüz ifadeleri hayli şaşırtıcı, böyle bir olayın gerçekleştiğine inanamıyorlar. Çantalar, şapkalar, tişörtler, fotoğraf makineleri, armağanlar... Özellikle çantalara vuruluyoruz hepimiz... Dask üyeleri köy çocukları için özellikle dikmişler. Ellerine yüreklerine sağlık... Yarışma katılım formları, imzalar, makinelerin teslimi, filmlerin teslimi ile örülü saatler... Sıcaktan korunma önlemlerine rağmen bunalıyoruz! Ağaç altlarına sığınıyoruz.Tüm işlemler tamamlandıktan sonra gruplara ayrılıyoruz. Bizim grubumuzun adı 'Fundalar'... Irmak da bize dahil. Çocuklar özellikle Damla buna çok seviniyoruz. Özel eğitim çocukları diğer çocuklarla iç içe. Bu görüntü inanılmaz!

''Çekebilirsiniz'' anonsu geldiğinde başlıyoruz köy yollarında etrafı gezmeye. Çocuklarımızın yanındayız ama karışmıyoruz onlara. Özgürce gözlerine kestirdikleri yerleri çekiyorlar. Tüm ekip, Funda' ya sorular yöneltiyor. Onun gözleri yorgun yorgun bakıyor ama tek bir çocuğu bile yanıtsız bırakmıyor. Çekimler ders şeklinde geçiyor. Özellikle makineyle yeni tanışan çocuklar, heyecan içinde hızla öğreniyorlar. Çekilen kareler, Funda tarafından titizlikle kontrol edilerek, daha iyiye yönelme yolunda yeni tiyolarla zenginleşiyor. Burada Meryem'le Berat hocayı düşünüyoruz.
Tabiki yanımızda olamayan, hiç bir zaman bizden desteğini esirgemeyen,'' görünmez güçlerimiz e-magazin Fotoritim dergisi, Eğitmenleri Sabire Tırpan, Mehmet Oğuz, Ayşe Saray ve Suderin Murat'ı da anmadan geçemiyoruz. Atölyemiz çocuklarının bu hallerini görseler diye iç geçiriyoruz... Çocuklarımız dağ, ova, bayır gezerek çekim yapıyorlar! Bugünlere geleceğimizi burada olacağımızı kim düşüne bilirdi ki! İşte buradayız biz aradayız! (Bizi buraya taşıyan yüreklere bir kez daha minnetle şükranlarımızı iletiyoruz.) Meryem çok haklıydı. Dask üyelerinin, özellikle Funda' nın, Berat Hocanın çocuklarımızı ayrı bir kategoriye koymadan diğer çocuklarla kaynaştırması yerinde bir karardı. Bir kez daha sağolun sağolun...

Köyde ilk objektiflere takılanlar; köy kadınları, tarlalar, otantik kapılar, kışa yakacak olarak hazırlanan odunlar, kümesler, kavak ağaçları oldu. Hele ki Fundalar gurubunun en cazibeli modeli olan eşeğin sağını solunu çektiler doya doya... Yörenin önemli bitkilerinden binbir çeşitliğe sahip kaktüsler de kimi zaman Damla'nın tepeden çekimleriyle yakalandı. Tarihi bir köy konağı da ekip başımız Funda'nın çocuklarımıza uzun uzun çekim olanağı tanıdığı unsurlardan biri oldu. ''Dik çalışın'' ''Yatay çalışın'' ''ışıklara dikkat edin'' gibi komutlara artık kulaklarımız alışmıştı.

Güneş kızgındı çocukları korumak gerekiyordu. TRT'den gelen görevli arkadaşların aracıyla Bartu' yu mola yerine önceden yolladık. Bizlerde biraz daha gayretle, köy muhtarı ve öğretmenleri tarafından organize edilen piknik yerine vardık. Tüm çocuklar Doğay Yarışmacılarını konuk eden köy halkı, bizim için ocak yakmıştı. Saçlarda pişen gözlemeler bir bir sahiplerini buluyordu. Ayranlar, otlu gözlemeler midelere indikten sonra ağaç altlarında serinledik. Herkes kendi gurubuyla oturdu. Funda' ya oturmak haram ya o da çocuklarımızı ocak başında, aş yapan köy kadınlarının fotoğraflanması için çalıştırdı. Detaylar, çekimler... Çekimler... Piknik yerinden ayrılırken bu kez yürümek yerine sağlanan araçlarla köy meydanına getirildik. Karnımız tok sırtımız pekti. Bize bu organizasyonu yapanlara teşekkür ettik. Ama yolumuz buraya kadar değildi! Bu kez de başladık tam aksi yönde yürümeye. Dağpazarı köyünün tarihi yerleri avlanacaktı. Makineler yeniden boyunlara asıldı, ikamet yeni yarışma bölgesine!

Anıtlara doğru yürürken inekler, binbir renkli çiçekler, yeşilin çeşitli tonlarını taşıyan bitkiler, tahtalardan yapılmış merdivenler, sebzeler, meyveler hep çekim alanına girdi. Köyün olmazsa olmaz traktörleri de buradaki dokuyu tamamladılar. Tabanlarımıza karasular indi derken daha Corapissus' a Dağ Pazarı kilisesine yeni varmıştık... Antik yol üzerindeki bu yapı, kente ayrı bir hava veriyordu. Antik kentte, yaşam ağacının dallarına asılmış çok sayıda hayvan figürleriyle geometrik desenlerle bezenmiş taban mozaikleri vardı. Funda burada detaylı yakın çekim işlerini çocuklarımıza aktardı. Onlar da, bu doğrultuda olabildiğince çalıştılar. Daha sonra panoramik çekimler de buna eklendi.

Onlarca çocuk, ellerinde makinelerle sağda solda geziyordu. Ekip başları canla başla, bıkmadan usanmadan fotoğrafçılık konusunda bildiklerini öğretiyorlardı. Hepsi de çocukların düzeyine inip onların anladığı dilden konuşmaya çabalıyordu. Bu gönüllü ekip başlarından biri de sarı saçlı, ışıl ışıl gözleriyle Candan'dı... Sorumluluğunu aldığı ekibini kanının son damlasına kadar fotoğrafçılık konusunda bilgilendirdi. Onun gibi yürek bir insanı tanımaktan mutlu olduk. Candan, ''hep bizimle ol e mi''?

Ben, Meryem, Bartu ve Damla sonunda pes ederek, köy meydanına attık kendimizi. ''Su'', ''su'' diye inleyerek... Bakkala gitmeyi kabul eden tek kişi Meryem idi. Köy kahvesindeki sandalyeler imdadımıza yetişti. Bir de baktık ki Ahmet de ekibimize katılmış. Ama Duygu' dan ses yoktu. O, hepimizden dayanıklı çıktı. Ekip başımızla ve grubuyla son anlarını bile yarışma için değerlendirerek bize katıldı. Bizi Mut'a Kale İçi' ne bırakacak olan otobüslere binmeden fotoğraf kartlarımızı sırayla Funda' ya teslim ettik. Çocuklarımız ''Dijital Doğay'' için yarışacaktı. Filmli makineleriyle çalışan çocukların yaptıklarını teslimleri de hayli yoğun bir işti. Bu arada TRT Haber Anadolu programı da hep bizleydi. Dask üyeleri ve yarışmacılarla röportajlar yaptılar.

Mini otobüslerimize bindiğimizde saat 5 'i bulmuştu. Tatlı bir yorgunluk vardı herkeste. Kumanyalar dağıtıldı... Ekmekler paylaşıldı. Bartu ve Ahmet otobüsün gözdesiydi. Şarkılar, türküler, oyunlar, Merve'ye sevi gösterileriyle yolu yarıladık. Otobüste gerçek bir duygu ve sevgi seli yaşadık... Huzur Evi'ne geldiğimizde, odalarımıza doluştuk. İlk hedef duşlardı... Toz, toprak, güneş doyurdu bizi. Kafeteryada günün yorumlarıyla geçen mini bir oturumdan sonra yataklara serildik. Derken Berat Hoca, akşam saat
Hiç bir güç Meryem'i şuradan şuraya oynatamaz derken, Berat Hoca' nın hatırı ne büyükmüş ki hepimiz yeniden yollara düştük. Tabi ki, yürekten hissedilen bağlılık ve güvenle. Çocukları biraz uyutup aklayıp paklıyoruz ve akşama ''fişek''gibi hazırlanıyoruz. Yarın, Meryem, Bartu ve Ahmet aramızda olmayacaklar. Ödül gecesi, dört kişi olacağız. O kadar alıştık ki birbirimize, sürekli burada yaşayacağız hissi egemendi benliğimize. Meryem' in Yalova'da bir seminere katılması gerekiyor okul için. Dobloyu çağırıp, Mut Kalesi'nde bu kez Festival Alanı'na gidiyoruz. Kalenin içerisinde kurulan dev ekran saydam gösteriler için hazırlanmış. Sandalyelerimize oturmadan önce bir yerde Berat Hoca için ayırıyoruz. İyi ki cep telefonları var bizi kavuşturuyor. Çocuklar mutlu... Yarışmayı anlatıp duruyorlar hocalarına. Keşke diğer eğitmenler de aramazda olsaydı demekten kendimizi alamıyoruz. Bugün burada olmamızda emeği geçen herkesi yanımızda istiyoruz! ZİÇEV'i temsilen bir aradayız bu gece.

Duygular yoğun... Saydam gösterilerinden, ''Sarı keçeliler'' başladığında Ahmet'in gözyaşları sel oluyor... durdurmak ne mümkün. Öyle bir fon müziğiyle bu göçerleri fotoğraflamışlar ki yürekler ayakta. Yıllardır göçüyormuş bu insanlar; çocuklar. Oradan oraya giden soluk yüzler... Bir başka saydam gösteri İranlı sanatçıların, somut olarak o kadar acı çekmişler ki fotoğrafları hep soyut! Tüm kareleri dikkatle izliyoruz çocuklarımızla beraber. Soyut bir canlılık var ekrana yansıyan gösteride. Sanal bir mutluluk yaratılmış gibi bulundukları yerde... Çocuklarla geze geze biz de fotoğraf üstüne ahkam keser olduk!
Derken ZİÇEV Fotoğraf Atölyesi objektiflerinden yansıyan kareler perdede. Bu kez sıra Bartu da ''yüreğim sıkıştı'' diyor. Okulunu ve ailesini özledi... Damla'nın ıslak mendilleri imdada yetişiyor. Gecenin özelliğinden mi ne duygular yoğun yine. Meryem gururlu, çocuklarının ürünlerini izlemek ayrı bir onur. İlk günlerde atölyeyi kurarken ne düşündüklerini paylaşıyorlar Berat Hoca'yla. Eee nereden nereye geldik? Biz bile inanmakta zorlanıyoruz. Ben, gözlerim dolu dolu bu ani uzaktaki yakındaki tüm ailem ve dostlarımla yaşamak istiyorum! Keşke ah keşke yanımda olsalar diye iç geçiriyorum. Okulumuzun çocuklarımızla örülü görüntüleri, okulumuzdaki günlük yaşam perdede... Berat Hoca' yı sahneye çağırıyorlar ve tabi ki ekranda bu güzel kareleri yaratan canavarları da. Biz de adeta sahneye kilitlendik... Meryem, Nevin ve ben. Atölyemizin diğer üyelerini de buraya getirmek isterdik canı gönülden...

Bizimkilerle sahneye bir çıktılar pir çıktılar. Aldılar sazı ellerine konuştular da konuştular... Mikrofondan sesleri yükseldikçe, halkla bütünleşmekte, duygularını onlara aktarmakta gecikmediler. Bartu, 'Casper'ımız bizim! ''Ben yarın Ankara' ya gidiyorum. AŞTİ'de anneme kavuşacağım. Her şey çok güzeldi. Sizleri çok özleyeceğim. Burada yarışmacı olduğum için mutluyum. Hepinize teşekkür ediyom. Merve'yi de çoook seviyorum'' dedi. Son sözleri,''Hoşça kalın'' oldu... Damla, sadece annesinin adıyla özdeşleştirdiği ''Laleli Fotoğrafı'', ''Ben çektim'' dedi. Çok şaşkındı Sahneden sürekli beni kontrol ediyordu. Anacığı orada mıydı? Berat Hoca 'nın eteklerine dolanan dört canavar... Sıra bu kez Duygu` da. O da, bulunduğu konum için okuluna, annesine ve hocasına teşekkür etti mikrofonda... Ahmet söz aldığında, ağlamakta konuşmaları takip edemedim tam olarak. Bir şiirler okudu; sevgi, vatan, bayrak, insan vardı içlerinde. Öylesine doğal öylesine duygulu parçalar...
Yollar uzun, Mut' tan Ankara Aşti' ye... Sahneden inerken alkış tufanı koptu! Bu anları Vakıftakiler de görse yaşasa diye düşünüyoruz. O muhteşem karelerin sahibi küçük canavarlar, Mersin ve Tarsus Şubelerimize Fotoğrafçılık Atölyesi kurulması için ilk adımları attırdılar. Saatler
Odalara girerken hem hüzün hem mutluluk yaşıyoruz. Hepimizi güneş çarptı. Damla özellikle ekibimizdeki en narin minnoş. Ateşlendi... Ona ılık bir duş aldırıp yeniden uyuttuk. İlaçlar konusunda tedarikliyiz. Parol'ler işe yaradı. Sabah kuş cıvıltılarıyla uyandık... Otogarın yolunu tuttuğumuzda buruktuk. Bartu, Ahmet ve Meryem'den ayrılmak hepimizi etkiliyordu. Şimşek Turizm' in bizi getiren aracının ve ayrı şoförlerinin ekibimizin bir parçasını Ankara' ya götüreceğini öğrenince rahatlıyoruz.
Garın merdivenlerine çöktü çocuklar, ayrılık acısıyla ağlıyorlar ve diyeyim bilmem ki! Bağlılık böyle bir şeymiş. Damla durgun, gözyaşları sel... Meryem bu halde bile bizi ihmal etmiyor, kalanlara su takviyesi yapıyor! Duygu otobüsün arkasından su döküyor. Eski usulden. Ellerimiz havalarda yolcu ediyoruz otobüsü ve ekibimizi. Garajdan çıktıktan sonra nöbetçi eczane buluyoruz. Damla için ilaç takviyesi yapıyoruz. Bu noktada ben çok gerginim. Ekibin kalanlarının tahammül gücü azalıyor. Minnoş' u akşam ödül töreni için ayağa kaldırmak zorundayız. Bu kez akşama kadar bir yere çıkmak niyetinde değiliz. Odalarımıza çekilip uyumak istiyoruz. Günlerdir yaşananların hoş bitkinliği... Damla ilaçlarını alıp yatıyor; ben de yanına kıvrılıyorum.

Bugün 26 Nisan 2008 Cumartesi. Ödül töreni akşam 19:30' da. Hepimiz iyice dinlendik. Kafeterya da hafif bir ikindi kahvaltısı yaptık. Huzur Evi' nde kalan tek yaşlı dedeye bir şeyler almaya karar vererek hazırlanmaya başladık. Tiril tiril giyindik bu son geceye. Damla'nın hastalığını otel odasında bırakıp, dışarıya öyle çıkmak istedik. Nitekim başardığımızı düşünüyorum! Duygu çok düşkün olduğu tokalarıyla süslemişti saçlarını. Dört kişi bu kez yayıla yayıla Doblo'ya biniyoruz. Ama tatsız; Meryem' siz, Ahmet' siz, Bartu' suz bu Mut!

Kalenin yokuşunu son kez yürüyerek tırmanırken Huzur Evi' ndeki dedeye temiz çamaşır ve kupa alıyoruz bizden bir anı. Festival alanındaki sandalyelerimize otururken, muhteşem bir gecenin bizi beklediğini bilemezdik. Gitarlar, ezgiler, türküler, şarkılar, yörelerden esintiler... Dolu dolu bir programımız var. Berat Hoca, bizi buluyor alanda... Yorgun ama mutlu bir ifadeyle. Yarışmada jüri üyeliği yaptığı için saatlerce bir odada binlerce kare fotoğrafı izledi. Sonuçlar hakkında ser veriyor sır vermiyor! Damla ve Duygu heyecanlılar. Biz de onları yatıştırmaya çalışıyoruz. ''Önemli olan katılımcı olmaktı'' diyerek ama ne çare! Bir kere ağzından çıkmış ''yarışma'' diye.

Dask Doğay'a gönül vermiş bir üyenin gitar tellerine dokunuşuyla çocukların yarışma havası dağılıyor. Kalenin surlarına yayılan ezgiler yüreğimizi işliyor. Damla ve Duygu sahne kenarından onlarca fotoğrafçı arasından görüntü almaya çalışıyorlar. Folklor ekibinin yöresel oyunlarıyla daha bir coşuyor izleyiciler. DASK üyeleri artık bu gece özgürler, gönüllerince halay çekiyorlar, türkü söylüyorlar... Çamlıhemşin` den gelen sanatçılarla, Mut Karadeniz Horonu' na ev sahipliği yapıyor. Her iki belediye ''kardeşlik'' ilan ediyor. Saatler akıyor, telefonlar susmuyor... Bartu'nun annesi ve Meryem bize manevi desteklerini aktarıyorlar.

Uğultuların kesildiği bir anda, ''Benim meskenim dağlardır dağlar'' sözcükleri geceyi yırtarcasına dağlara inat yankılanıyor dört bir yanda. Dask Dogay'cılar gönüllerden vurgun bu dağlara. Damla bile bağırarak eşlik ediyor şarkıya. Artık onun mekanı da mı dağlar oldu? Dağlar, kalabalıklardan şehirlerden uzak, soyutlandığımız doğallıklar... Bir macera kapısı; huzura, mutluluğa ve dinliğe ve sakinliğe açılan. Derken Çocuk Doğay` ın ilk yarışma sonuçları açıklanıyor. Tüm çocuklar birinci! Bir bayram havası esiyor kalede. Müthiş bir düşünce, mutluluktan uçuyoruz! Yarışmacı çocukların hep sahnede tabi ki Duygu ve Damla da. Ard arda patlayan flaşlar. ZİÇEV fotoğraf Atölyesi çocukları; Damla, Bartu, Duygu ve Ahmet' in çektiği yarışma kareleri, saydam gösteri ile yine beyaz perdede... Gururluyuz, okul adına burada olmaktan.

Bir plaket ile dönüyoruz Ankara' ya Dask Dogay

...
..
.
Mut` luyuz...
Lale Sarısoy...
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.
Fotoritim e-Panel "Fotoğraf Eleştirmenliği"
TFSF Onaylı Yarışmalar
Photo Contests Under TFSF Patronage
02 Eylül 2009 UMUT VAKFI "Bireysel Silahsızlanma Günü" FOTOĞRAF YARIŞMASI
15 Eylül 2009 GENÇ ÇEVRE GİRİŞİMİ ve MSGSÜ İLETİŞİM KLÜBÜ "Doğanın Direnişi" Fotoğraf Yarışması
M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı
Türkiye Sanal Fotoğraf Müzesi
Dask Anadolu Dağ Maratonu